Burdasınız: Anasayfa Bulgaristan Edebiyatı Bulgaristan Türkleri'nin Şiir Dünyası

Bulgaristan Türkleri'nin Şiir Dünyası

BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN ŞİİR DÜNYASI

 

Bulgaristan Türkleri Edebiyatı konusu edebiyatla tanıştığım ilk yıllara dayanır.Kökenini aramak ihtiyacı duymuş, bilmek, başkalarına da tanıtmak istemişimdir.Ne yazık ki araştırmalarım beni bile tatmin etmedi. O kadar azdı elimdeki kaynaklar. Bir de şöyle düşündüm. Benim gibi bu edebiyatı tanımak isteyenlere nasıl yardımcı olabilirim. İnternet ortamında bilginin de yetersiz olduğu sonucuna  vardım. Web sayfama bu konuda elimdeki bilgilerden derleyip sunma fikri böylece doğdu. Gençlerimizin ve özellikle üniversite öğrencilerinin genel ağ bağlantısı kullandığı düşüncesinden hareketle  elimdeki temel kaynaklardan  dosyalar oluşturup paylaşmaya karar verdim.

Bulgaristan Türkleri Edebiyatı konusunda  belli başlı çalışmalar yapanların sayısı iki elin parmakları kadar bile yok: Rıza Molla, Mehmet Çavuş, Nimetullah  Hafız, Üniversite Hocalarımdan  İbrahim Tatarlı,  Mehmet Beytullah, Hüseyin Mahmut, Hayriye M.Yücesoy…

Bulgaristan Türkleri  Şiiri konusunu en kapsamlı bir şekilde araştırıp değerlendirmesini  yapan şair, araştırmacı-yazar  Mehmet ÇAVUŞ’un  20. YÜZYIL BULGARİSTAN TÜRKLERİ ŞİİRİ (ANTOLOJİ),  2.Baskı/İstanbul , kitabındaki Araştırma’yı en kapsamlı ve değerli buldum.Müellifin izniyle kitabı temel kaynak olarak kullandım. Bu konuda kendisine teşekkürlerimi sunarım.

Araştırma yazısını aynen; yazarların hayatlarını, kısa değerlendirmeleri  bazı kısaltmalarla ve ilâvelerle; şiir örneklerini de seçerek sayfaya aldım. Ulaşılan bilginin kullanılırlığını göz önünde bulundurdum.

Sunulan bilgilerin ekseriyeti 1988 yılına kadar yazılan şiirlerden hareketle derlenmiştir. 1989-2009 yılları şiirleri ayrı konu olarak araştırılıp incelenerek sayfaya ilâve edilecektir. Bu konuda  şairlerimizin iletişim adresime yayınlanmış eserlerinden örnekler göndererek  yardımcı olmalarını beklerim.

Bulgaristan Türkleri  Yazarları konusundaki araştırmalarımı sürdürmekteyim.

Yakın zamanda o sayfaya da,  kısa da olsa, derlediğim en önemli bilgileri özetleyip sunmayı düşünüyorum. Yazarlar konusunda yardımlarını esirgemeyen hocam Mehmet BEYTULLAH’a ve ünlü yazarımız Sabri TATA’ya müteşekkirim

Bildiklerimizi; kültürümüze, edebiyatımıza ilgi duyanlarla paylaşalım.Tıpkı mutluluğu paylaştığımız gibi…

BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN EDEBİYAT DÜNYASINA HOŞ GELDİNİZ!

 

SAYFANIN İÇİNDEKİLERİN GENEL TANITIMI:

 

  1. Bulgaristan Türkleri  Edebiyatı, Araştırma-Mehmet ÇAVUŞ
  2. Sayfaya alınan şairler: Yaşamları, yaratıcılıkları ile ilgili bilgi ve örnekler-Havva PEHLİVAN ÖZGÜR

I. BÖLÜM

Aliosman AYRANTOK, Haydar BABA(HAYDARÎ), Mehmet Müzekkâ CON, Mustafa Şerif ALYANAK, Muharrem YUMUK, İzzet DİNÇ, Mehmet Behçet PERİM, Lütfi ERÇİN, Hasan Basri ÖZTÜRK, Zeki TUNABOYLU, Mehmet FİKRİ, Fikri Cahit YALÇINER, Oğuz PELTEK, Sabri DEMİROĞLU, Ahmet MERDİVENCİ, Hasan KARAHÜSEYİNOV, Etem ÜTÜK, Hüseyin OĞUZ, Ahmet ŞERİFOĞLU, Mefküre MOLLOVA, Niyazi HÜSEYİN, Lütfi DEMİR, Sabahattin BAYRAM, Mehmet DAVUT  (ÇAĞLAR), İsmail İBİŞOĞLU (TUNALI), Mehmet ÇAVUŞ, Recep KÜPÇÜ, Ömer OSMAN, Lâtif ALİ, Mustafa MUTKOV, Süleyman YUSUF, Faik İSMAİLOĞLU, Durhan HASAN, Osman AZİZ, Nazmi NURİ(ADALI), Şahin MUSTAFA, Şaban MAHMUT, Fevzi KADİR (SEVEN), Ahmet CEBECİ, Naci FERHADOV, İsmail ÇAVUŞ, Ulviye  ÖZPAR, Mustafa ALADAĞ, Ahmet EMİN, Rahim RECEP, Şükrü MOLLAOĞLU (ESEN)

KAYNAKÇA:  Mehmet ÇAVUŞ, 20. YÜZYIL BULGARİSTAN TÜRKLERİ ŞİİRİ

İstanbul,1988, 2. baskı

 

 

BULGARİSTAN TÜRKLERİ EDEBİYATI (Araştırma - Mehmet Çavuş)

 

Üzücü, düşündürücü ve utanç verici de olsa, Bulgaristan Türklerinin Rus-Türk savaşından günümüze kadar her hususta unutulmaya terk edildiklerini kabul etmek zorundayız. Etnik yapıları, dilleri ve dinleri maddi ve manevi varlıkları, kültürleri ve sanatları, edebiyatları ve basınları ile Bulgaristan topraklarında 8 yüzyıldan fazla varlığını sürdüren bir ulusun .unutulması ne acı, ne garip! Tarihin ve medeniyetin ;hiç bir zaman affedemeyeceği bu büyük gerçeğe üzülmemek elde değil. Bunun daha üzücü bir tarafı var: gelecek nesillere, çocuklarımıza ve torunlarımıza bu büyük mirası nasıl devredeceğiz; edebiyatta ve basında yankısını bulan Türklüğümüzün ve uygarlığımızın manevi değerlerini, gazete ve dergi sayfalarında ölüme mahkum edilen, uzun ömürlü ve unutulmayan hatıralarımızı nasıl hissettireceğiz? Tarih ve vicdanlarımız huzurunda ebedi birer sanık olarak kalmayacak mıyız?Düşünüyor muyuz?

Bulgaristan Türkleri edebiyatı, günümüzde, Bulgaristan topraklarında tarihi varlığını' sürdüren 2.000:000'dan fazla özbeöz Türk topluluğunun sürpriz ve eseflerle dolu bir edebiyatıdır. Bu edebiyat, başlangıcından günümüze kadar, genel Türk edebiyatının Balkanlar' da (Bulgaristan' da) varlığını sürdüren, büyük okur kitlesi kazanan, buna karşın, dış dünya ile yapıcı ve yaratıcı ilişkilerden yoksun, bırakılan yakası açılmamış bir edebiyattır. Elimizdeki verilere göre, başlangıcı, Osmanlı atalarımızın Bulgaristan topraklarını fethettiği 1393'lerdenötelere, mutlu bir döneme dayanır. Ne yazık ki, günümüzde, sayısı iki milyonu -aşan bir topluluğun . etnik, sosyo-politik, sosyo-psikolojik, maddi ve manevi sorunları ile

beraber dil, din, kültür, edebiyat, basın, folklor, mimarlık, töre gibi çok önemli meselelerini içte ve dışta araştırma, inceleme 've tanıtma konusu olmamış, tüm bunlar unutulmaya :terkedilmiştir. Bunun suçlusu ZAMAN değil, zamanların yetiştirdiği ve geçici iktidarların himayesi altına aldığı Türk düşmanlığı olmuştur. Rus-Türk savaşından sonra hortlayan Türk düşmanlığı, Türklüğe özgü bütün değerlerimizi gasp etmiş, bizi manen güçsüz bırakmak için, atalarımızın Bulgaristan topraklarında yarattıklarını korsanca ölüme mahkum etmiştir. Yaratılan küçüklük ve korku kompleksinden kurtulamayan, ama gerçekten de yeteneğe sahip olanlar genellikle susmayı yeğ tutmuşlardır. Öte yandan bu çok önemli konunun aydınlığa, günışığına kavuşturulmasında benliğini mimlemek isteyen tek-tük kişiler de tarihi ve sanat gerçeklerine değil de, yönetimlerin ideolojik eğilimlerine, yöntemlerine, maddi ve manevi çıkarlarına ağırlık vermişlerdir. Soruna, milli açıdan ilgi gösterilmemiştir. Olumlu ve olumsuz tüm çabalar kısır kalmış, eğretilerin dışına çıkılarak somut gerçeklerin bulunup   değerlendirilmesine ve gelecek nesillere mal edilmesine gidilmemiştir. AMAÇ: Türklerin varlığı ile beraber sahip oldukları edebiyat, sanat  ve kültürlerinin varlığını da unutturmak, askıda bırakmak olmuştur. Vicdanımızı kemiren, kişiliğimizi .sarsan, milli onurumuzu ve Türklük gururumuzu «Bana ne?»liğin mermi ateşine tutan da bu dert! Oysa edebiyat ve sanat

ürünlerinden· yoksun kalan· bütün milletlerin, tarihlerinden ve milli benliğinden de yoksun bırakıldıkları, tarih boyunca can çekiştikleri malûm ...

Malum olan başka bir gerçek daha var: Atalarımızın, Bulgaristan topraklarında büyük ve zengin bir edebiyata sahip olmaları,  bu edebiyatın ateşiyle yanıp tutuşmaları ve onu biz çocuklarına ve torunlarına mal etmeleri ...

Konumuz BULGARİST AN TÜRKLERİ EDEBİY ATI olduğu için, bu çok önemli ve tarihsel değer taşıyan sorunu yeni ve bilinmeyen bazı örneklerle aydınlatmaya çalışacağız. Son birkaç yılın çalışma ürünü olan bu meselenin, kendi renkleriyle aydınlatılacağı kesin yargımız olmamıştır. Amacımız, göstermekten önce ·duyurmak, sergilemekten önce hissettirmek; bir varlığı- tadına tuzuna bakmadan - duyularımıza sindirmektir. Zira bu Edebiyatta, atalarımızın uzantısı olan. bizler varız... Bu edebiyatın kökleri, yukarıda da değindiğimiz gibi, 15. yüzyıldan ötelere dayanır, fakat yeterli malzeme olmaması nedeniyle, 15. yüzyıldan günümüze kadar uzanan yolu genel hatlarla aydınlatmayı uygun gördük. Osmanlı atalarımızın bu topraklar fethetmelerinden, bu toprakları, Evliya Çelebi diliyle UZ EYALETİ (Türk eyaleti) haline getirmelerinden sonra GENEL TÜRK   EDEBİYATl'nın belli-başlı saz, tasavvuf ve din şairlerinden.. seyyah ve tarihçilerinden çoğu, Bulgaristan topraklarında, bugün varlığından bahsettiğimiz bu edebiyatın temellerini atmışlardır. Gerçi, tarihin verdiği bilgilere göre, Anadolu'dan kitle halinde bir Müslüman-Türk topluluğu (*) BAKINIZ:

Prof. Gökbilgin, M. Tayyib «Rumeli'de Yörükler,Tatarlar' ve ... »; 1957, İstanbul Daha ayrıntılı bilgi için bak: G. Lejean, Ethnographie de la Turquie, 1861, Fuat Köprülü «Şimalişarkı Bulgaristan’da Türkler ve Türk Dili”,İstanbul, 1934;Tadeusz Kovalski,”Dobruca’da Türk Etnik Unsurlar” Ankara,1942 v.b.

bu toprakları yurt bilmiş ve varlıklarını tarihleştirme çabası göstermiştir. Bulgaristan'da yaşayan, Edebiyat sanat ve kültür miraslarını bu topraklarda sürdüren 1984 yılı Aralık, 1985 yılı Ocak aylarında silah gücüyle Bulgarlaştırılan, dilleri ve dinleriyle beraber edebiyatı ve basını, kültür ve sanatı, gelenekleri ve adetleri düğün ve bayramları yasaklanan 2 milyon soy-daşımızın acı kaderi bunun en belirgin ifadesidir. 15. yüzyıldan. günümüze kadar Bulgaristan topraklarında 6 yüzyıldan fazla varlığını sürdüren bu edebiyatın, Türkçe olması yüzünden yasaklanması, temsilcilerinin tutukevlerine sürülmeleri kurşuna dizilmeleri yüz yılımızın en iğrenç ve ibret verici bir olayı olsa gerek. Her şeye rağmen, bu edebiyatın varlığını ve temsilcilerini inkar etmek, onu büyük bir tarihten ve bu tarihi yaratanlardan ayırt etmek mümkün olmayacaktır. Bu, güneşi balçıkla sıvamak anlamı taşıyacak ve kökleri havada bir ağacı simgeleyecektir.

Burada önemle değinmek istediğim bir sorun daha var: Bulgaristan, Anadolu'da yaşayışlarını sürdürenler için de sanat ve bilim kaynağı olmuştur. Genel Türk edebiyatının derin izlerini taşıyan, Türk imparatorluğunun sınırları içinde gelişen, bu gelişmenin yankısı olan Bulgaristan Türkleri edebiyatı, günümüze kadar varlığını sürdürmüş, ancak 1985 yılı başlarında yasak kapsamına alınmıştır.

Malûmdur ki, Osmanlı, İmparatorluğu'nun YÜKSELİŞ DÖNEMİ 15. yüzyılda başlamış, 16. yüzyılın sonlarına kadar uzamıştır. Bu yüzyıllarda ve bundan sonra yetişen nice Anadolulu şair ve yazar, tarihçi ve gezginci, çeşitli görevlere atanmaları nedeniyle en verimli yıllarını Bulgaristan  topraklarında geçirmiş, Bulgaristanlı soydaşları ile beraber çalışmalarını sürdürmüş ve büyük bir edebiyatın başlangıcını tarihe mal etmişlerdir.Bunu/ belirtirken, 15. yüzyılda olduğu gibi, bundan sonraki dönemlerde Bulgaristan Türkleri arasında da nicelerin yetiştiğini, olgun şair ve yazarlar korosuna katıldıklarını kabul etmek zorundayız. Karşılıklı çalışmalar, etkilenmeler, ekmeği paylaşırcasına duyuları ve sanat sırlarını paylaşmaları, esaslı bir şekilde araştırılınca, doyurucu sürprizlerin tanığı olacak ve atalarımızın bıraktığı edebi mirasa sahip bulunmaktan kıvanç duyacağız. ,

 

15. YÜZYILDA BULGARİSTAN TOPRAKLARINDA GELİŞEN TÜRK EDEBİYATININ BELLİ-BAŞLI TEMSİLCİLERİ:

 

Anadolulu şair ve yazarların, yaratıcılıklarını Bulgaristan topraklarında sürdürmeleri eserlerine, Bulgaristan Türkleriyle beraber bu Türk topluluğunun özelliklerini konu etmeleri, esefle belirtmeliyiz ki, edebiyat tarihçilerimiz ve diğer bilim adamlarımız tarafından araştırma ve değerlendirme konusu olmamıştır.

Yıllarca Rumeli’nin, özellikle Dobruca ve Deliorman’ın doğa ve. insan ruhu güzelliklerinden esinlenen KAYGUSUZ ABDAL, en verimli yıllarını Edirne ve Bulgaristan'ın. diğer Türklü yörelerinde geçiren Sinan PAŞA ile NECATİ, bu topraklarda kazaskerliğini sürdüren AHMET PAŞA, 2. Murat'la Rumeli'yi gezip dolaşan, Filibe'de (Şimdi Plovdiv) uzun zaman kaldığı bilinen MERCİMEK AHMET ve AŞIKPAŞAZADE., Rumeli duygulanmalarını130 beyitlik "MUHAMME''DİYE» ile «ENVARÜ'L-AŞIKIN » (Aşıkların Nurları)

eserini bu topraklarda kaleme alan AHMET ve Mehmet YAZICIOĞLU kardeşlerle daha niceler tarihte BÜYÜK BAŞLANGlÇ'ın kutsal birer kıvılcımları olmuşlardır. 905 (1499) yılında vefat ettiği bilinen Filibeli ALAADDİN ÇELEBİ, 923 (1517) yılında vefat ettiği bilinen Niğbolulu  AHİ HASAN ÇELEBİ de bu yaratıcılar ordusuna katılmış, din ve gelenekleri savunan şiirler yazmışlardır. Bursalı Mehmet· Tahir Efendi'nin önemle değindiği gibi, Bektaşi tarikatlarının merkezi haline gelen Kuzey Bulgaristan'ın Rusçuk, Razgrat, Silistre, Güney Bulgaristan'ın Sofya, Filibe (Plovdiv), Köstendil, Kırcaali bölgeleri ilk kültür ve sanat merkezlerimiz haline gelir. Filibeli Alâaddin  Ali Çelebi zamanı için elverişli sayılan ilk didaktik şiirlerini Filibe'de yazar. Bir örnek:

 

Bir bela nazil olsa itme ceza

Ki anda var iki şer işit. benden,

Evvela dostlar olur gamgin

Saniyen şadıman olur düşmen (*).

 

Niğbolu şairi Ahi Hasan Çelebi «Hüsrev ü Şirin»e nazire olarak yazdığı «Sirin ve Perviz» eserinde hayat felsefesini şöyle dile getirir:

 

Cahilin fahri, cem'i mal iledir

Arifin izzeti kemal iledir, ,

Aşk u şevk ehli vecd ü hal ister

Ne kemal ister, ne de mal ister (**).

 

(*) Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Metal Yayınları, İstanbul

(**) Aynı eser, C. 2, s. 5.

Kaygusuz ABDAL halk diliyle Dobruca’nın servetlerini,  Dobruca ve Deliorman Türklerinin emek sevgisini ve sevecenliğini anlatır:

 

Dobruca ovasında

Büyük yağlı çörekler

Akkırman'ın yağından

Benzimiz hey ağ olsa.

 

Düpedüz bu yaş ovalar

Her biri boş durmasa,

Sulu şeftalisi çok

Bin üzümlü bağ olsa.

 

Elimizde olan kaynaklara göre, anonim edebiyat dışında, Bulgaristan Türklerinin yazılı edebiyatı 15. yüzyılda erginlik çağına girmiş, bundan sonra sular durulunca, kalem ve söz ustalarının milli duyguları şahlanmış; erliğin mutlu seslenişleri ve göz nuru esinlenmelerin kutsal çağrışımları daha da sarıcı olmuştur. Bu gelişmeler, edebiyatı daha çekici, özgün ve uzun soluklu yapmıştır.

 

16. YÜZYILDA BULGARİSTAN TOPRAKLARINDA GELİŞEN TÜRK EDEBİYATlNIN BELLİ-BAŞLI TEMSİLCİLERİ:

 

Tuna vilâyetinden' Aydın’a kadar büyük şiire kulluk eden KUL MEHMET, günümüzde de dilden dile dolaşan canlı efsanelere göre Tuna kentlerimizden Niğbolu'da (Nikopol) doğduğu kesinlik kazanan ÖKKSÜZ DEDE, bu topraklarda aşkın ve kişiliğin en temizini en kutsalını canlandıran Balçık'lı MUHİDDİN ABDAL, insan ilişkilerinin en içli şiirini yazan Dobruca ozanı KAZAK ABDAL, Kırcali'de nâmına izafe edilen tekkede gömülü olduğu bilinen, KIZIL DELİ adiyle şöhret yapan Rodoplar ozanı SEYYİD ALİ SULLTAN

 

(*) Prof. Dr. Şükrü Elçin, Türk Kültürü Dergisi, s, 269, Eylül, 1985, Ankara.

Asıl adı Mustafa olup Rusçuklu şöhret sahibi BEYANİ, Filibeli AHMET RİYAZİ (KADI SİNAN), yine Filibeli NUREDDİN MUSLİHİDDİN MUSTAFA EFENDİ, Tatar Pazarcığı'ndan (Pazarcık) KURT MEHHMET EFENDİ, Kanuni Sultan Süleyman'la Rumeli topraklarını gezip dolaşan, en verimli yıllarını bu topraklarda geçiren MEHMET ALİ REİB  Rumeli’nin mercan mercan sabahlarından esinlenen RUHİ, imar kâtipliği sebebiyle kaldığı Güney Bulgaristan'ı «vatan» bilen LATİF!, hayatını Bulgaristan topraklarında müderrislik ve kadılıkla geçiren KINALIZADE HASAN ÇELEBİ, Köstendil'de Sancak Beyliği yapan FERUDİN, bu topraklarda tasavvufun tohumlarını eken RUMELİ'li USULÎ , Bulgaristan kentlerinde esip tozduğu bilinen, efsanelerde dile getirilen VEYSI, «Edirne Şehrengizi» ve diğer eserleriyle unutulmuşluğa terk edilen ZATÎ ve daha niceleri, sanatın sırlarını Bulgaristan topraklarında bulmuş, edebiyata yolculukları hep bu topraklarda esinlenmelerle olmuştur. Yapılan araştırmalar yeni olgular ortaya atmaktadır. Örneğin, Türk ve İslam dünyasının ünlü isimlerinden şair ve bilim adamı BALİ BABA (Ölümü: 1552) Sofya’lı olup, mezarı Vitoşa eteklerinde, Salâhiye (şimdi Knyajevo) semtindedir

(*) Bak: Türk Ansiklopedisi, c. 5, S. 147, Osman Keskioğlu, Vakıflar Dergisi, Sayı: IX, 1971, Ankara, O. Keskioğlu, Bulgaristan'da Müslüman ve İslam eserleri, İstanbul, 1986.

 

Balçıklı  Muhiddin  ABDAL bütün şiirlerinde büyük aşkın ve insan sevgisinin felsefesini yapmakta,  karakterleri kendi renkleriyle anlatmaktadır. Şiirlerinde, Dobruca Türklerine özgü bir dil kullanmıştır.

Senin yolun varup menzile ermez

Gönülden gönüle yol olmayınca

Cahilin sohbetinde can bite mi

Sohbeti has, sözü bal olmayınca? (*)

 

Dobruca'lı KAZAK ABDAL, yitirilen huzurdan daha ötelere gider ve toplumu tedirgin. edebilecek siyasi-sosyal sorunları, bunların ardında gizlenen' kötü ruhlarla işbirliğine gidenleri eleştirir:

 

Münkir münafıkın soyu

Yıkıp harab etti köyü,

Mezarına bir tas suyu

Dökenin de anasını. ..

 

Derince kazın kuyusun

İnim inim inilesin,

Kefendikmeğe iğnesin

Verenin de. anasını ...

 

Bu topraklarda iç düzensizlikler, ozanı kalpten sarsmış, huzurunu yitirmiştir. Bu yüzdende başka bir şiirinde şunları dile getirir:

 

Dağlarda, bayırda gonca bir Yörük

Kimi tımarlı sipah, kimi ser-bölük,

Bir elife dili dönmeyen hödük.

Şehristan'a gider, ozan beğenmez.

 

Yaz olunca yayla yayla göçenler

Topuz korkusundan, şardan kaçanlar,

Meşe yaprağını kıyıp içenler

Rumeli bohçası duhan beğenmez ....

 

Rodop halk şairi Seyyid Ali Sultan özlü deyişleriyle düşündürücü Bektaşi şiirinin olgun ürünlerini vermiştir. Bir. örnek:

 

Vücudum şehrini seyran ederken

Gördüm, dört köşede dört can oturur,

Biri biri ile lütf ile söyler

İçerde hükm eder sultan oturur.

 

Bir köşesi vardır kuyumcu işler

Bir köşesinde var ahen gümüşler

Bir köşesinde de bezirgan kışlar

Bir köşesinde de alim oturur .. ;

 

Kendi dünyasını hiç. bir zaman terk etmeyen Öksüz Dede, genellikle doğa ile aşk konularını işlemiş ve bunun  değerlendirmesini yaparken, gurbetin ötelerinde, Bulgaristan topraklarının mest edici manzarasına hayranlığını dile getirmiştir. Bir örnekle yetinelim;:

 

Gül budanmış, dal dal olmuş

Menekşesi yol yol olmuş,

Siyah zülfün tel tel olmuş

 

Ben bu yerlerden gideli

Gurbet illere düşeli...

 

Bu dönemde, Bulgaristan'da kadılık yapan RİYAZÎ, REVNAKÎ , İsa Celebi-FANÎ Harmanlı'dan   SAÎ , Niğbolu'dan AHÎ , Vidin'den TARİKİ ÇELEBİ, Rusçuk''tan Şeyh Kâmiloğlu-BEYANΠ gibi ozanlar da Bulgaristan Türkleri şiirinde derin izler bırakmışlardır. Bu. şiir, Anadolu şiirinin uzantısı olarak, YÜKSELİŞ DÖNEMİ'nin huzur ve içtenlikleriyle, özlem ve serüvenleriyle çekici olmuş, «Lâle Devri»ne HAZIRLIK dönemini oluşturmuştur. Bu şiirlerin tümünde Bulgaristan kokusu vardır.

 

17. YÜZYILDA BULGARİSTAN TOPRAKLARINDA GELİŞEN . TÜRK EDEBİYATININ BELLİ-BAŞLI TEMSİLCİLERİ:

 

17. yüzyıl, tarihsel olgulariyle, İmparatorluğun DUURAKLAMA DÖNEMİ'dir. Devlet düzenindeki bozukluklar, Balkanlar'da isyanların yoğunlaşmaları, Rus'ların Türk düşmanlığı sonucu Hıristiyan dünyasını etkilemeleriyle Batı cephelerindeki başarısızlıklar, toplumu olduğu gibi şair ve fikir adamlarını da etkilemiştir. Türk edebiyatında «Lale Devri"ne geçiş hazırlığı olan bu devre, Bulgaristan topraklarında şairler ordusunu kâh tedirgin etmiş, kâh dobra dobra coşturarak .efece duygulandırmıştır .

 

Bu dönemde, Bulgaristan doğumlu olanlarla beraber, Anadolu'dan şöhret sahibi ünlüler de Bulgaristan topraklarına açılmış olup, genel Türk edebiyatına gönül açıcı eserler kazandırmışlardır. Ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi, Yeniçeri ozanı Kayıkçı Kul Mustafa, Evliya Çelebi'ye göre Rumeli ,topraklarında şairliğini ve koyun ticaretini sürdüren KÂTİBÎ , Bulgaristan topraklarından Anadolu'ya uzanan ÂŞIK, bu topraklarda aşk ile erliğin birleşmesini bulan GEVHERÎ, Rumeli'den Anadolu'ya efece söyleyişlerle dönen  HASAN DEDE, Bulgaristan sınır kalelerinden, 'Türklerin yoğun olduğu Varna ve Tuna boylarından yüzlerce kaside ve gazelle dönen ÂŞIK ÖMER, Rumeli izlenimleriyle edebiyat dünyasına çağın yepyeni  olgularını getiren KATİP ÇELEBİ, Sadrazam Köprülüzade Ahmet Paşa'nın gazabına uğrayarak Edirne'ye .sürüldükten sonra Bulgaristan topraklarını gezip dolaşan  N AİLÎ bu topraklarda elçi katipliğinde bulunan   NAHİFÎyine bu topraklarda kazaskerliğine kadar yükselen İSMETÎ müderrislik yapan HALETÎ, yarı ömrünü Tuna ve Karadeniz boylarında geçiren, bu topraklarda kadılığını ve yaratıcılığını sürdüren ŞEYHÜL-İSLÂM YAHYA BEY, yine ömrünü Rusçuk ve Ziştovi, Yama ve Vidin'de geçiren PEÇEVÎ, Lofça, Yama, Silistre ve Tımova'da uzun zaman kadılık yapan NEV'İZADE MAYÎ,  yine bu topraklarda kadılık ve müderrislik görevlerinde bulunan NERGİSÎ... ve daha niceleri, Bulgaristan'da ün yapmış, burada geçirdiklerini, gördüklerini ve yaşadıklarını eserlerine konu yapmışlardır.

«Sabık» Filoloji Bilimleri Adayı, ismi değiştirildikten sonra tepki göstermesi nedeniyle ölümüne gidilen merhum hocam Doç. Dr. Rıza Molla'nın araştırmalarına göre Türk şiİrinin devlerinden sayılan KARACAOĞLAN ve NEF'Î de yarı ömrünü Bulgaristan topraklarında geçirmişlerdir.

17.yüzyılda bu şairler ordusuna Bulgaristan doğumlu şairler ve ârif kişiler de katılmıştır. Bunların arasında Şumnulu Dertli Kâtip, Atpazarlı OSMAN FAZLI –İLÂHİ (öl.1690), MUSTAFA FENAÎ-ÂŞIK (öl.1699), Kızanlıklı Ahmet ÜMİDÎ (ÖL.1694), Vidinli Çorbacızade MEHMET EFENDİ ( öl. 1693), Silistreli YUSUF İBNİ MUSTAFA EFENDİ (ÖL..1690), ZAĞRA’dan MEHMET TARZΠ (öl. 1651), Sofya’dan MEHMET ÇELEBİ-VAHİT (ÖL. 1682) (*)gibi ünlü isimler yer almıştır.

BAKINIZ: Mehmet Tahir Efendi, aynı eser

Örneğin, Deliorman’da Bektaşi tekkesi şeyhi Timur Baba’nın müritlerinden olduğu bilinen ve 1694’lerde hayatta bulunduğu bilinen Dertli Kâtip şiirleriyle bu dönemin şiirlerine renk katmıştır.

Bulgaristan'da gurbetin tadını çıkaran Katibi şöyle diyor:

Gurbet ile düştü yolum

Efkârlıdır deli gönlüm

Ağlayıp gezer yürürüm,

Dağlayıp gezer yürürüm.

 

Dağlar başı oldu yurdum

Günden güne artar derdim,

Ben kara gözlümü gördüm

Sızlanıp gezer yürürüm.

 

Halk şairi Âşık, bu topraklarda büyük sevgisine hemdert bulamamanın kırıklığı içinde ezilmiş ve bu durumu ustaca dile getirmiştir. «Ayrılık gibi dert olmaz" diyen ozan başka bir şiirinde galeyana gelerek, bu topraklara dair izlenimlerini şiirleştirir:

 

Ulu ulu kervan geçer

Yollar gibi inilerim

Karlı karlı dağlar aşan

Seller gibi inilerim ...

 

.... Yapılan düşmüş bozulmuş

Top tüfek vurmuş ezilmiş;

Kilselerde haç yazılmış

Taşlar gibi inilerim ...

 

Gevheri de bu dağlara gönlünü kaptırmış, bu toprağın,  doğa güzellikleriyle öğünmüş, Osmanlıların kültür ve medeniyet götürdüğü bu yerlerde saltanat sürmeyi yeğ tutmuştur. Hasan Dede'nin şiirlerinde de İmparatorluğun egemen olduğu memleketlerde hürriyetin kutsallığı,  insanların eşitliği anlatılır. Şumnulu Dertli Kâtip, sarsılmaz imaniyle Müslümanlığın  kal'ası olan Timur Baba'ya bağlığını onun büyüklüğünü duyurur. İki dörtlükle yetinelim:

Arzulayıp sana geldim

OL mübarek yüzün gördüm,

Eşiğine başım koydum

Timur Babam, Sultanım hu.

 

Kubbeleri yazılıdır

Kandilleri dizilidir,

Anda Allah'ı gizlidir

Timur Babam, Sultanım hu.

 

Şumnu’lu Fenaî,  Kızanlık'lı Ümidî ve diğerleri, aşkla beraber din konularını işlemiş, gerçeğe götüren yolun «dinden ve ibadetten» geçtiğini önemle belirtmişlerdir. Fenaî bir şiirinde diyor:

 

Ey emr âlin Pertevin alemde peyda eyleyen

Yine ol ayine de hüsnün temaşa eyleyen,

Bir avuç toprağa salmış cani-ı aşkın cur'asın

Kimini akil kimin mecnun ü şeyda eyleyen ...

 

Ümidî'den bir örnek: .

 

Ey saadet burcunun mahı Muhammed Mustafa

Merhaba ey nur-i ümmet merhaba ya merhaba,

Çünkü doğdun oldu alem makdeminle pûr-ziya

Merhaba ey nur-i ümmet merhaba ya merhaba.

 

17. yüzyıl şiiri, genelde, konu açısından çok zengin olup, «gül ve bülbülleri» terennüm etmekle kalmamış, imanın ve erliğin tercümanı olmuştur. Ne yazık ki, sosyalist Bulgaristan bu şiirleri de ölüme mahkum etmiştir.

Nice şiiri Bulgaristan topraklarında, Karadeniz sahillerinde yazılmış olup yine bu topraklarda varlığını ve büyüklüğünü yitiren, .günümüze kadar o esinlenmeleriyle gelenlerden birisi de Aşık Ömer' dir. Ozanın VARNA TÜRKÜSÜ (murabba ) bir yandan Varna'nın tabii güzelliklerini, öte yandan Sultan Murat'ın Varna'yı fethi sırasın.da gösterdiği kahramanlıkları dile getirir. Aktardığımız iki .dörtlük gerçekten de ilham ve güzellik perisinin büyük ozanı Varna'da yakalamasının gönül doldurucu terennümüdür:

 

Söylenir dillerde nam-ı âlişanı Varna'nın

Medhe layıktır diyâr-ı dilistanı Varna'nın,

 

 

Koç yiğitler meskeni olduğunu isbat eder

Kal' ası yanında hala koç nişânı Varna'nın

 

Fethine malik olunca ibtidâ Sultan Murad

Yıktı küffarın derûnun eyledi İslâmı şad,

Sinesin deryaya vermiş misli nadir bir bilâd

Bağ-ı cennetten nümûne çevre yanı Varna'nın.

 

Ozanı ilgilendiren diğer önemli sorunlar da, Varna 'nın çok erdemli kişilere sahip olması ve sıra sıra mescitlerin bilim ve iman merkezi haline getirilmeleridir. Sadece bu gerçek, Varna'nın büyük bir Türk şehri haline getirildiğini, zamanla 40'tan fazla camiin, nice medrese ve mescitlerin barbarlar tarafından tahrip edilerek Türklüğün dinamitlendiğine delâlettir.

 

Saf be saf mescitlerinde cümleten ehl-i niyaz

Nice fâzıl kimseler var gayri etmiş imtiyaz,

Ey Ömer, layık değildir eyleme gel keşf-i râz

Bir kelamından duyarlar nüktedânı Varna'nın.

 

Aşık Ömer gibi büyük bir ozanın da gerçekçi gözüyle Varna'yı canlandırması, tasvir ettiklerinin zamanla tarihe karışmaları tarihimiz ve edebiyatımız için gerçekten de büyük bir talihsizliktir. Esef .verici bir olaydır ki, tarihten de iyi bildiğimiz bu gerçekler sosyalist rejim tarafından silinip süpürülmüş, vandalizme yeşil ışık yakılmış ve o güzelim şehir Türklerinin hayatı cehennem edilmiştir. Ozanımızla beraber bize devredilen sadece geçmişin yankısı olan mısralar ve canlı hatıraların uyandırdığı sonsuz ıstıraptır.

 

17. yüzyıl şiirimiz, «gülden-bülbülden» ötelere, gerçekçi oluşuyle, doğa ve Bulgaristan Türklerinin erliğini simgeleyen savaşçı insan manzaralariyle daha sarıcı ve daha gerçekçidir. Bu şiir, bundan sonraki yüzyıllarda ağını genişletecek, yüzlerce bilinen ve bilinmeyen temsilcinin gün güneşli mısralarında acı-tatlı maceralarımızı terennüm edecek, adına «sosyalizm», «komünizm» denen barbarlık çağında ölüme terk ve inkar edilecektir.

 

18. YÜZYILDA BULGARİSTAN TOPRAKLARINDA GELİŞEN TÜRK EDEBİYATININ

 

BELLİ - BAŞLI TEMSİLCİLERİ:

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun «Gerileme Dönemi" diye bilinen bu dönemde Türk düşmanlığı son haddini bulmuştur. Rus Çarı I. Petre'nin çıkardığı savaş (1711 ) 2. Katerina'nın düşmanca davranışları sonucu savaşın yeniden patlak vermesi (1768), ilk Kırım savaşı (1773), bundan sonra da yaratılan savaş huzursuzlukları edebiyatta da etkisini göstermiştir. Bu dönemin başlarında Anadolu'da «LALE DEVRİ» (1718-1730) yaşanmışsa da, Balkanlar bir barut fıçısı haline gelmiştir. Bu zevk ve eğlence devri Patrona Halil ayaklanmasiyle son bulmuş, edebiyat daha gerçekçi olmuştur ..

Bu dönemde, Anadolu topraklarından gelenlerle beraber Bulgaristan kökenli Türk şair ve yazarları korosu güç kazanmıştır. Yerlilerden, halk şiiriyle beraber divan şirinin de olgun ürünlerini verenler arasında Aydoslu İSMAİL HAKKI-CELVETÎ (Öl. 1724), Nevrekoplu (Şimdi Gotse Delçev) AHMET EFENDİ-ZÜHRÎ (Öl. 1750), Rusçuk'lu ZARİFÎ ÖMER EFENDİ ZARİFİ BABA (Öl. 1795), HAFlZ ABDULLAH EFENDİ ,(Öl. 1745), Çırpanlı MÜSA EFENDİ-EMANÎ (Öl. 1759), Şumnulu VÂSIF, ALİ, NiMET, Kızanlıklı MUSTAFA RUHİ, Balçık'lı HÜSEYİN RAMİZ ARAPZADE, 18. yüzyılın ikinci yarısında, 19. yüzyılın ilk. çeyreğinde de yaşadıkları bilinen Köstendilli MOLLAZADE  SÜLEYYMAN EFENDİ, Eskicuma'lı (Tırgovişte) AHMET HAMİD EFENDİ ve diğerleri takdire şayan şairlerimizden sayılırlar.

Şiirlerinde, Balkanlar' dan aşk ve yiğitlik temalarını işleyen bir KULOGLU, bir Mustafa Kâtiboğlu MUSTAFA  ÂŞIK, Silistre'de uzun zaman divan katibi muavinliğinde bulunan, Silistre doğumlu olduğu itibar kazanan KÂNİ, Eskizağra'da (Stara Zagora) Sümbülzade Vehbi Bey'in kahyalığını yapan, manzum tarihler .yazarı SURURÎ  Filibe yöresinde şöhreti hala dilden dile dolaşan, Filibe doğumlu olduğu kesinleşen, gezi edebiyatımızın büyük adlarından sayılan YİRMİSEKİZ MEHMET ÇELEBİ ve daha birçoğu Türk Edebiyatının Bulgaristan topraklarında ün yapan özgün temsilcilerinden sayılırlar.

 

Bu dönemin olgun ürünlerini veren Kuloğlu'nda sınıf şuurunun biçimlendiğini, düşmanın düşmanca eylemlerini de görmekteyiz. Şair, çoğu kez, sevdiğini . sembolleştirirken, bülbüle hitaben kuşkularını dile getirir, olup bitenlerden esef eder, ama kadere boyun  eğmez.

 

Alemde doğru dost olmaz

Dedikleri gerçek imiş,

Kulunu saklayan Hak'tır

Dedikleri gerçek imiş ...

 

Bulutlar âsumana ağlar

Yerlere rahmetler yağar,

Gün doğmadan neler doğar

Dedikleri gerçek imiş ...

 

Bununla yetinmek istemeyen ozan, Ezop diliyle de olsa, olayların cereyanından huzursuz olur ve bunu ,dünyaya duyurmak ister.

 

Konarsan güle kon, dikene konma

Eski düşmanların dost olur sanma,

Açıp da göksünü hare dayanma ...

Rakiplerin kastı canadır bülbül.

 

Kuloğlu dembedem dolular içer

Kişi sevdiğine dibalar biçer,

Bu dünya fanidir tez gelip geçer

Bu bahçenin sonu fenadır bülbül.

 

Yerli şairler arasında Şumnu'lu ALİ ile Eskicuma’+lı AHMET HAMİD şiirde şöhret yapmışlardır. Yazdıkları şiirlerinin konusu Şumnu, Deliorman ve bu yörede varlıklarını sürdüren Türklerin hayatıdır.Şairler, sadece bununla da yetinmemiş, bu yöre Türklerinin tarihteki büyük hizmetlerini, örf ve adetlerini, Türk yerleşim merkezlerinin doğa güzelliklerini de canlı tablolar halinde tasvir etmektedirler. Şumnulu ALİ’den. birkaç dörtlükle yetinelim. Şair, bu şiirinde, Şumnu'nun güzelliklerini, yemiş ve meyvelerinin kutsallığını, insanların esenliğini anlatır:

 

Hızr erişti Gülşene, erdi baharı Şumnu'nun

İyd-i  ekberdir hemen leyl-ü neharı Şumnu'nun

Uleması çoktur anın. gece gündüz ders okur

Hem meşayıhtan nice var ihtiyarı Şumnu'nun;

 

Gürleyik'te gel karar et bulmak istersen vefa

Yemiş-ü abında bulmuş hastalar türlü şifa,

O Söğütlük mesiredir cem oldu yâran-ı safa

Köşk-ü Paşa'da eser hep rüzigârı Şumnu'nun.

 

Şiiri hoşça söyle Ali, bulmak istersen nizam

Mutedil gayet havası bedel olmaz buna Şam,

Sene bin yüz on dokuzdu oldu medhi bittamam

Cümleye alemnûmadır Dağpınar'ı Şumnu'nun.

 

Şair Ahmed Hamid de Şumnu'nun güzelliklerinden, kültürel yükselişinden, insanların mutlu yaşamından etkilenmiş ve kalıcı gazel ve kasidelerinde tüm bunların tercümanlığını yapmıştır. Şumnu için yazdığı bir gazelinden iki beyitle yetinelim:

 

Kani n'oldu senin bunca  kadimi hanedanın

Nice oldu beylerin, ağların, vâlâ nizâdanın?

 

Kani sende olan ehl-i muhabbetler nihan oldu

Derununda edilen zevk-u sohbetler yalan oldu.

 

Evet, şairin de değindiği gibi, İmparatorluğun  çöküş döneminde isyanlar patlak vermeye başlayınca «zevk-u sohbetler yalan» olmuştur. Böyle bir durum karşısında şairler kabuğuna sığınmakla seyirci kalmamışlardır.Örneğin, 18. yüzyılın ikinci yarısında ve 19.' yüzyılın ilk çeyreğinde (Ölümü: 1819) şiirle beraber  40’tan  fazla ilmî eserin yazarı Köstendil'li Mollazade Süleyman Efendi, milli duyguların. Tercümanlığını yapar ve nikbinliğini dile getirir; şair, çöküntüler ve düşmanlıklar karşısında bir Monblan dağı gibi yükselir, ikinci bir Güneş gibi parlar. Elimizde, sadece Bulgaristan'da (Sofya Ulusal Kütüphanesinde) yapılan araştırmalardan kalma birkaç dörtlüğü, ozanın ve bilim adamının kişiliğini ve büyüklüğünü sergilemeye yeterli sayılır. Hayatı düşman saldırılarının med ve cezirleri, sıkı takibat altında geçen Mollazade  Süleyman  Efendi güçlükler karşısında el-ayak öpmemiş, millî benliğine güvenerek yaşamış, yazmış ve harabeliklerden duyduğu kırıklığı yaşatmıştır. Düşmana karşı savaşta atalarının «iyiliğe karşı iyilik, kötülüğe karşı erlik,) duygularını terennüm etmiş ve Türk'ün büyuklüğünü, asaletini, düşmanca saldırılara karşı beraberliğin ve dayanışmanın kaçınılmazlığını savunmuştur:

 

Gavurun şerrine sâman okumdur

Pehnaver yüzüne derman okumdur,

Kâşane boş değil gam çekme bülbül

Hatt-ı ricat yok, ferman okumdur!

 

Sergilediğimiz birkaç örnekten de görüldüğü gibi, Bulgaristan'ın Batı kesimlerinde baş gösteren huzursuzluklara rağmen, şiire haklı savaşı mal etmiş, Türk milletinin adaletçi davranışlarının terennümcüsü olmuştur. Aslında «Gerileme Dönemi» dediğimiz bu dönemde Bulgaristan Türkleri şiiri, Anadolu şiirinden farklı olarak büsbütün savaşçı bir çehre almış, siyasal-sosyal motifleri de edebiyatımıza mal etmiştir. Bulgaristan Türkleri Edebiyatı'nın bu dönemi özel ve esaslı araştırmaya, değerlendirmeye muhtaçtır.

 

19. YÜZYILDA BULGARİSTAN TOPRAKLARINDA GELİŞEN TÜRK EDEBİYATININ BELLİ-BAŞLI TEMSİLCİLERİ:

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun «Dağılma Devri» olan 19. yüzyılda, Rusların, Hıristiyan dünyasını ayaklanmalara, kanlı savaşlara sevk etmeleri, hatta, üç buçuk eşkiyayı kendi topraklarında eğitmeleri çağdaş terörizmin başlangıcı sayılır. Söz konusu düşmanın 1806, 1809, 1828, 1853, 1855, 1877 yıllarında, peykleriyle beraber bir kâbus gibi tekrar tekrar ülkemize saldırmaları, Bulgaristan'da iddia edildiği gibi hiç bir zaman «Bulgaristan'ı kurtarma,) anlamı taşımamış, Boğazları ele geçirmeleri ve Afrika topraklarına doğru yayılmaları amaçlanmıştır.

Sürekli terörcü eylemlerden ve küstahça saldırılardan sonra, beklenen Rus-Türk savaşı (93 Harbi)1877'de patlak verdi. Kuzey Bulgaristan Prensliği ve Doğu Rumeli olmakla; Bulgaristan'ın ikiye parçalanmasına gidildi. Yüzbinlerce soydaşımız bu harbin ve hortlayan Türk düşmanlıklarının acımasız kurbanları oldular. Savaşın Ruslar lehine sonuçlanmasından sonra Bulgaristan Türklerinin Bulgar-Rus potasında eritilmesine , kitlesel soykırıma uygun bütün şartlar yaratılmış oldu.

Bulgaristan topraklarında gelişen Türk edebiyatı, bu dönemde, gerçekleri yansıtan büyük ve yetenekli bir yaratıcılar ordusuna sahip oldu. Bulgaristan topraklarında hayatlarını ve yaratıcılıklarını sürdürmeleri yaratılmış olan zengin bir edebi geleneğin ifadesidir. Bulgaristan topraklarında yaşamlarını ve yaratıcılıklarını sürdüren belli-başlı temsilciler arasında Tanzimat büyükleri  de milli yapılariyle ve yepyeni ekolleriyle etkili olmuşlardır. Fakat hemen belirtmemiz gerekir ki, bu büyük ve önemli sorunun acele ve gelişigüzel çalışmalarla aydınlığa kavuşturulmaması, incilerin bulunmaması ve değerlendirilmemesi hiç de kolay iş değildir. Bu, ısrarlı çalışmalar ve zamanla ancak çözümlenebilir ve edebi mirasımız değerini yitirmeden, tarihsel gerçeklerin yararına olarak benlik kazanabilir.

 

Tanzimat edebiyatının kalem. ve söz ustaları önce basın yoluyla yeni bir edebiyatın savunucuları olmuşlardır. Çoğunun Bulgaristan topraklarında geçici bir zaman içinde çalışmalarını sürdürmeleri etkileyici bir faktör bilinir. Sözgelimi AHMET MİTHAT EFENDİ 1865'lerde' Rusçuk'ta' «TUNA» gazetesini çıkarmaya başlamış, gençlik çağı ürünlerini bu topraklarda yazmıştır. Vatan ve Hürriyet şairimiz NAMIK KEMAL çocukluk ve delikanlılık çağını Sofya'da dedesi Abdüllâtif Paşa'nın yanında geçirmiştir, İstanbul'a, Sofyada yazdığı

divançesiyle dönmüştür. Yine Rus-Türk savaşından esinlenen şair «Vatan Yahut Silistre» piyesinde, Türk ordusunun,  bu topraklarda gösterdiği eşsiz.kahramanlığı, milli mücadelenin büyüklüğünü ve tarihsel önemini canlandırmıştır. Bu şair ve yazarlar cetveline daha bir çoğunun ismini eklemek mümkündür

Bu dönemde, Bulgaristan'da gelişen Türk edebiyatının nüvesini divan ve halk şairleri oluşturur. Şairler korosuna yeni yeni sesler, birbirinden üstün yetenekler katılmıştır. Şiir büsbütün savaşçı bürgüye bürünmüşse de, dini konuları işleyen şair ve bilim adamları Türklüğü ve İslam'ı savunmuşlardır. Mehmet Tahir Efendi (*) bunlardan bazılarını önemle değerlendirmektedir. Örneğin, Şumnulu Yusuf Efendi, Talib Efendi,  Rusçuk'tan Osmanbeyzade Ali Efendi-FETHÎ, Mustafa Maksud Efendi-RESA, halk şairi Hengâmî .Aşık Fakir Sındı,. Filibe'li Mustafa Raşit Efendi, Harmanlı'ya bağlı Helvacı köyünden Eskicizade Ali Medhi Efendi, Harmanlı'dan halk şairi Molla Mehmet, Osmanpazarı'ndan (Omurtag) Hüseyin Hüsnü Efendi, Eskicuma'ya bağlı Karaahatlar köyünden '(Tırgovişşte-Vranikon) Niyazi Şeyh İsmail Efendi, Pıravadı'dan (Provadiya) Sadık Hoca, Köstendil'den Mehmet Şem'i, Lofça'dan Cevdet Ahmet Paşa, Silistre'den Daniş Hasan Bey, ünlü halk ozanı Ruşenî Nevrekop'tan (Gottse Delçev) Mustafa Efendi-Ra'na, Karinâbad'tan (Karnobat) Ömer Hilmi Efendi, Karinâbad'ın Molla Şeyh köyünden, büyük kalem ustası Hüseyin Râci Efendi, Sofya'dan Âşık Hıfzı, Zağra'dan Terzi Mehmet Efendi, 1911yılında öldüğü bilinen Rusçuklu İzzet Efendi ve diğerleri Bulgaristan' Türkleri edebiyatını uzun ömürlü yapmışlardır.

Aşk ve Savaş ,bu şiirin özünü teşkil eder. Türkiye'ye, Türklüğe, örf ve adetlere bağlılık da önemli bir motiftir. Sadece birkaç örnekle yetinelim. Saadettin Nüzhet Ergun'a göre (*) 1873 yılında Bursa'da öldüğü sanılan halk şairi Hengâmi Türklüğün birlik ve beraberliği konusunda didaktik semailer, koşma ve gazeller yazmış yokluk ve saldırılar içinde çırpınışlarını  anlatmak istemiştir:

 

Gönül, Allah'ı seversen yürü, sultanıma git

Halimi söyle benim, gamze-i fattânıma git

………………………………………

Güzel, anlat şu benim hâl-i perişanlığım kim

Haber alsam dil-i cânım gibi cânânıma  git.

 

Gönülleri sarsan bu perişanlık içinde şairin tek tesellisi ve güç kaynağı aşk ve aşkın getireceği mutluluktur. Şair, bir koşmasında sevgilisine bağlılığını, bu aşkın. mukaddesliğini anlatır:

 

Güzel, sana kim öğretti usulü?

Meşreb-i gönlümce hünerlenirsin,

Böylem olur güzellerin mahbubu

Bahada sevdiğim, cevherlenirsin.

……………………………….

Hengâmi, bir katre yarsız içemem

Candan geçer, cananımdan geçemem,

Ben sana bir aziz kıymet biçemem

Günden güne gayet dilberlenirsin.

 

(*) Saadeddin N. Ergun, HENGÂMÎ 1933, Fevziye Abdulah Tansel, Hengâmi maddesi, Türk Ansiklopedisi, C. XIX, fasikül 147, 1970,.

 

Bir yandan Arzu ile Kamber'leri, Tahir ile Zühreleri, Ferhat ile Şirin'leri çaresiz bırakan, erkekleri çöllere yolcu eden aşk, öte yandan da İmparatorluğun ,çöküntüleriyle gelen felaketler, cehaletin yükselişe set çekişi halk ozanını perişan etmiş, gezip dolaştığı illerde derdine hemdert bulamayınca tek avuntusu yalnızlığı ve kırıklığı olmuştur:

 

Hengâmi, derbeder dünyayı gezdi

Cahilin cevrinden usandı, bezdi,

Olanca varın satsa ödeyemezdi

Söylediği lafa gümrük alsalar.

 

1837 yılında Şumnu'yu 2. Sultan Mahmut ziyaret etmiştir. Düzenlenen büyük törende Türkler, bu ziyareti büyük içtenlikle karşıladıklarını ifade etmiş, sevgi tezahüratında bulunmuşlardır. Bu ziyaretten en fazla etkilenen şair Yusuf Akif Efendi olmuş ve bu etkilenmeyi şiire dökmüştür. Aşağıdaki birkaç kıt'a ,bunun apaçık, ,örneğidir:

 

Nasılolmaz ahalisi ihyayı eltâfı

Şerefle Şumnu'ya İsay-ı dem Mahmut Han geldi.

………………………………………..

Bu gûna Akifâ düşer bin yılda bir ancak

 

Bu sahraya cenabı cud-ı yemm Mahmut Han geldi.

 

Rusçuklu Aşık Fakir Sındı ve Sofyalı Aşık Hıfzı bu dönemin ünlü kalem ustalarından sayılırlar. Elimizde, Fakir Sındı adlı aşıkın (*) 1855-1856 yıllarında cereyan eden Osmanlı-Rus savaşının bir safhasını anlatan bir DESTAN’I vardır

(*) Prof. Dr. Şükrü Elçin, Türk Kültürü Dergisi, sayı 275, Mart, 1986, Ankara.

Rusçuk'ta söylenen destanın mahlâs beytinin altında 1272 (1855) tarihi kayıtlıdır. Destanda Sultan Abdülmecit (1839-1861) ve kahraman Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa ile tanınmış bazı şahsiyetlerin adları geçmektedir.  Orduda vazife ile bulunduğu anlaşılan kuvvetli ihtimalle asker Fakir Sındı, savaş sırasında gördüklerini, işittiklerini ve öğrendiklerini destan kavramının tabii havasına uyarak realist bir şekilde hikaye etmektedir. 28 dörtlükten oluşan destan sadece savaş manzaralariyle kalmayıp, önemli tarihsel olguları da aydınlatmaktadır. Rusların hakimiyet ihtirasları, Türklerin tarihe dayanan kahramanlığı sağlam bir kompozisyon halinde verilmektedir:

 

Moskof Kıralı der ki: çok benim fendim

Askerim hisapsız, bulunmaz dengim,

Çok yesir aldım, çok kan eyledim

Etraf  ü  eknafta çok kammız var ...

 

Ömer Paşam der ki: saldım Tatarım

Kâfir seni kaplan gibi yırtarım,

Bir er ile bin erine yeterim ...

Çar köşede cengi devrânımız mız var.

 

Pâdişahım· der ki: ey kafir yezit

Dört defa bozuldun, bunda kaç git,

Kırk yılda meydana gelür bir yiğit

Çok şehit yaralı evladımız var.

 

Destan'da Ruslarla beraber Fransız'ların ve İngiliz'lerin Türkleri savunma eylemleri, Türk ordusunun büyük kahramanlıkları ustaca anlatılmaktadır. Destan'ın son dörtlüğü bunu kanıtlar:

 

FAKİR SINDI Padişahın aslanı

Rusçuk'ta yaptım ben bu destanı,

Cümleye Yardım etsün gani Yezdânı

Moskoftan belgüzar bir nişanımız 'var.

 

Sofyalı Aşık Hıfzı da bu dönemde DEST AN-U AŞUK VE MAŞUK ve DESTAN-I PLEVNE MUHAREBESİ destanlarını yazmıştır (*). Bu destanlar arasında, Plevne savaşlarını anlatan Destan'ın ayrı bir değeri vardır. Bir yandan Türk ordusunun kahramanlıkları, öte yandan da çağdışı mezalimler bu destanın ana dokusudur. Halk şairimiz, halk dilinden bol bol faydalanmıştır. Tarihsel değeri olan Destan 42 dörtlükten oluşur. Giriş bölümünde· Türklerin savaş gücü düşmanın çapulcu amaçları anlatılır:

 

Mü'min müşriki bir taraf' seçti

Niceler ecel şerbeti içti,

 

Tırnova, Sliven, Kocabalkan'ı geçti

Lovçe'ye, Plevne’ye dikti nişanı.

 

Düşman ordusu ilk anlarda hezimete uğratılır. Osman Paşa savaş meydanında aslan kesilir, Türklüğün yenilmez gücünü simgeler:

 

Zuhur edüp ol. Osman Paşa

İslâmın halini eyledi temaşa,

Misli bulunmaz alemde haşa

Din-i, Muhammed'in şöhret-i şanı.

 

Rusya Rusların, Osman Paşa da Türklerin sembolü sıfatiyle destanda söz düellosuna gidilir.

 

(*) Prof. Dr. Nimetullah Hafız, Türk Halk Edebiyatı Semineri, 7-9 Mayıs 1985, Eskişehir, 1987.

 

Rusların zaferi kazanmasından sonra Bulgaristan Türklerine karşı çağdışı işkencelere gidilir; ölümle tehdit edilen Türkler zorunlu göçe zorlanırlar, yaşamları cehennem edilir;

 

Aksine döndü devran-ı felek

Eğer düşünür isen dayanmaz yürek,

Osman Paşa vasfın sena ederek

Beyana getirdim pend-i sübhanı

 

Silistreli saz şairimiz Ruşeni, ardıcıl Rus saldırıları sırasında Bulgaristan Türklerine karşı işlenen cinayetleri, ölüm ve işkence olaylarını edebiyatımıza mal "etmiştir (*). Destan'dan birkaç örnek:

 

Küffar girip kale içre dizildi

Ebl-i İslâm olan çıkıp süzüldü,

Defter olup birer birer yazıldı

Komayıp ol gece sürdüler beman ...

……………………………………

 

Bir taraf Tuna'dır bir taraf kara

Kâmil cerrah yoktur yaramız sara,

Girdaba düşmüşüz, gayr.ı ne çare

Meskânımız oldu deryayı Umman

………………………………….. ...

Güller soldu, mamureler çöl oldu

Rum'a ateş düştü, hepsi kül oldu,

İbrail, Silistre, Varna nicoldu?

Sene Kırkbeş tamam, Hünkarım uyan!-

 

Bu dönemin, 19. yüzyılın ortalarında Bulgaristan'da yaratıcılığını sürdüren, fakat diğerlerinden farklı

 

(*) OSman Keskiöğlıı.. Bıı.lgaristan'da Müslüman ve İslam

:3'Eserleri, İstanbul, 1986. . .

Bu dönemin, 19.yüzyılın ortalarında Bulgaristan’da yaratıcılığını sürdüren, fakat diğerlerinden farklı olarak Lale Devri'nin havasından bir türlü kurtulamayan bir de Leskofça'lı Galip vardır. Saz şairlerinden Ruhsatî de uzun zaman Bulgaristan'da kalmış, Kuzey Bulgaristan tekkelerinde yatıp kalkmış ve Bulgaristan esinlenmeleriyle, Vatan ve Aşk konularında tarihsel gerçekleri yaşatan gönül doldurucu şiirler yazmıştır. Agah Efendi C1832-1885) Rumeli ordusunda başmütercimlik, Mütercim Asım Bey C1755-1819) kadılık yapmışlardır. MUALLİM NACİ (1850-1893) Mutasarrıf Sait Paşa'nın himayesi altında kalmış, medrese öğrenim'ini tamamladıktan sonra Varna'da öğretmenliğini sürdürmüştür. Bu yüzyılın en büyük ünlerinden sayılan HÜSEYİN RACİ EFENDİ Eskizağra , müftülüğü sırasında Bulgaristan Türkleri edebiyatının canlı meşalesi bilinmiştir. Aşağıda temas edeceğimiz bu büyük kalem ustası, hala değerlendirilmesine gidilmeyen ünlü «ZağraMüftüsünün Hatıraları» ve «Hicretname» destaniyle tarihimizin karanlık sayfalarını ,aydınlığa kavuşturmuştur. Lofçalı AHMET CEVDET PAŞA ,(1822-1895) bilim ve sanatın her dalında orijinal eserler yazmış, ansiklopedik kişiliğiyle tanınmıştır. Yazar İZZET PAŞA Bulgaristan topraklarının  savunulmasında büyük kahramanlıklar gösteren ordumuzun maharetini «Kaçırılan Fırsatlar» eserinde terennüm etmiştir. Daha genç yaşlarında yaratıcılığına başlayan Kızanlık doğumlu AHMET FAİK ŞABAN, 1884 yılından sonra Filibe'de çıkan «Hilal» gazetesinin başyazarlığına kadar yükselmiş, bu dönemin belli başlı gazete ve, dergilerinde yayınlanan şiirleri, eleştiri ve didaktik yazılariyle ad yapmıştır. Filibeli ALİ .SÜAVİ, Falih Rıfkı Atay'ın «Başveren İnkılapçı» eserinde değerlendirdiği gibi, sanatla beraber, Bulgaristan topraklarında Türkçülüğü sürdüren ve kelle fiyatına savunanlardan birisi olmuştur. Filibe'de öğretmenliği zamanında gazeteciliğe başlamış, Türkiye'ye dönüşünden sonra sürüldüğü Kastamonu'dan kaçarak gazeteciliğini ve yazarlığını Londra ve Paris'te sürdürmüştür. Pehlivanoğlu Ahmet, Filibe'de Ahmet Faik Bey'le beraber şiirimizin ve hikayemizin olgun eserlerini vermiştir. Bu dönemin kalem ve söz ustalarından MANİZADE YUSUF ALİ Sofya'da çıkardığı «Tarla» (1880), «Dikkat» (1884), «İttifak» (1894) gazetelerinde, İSMAİL KEMAL Sofya'da neşrettiği «SADA-İ MİLLİYET», «MACERA-İ EFKAR», AHMET ZEKİ BEY Rusçuk'ta çıkardığı «BALKAN» (l885), «SEBAT» (]889). Filibeli ALİ RIZA PAŞA, Varnalı NECİP NADİR BEY, TIRNOVA'ya bağlı Kilifarevolu OSMAN NURi, Sofyalı MEHMET HULUSİ yine Filibeli MEHMET TAHİR BEY, HİLMİ EFENDİ, EMİN TEVFİK ve diğerleri genellikle şiirleri, araştırmaları ve diğer türlerdeki gazete yazılariyle 19. yüzyıl sonlarında Bulgaristan Türkleri edebiyatının parlak isimleri olmuşlardır.

Rus-Türk savaşından sonra gazete ve dergiler, edebi, eserlerin yayınlanmalarında araç bilinmişlerdir. Esefle belirtmek gerekir ki, edebiyatımızın incileri' ancak söz konusu gazete ve dergi sayfalarında kalmış, bu konuyu aydınlığa kavuşturmak isteyenlere de imkân verilmemiştir. Sofya Milli Kütüphanesi'nde araştırmalarını sürdürmeleri kasıtlı olarak engellenmiştir. 13unun acısını ben de tattım. Bir kaç hafta söz konusu kütüphanenin Türkçe gazete ve dergiler bölümünde çalışmalarımı sürdürebilmişsem de, bundan sonra aynı bölümde çalışmalarım engellenmiş ve. araştırmalarıma son verilmiştir. Elimde olanlar dışında daha fazlasını sağlayamadım. Sağlayamazdım da. Bunun tek nedeni: kütüphanede cennet kapılarının Türklere kapalı olmasıdır! Zamanla bu, tüm kapıların Bulgaristan Türklerine kapalı oluşu, her şeyin inkar edilişi olacaktır.

 

· .

 

20.  YÜZYILDA BULGARİSTAN TÜRKLERİ EDEBİYATI

 

Rus-Türk savaşından 1945 yılına kadar Bulgaristan'da yayımlanan 150'nin üstünde Türkçe gazete ve dergi, bu edebiyatın gelişmesini hazırlamış, şair ve yazarlar için hakiki bir kaynak olmuştur. Şiirin öncülük ettiği bu edebiyatı genellikle 2 devreye ayırabiliriz:

 

1. Yüzyılımızın başından 1944 yılına kadar,

 

2. 1944 yılından günümüze (1986) kadar. Bulgaristan Türkleri her yönüyle Rus-Türk sava-

şından sonra (1877) unutturulmaya çalışılmış, Bulgarların istekleri doğrultusunda bu büyük -topluluğa gereken ilgi gösterilmemiştir. Türklüğü kelle fiyatına savunma savaşlarının başladığı bir dönemde Türkiye'nin sessiz kalması, Bulgaristan Türklerini felce uğğ1atmıştır.Türk okullarının kapatılmasına, o güzelim Rumeli türkülerinin yasaklanmasına, Türklüğe has bütün geleneklerin kısıtlanmasına, nihayet özgün bir edebiyatın kanseri simgelemesine hep bu dönemde başlanmıştır. Büyük EVLİYA ÇELEBi (17. yüzyıl) ve ondan sonra gelenler nice muştucu olmuşlarsa, Rus-Türk ,savaşından sonra «yaşayan eserlerin yerini» o derece «yaşayan hâtıralar» almış; bu ilgisizlik 40-50 yıldan fazla sürmüştür. Ancak Ömer Seyfettin (Hikayeler), Cenap Şehabettin (Avrupa Mektupları), Ahmet Rasim (Romanya Mektupları), Yahya Kemal (Balkan'a Seyahat), İsmail Habip (Tuna'dan Batıya), Yaşar Nabi (Balkanlar ve Türklük), Falih Rıfkı Atay (Tuna Kıyıları), Yılmaz Çetiner (Şu BizimRumeli) ve daha bir .kaç kalem ustamız acı ve ıstırap dolu gerçekleri duyurmak istemişlerse de ilgisiz kalmışız (*)

(*) Etem Ütük, Cumhuriyet gazetesi, LS Ekim 1975. 45

Bulgaristanlı şair ve yazarlarımızla beraber Türk asıllı kültür, hak ve adalet faaliyetçilerimize, onların feryadına gereken  ilgi gösterilmemiştir. Bunun doğal sonucu olarak, büyük bir edebiyatın ana kaynaktan gıdalanmasına, unutturulmasına, yasaklanmasına gidilmiştir. Kendimizi hiç sebepsiz Bulgaristan Türkleri edebiyatından uzak tutmuşuz, yeni yeni ekollerin geliştirilmesinde onlara sahip 'çıkmamışızdır.

Bulgaristan Türkleri edebiyatının varlığı ve temsilcileri meselesi, Rus- Türk savaşından sonra olduğu gibi, yüzyılımızın başlarından sonra neşrine başlanan gazete ve dergilerde doyurucu olmayan şiir, hikâye, röportaj, araştırma, eleştiri gibi yazılarda ele alınmıştır. Tümü de söz konusu gazete ve dergi sayfalarında ölüme mahkum edilmişlerdir.

İlk  zamanlarda Türkiye'den sağlanan okul kitapları etkili olmuşlarsa da, zamanla bu kitapların Bulgaristan'daki Türk okullarında okutulmaları yasaklanmıştır. Bu durumda, yerli uzmanlarımız ve yazarlarımız hazırladıkları okul kitaplarında, körpe dimağlara Türk edebiyatından şebne suyu akıtmak zorunda kalmışlardır. Okul kitapları dışında, Bulgaristan Türkleri edebiyatını tanıtma aracı olarak gazete ve dergiler görev yapmak zorunda kalmışlardır. Bir kaç örnekle yetinelim: 1867'lerde Rusçuk'ta neşredilen «Maacera-i Efkâr» dergisi, Filibe' de «Hilâl» (1884), «Bedreka-i Selâmet» (1896), «Sada» (1897), «Rumeli» (1906), «Balkan» (1919), «Türk Sadası» (1913), Sofya'da yayınlanan «Sada-i Millet» (1897), «Resimli Türk Sadası» (1914), «Çiftçi Bilgisi» (1919), Şumnu ve Varna'da neşredilen «Bulgaristan Türk Muallimleri Mecmuası» (1922-1925), Kırcali'de çıkan «Turan», «Rodop» (1928) gibi 40'tan fazla gazete ve dergi bu edebiyatın tanıtımına başlamışsa da, basmakalıp edebiyat ürünlerinden öte gidilememiş, günlük meselelere öncelik verilmiştir. Topluca gelişen edebiyatımızın büyük istidatları iğrenç zulüm ve işkencelere tabi tutulmuşlardır. Edebiyat ufkundaki güneşin söndürülmesi istenmiştir.

Yazımızın baş tarafında da değindiğimiz gibi, Bulgaristan Türkleri edebiyatı Rus-Türk savaşına kadar Osmanlı Türk edebiyatının bir kolu bilinmiştir. Bunun. dışında başka bir edebiyat düşünmek mümkün olmamıştır. Olamaz! Kaldı ki, Osmanlılar döneminde ve Rus-Türk savaşından sonra bu edebiyatın Bulgaristan. topraklarında yetişip büyüyen, yaratıcılığının ayrı ayrı aşamalarını bu topraklarda geçirmiş olan şair ve yazarlar, ürünleriyle beraber yeterince tanıtılmamışlardır. Basın araçlarının yetersizliği de önemli bir âmil bilinmiştir. Her şeye rağmen, bu edebiyat, Bulgaristan Türklerinin kara günlerini yansıtan binlerce şiir ve hikaye, piyes ve araştırma, röportaj ve belgesel eserle acı gerçeklerin yankısı olmuştur.

Yine bir kaç örnekle yetineceğiz: Zağra Müftüsü,_ Rüştiye öğretmeni şair ve yazar - büyük gerçekçi HÜSEYİN RACİ EFENDİ “Tarihçe-i Vak'a-i Zağra”  (Tercüman gazetesinin "Zağra Müftüsü'nün Hatıraları~, başlığı altında yayınladığı) gibi büyük eseriyle büyük edebiyatımızın tanıtıcısı oldu. Türk dünyamızın bu şaheseri, Bulgaristan Türklerine karşı zulüm ve işkenceleri gözlemci ve gerçekçi gözüyle yansıtmış olmasına rağmen, son zamanlara kadar hasıraltı edilmiştir. Bu, vurdumduymazlığın ve ilgisizliğin ifadesi değil midir? «Evlâd-ı Fatihan»ın torunlarına karşı' böylesine ilgisiz kalmanın nedenlerini sergilemek mümkün değil.

Yüzyılımızın başlarından 1945'lere kadar yazdıkları okul kitapları ve gazete sayfalarında unutulmaya terk edilen. Bulgaristan Türkleri edebiyatını ayakta tutma çabası gösterenlerden Süleyman Sırrı, Osman Nuri Peremeci, Hafız Abdullah Meçik, Mehmet Maasum, Ahmet Faik, Ahmet Refet Rodoplu, Hasip Ahmet Aytuna, Ahmet Zihni, Ali Haydar Taner, Ali Fehmi Bey, Muharrem Yumuk, Ali Kemal Balkanlı, Etem Ruhi Balkan, Halil Zeki Lofçalı, Halim Özdemir, Hüsnü Fuat, Mehmet Behçet Perim; Mustafa Halim Oğuz, Mustafa Şerif Alyanak, Osman Nuri, Yahya Hayati, Mahmut Necmettin Deliorman, Eğridereli İzzet Genç, Hasan Basri Öztürk, Mustafa Oğuz Peltek, Hasan Sabri Hoca, Bekir Sıtkı, Arif Necip Kaskatı, Ahmet Gülltekin Arda, Kadri Oğuz, Hacıfettahoğlu Mehmet Açar, Ali Hüsnü Tunalı, Ömer Kâşif Nalbantoğlu, Hasan Kocaman, Mustafa Sungur Öztunalı, Adem Ruhi Karagöz, Ali Turan, Aliosman Ayrantok, Mehmet Fikri, Mehmet Müzekkâ Con ve daha onlarcasını tanıyor ve tanıtabiliyor muyuz? Niçin? Niçin? Niçin?

 

Yine bir kaç örnekle yetinelim: Süleyman Sırrı Tokay yüzyılımızın başlarından Türkiye'ye göç ettiği 1951'e kadar hazırladığı :20’den fazla okul kitabı ve yüzlerce eleştiri ve tanıtma yazısiyle sesini duyurmak istemiş, Bulgaristan Türklerinin meşalesi olmuştur. Bu sese kulak verdik mi? Çok değerli yazarımızı bağrımıza bastık mı? Mehmet Masum okul kitaplarından. .başka edebi eserleriyle zengin tarihimizin ve güncel hayatın aynası olmuştur. Bu aynada tarihimizi ve atalarımızı görme çabası gösterdik mi? Osman Nuri Peremeci Bulgaristan'da ve Türkiye'de yazdığı 40''tan fazla çok ünlü eseriyle «aydınlık meşalesini» simgelemiştir. Bu büyük yazarımızın, tarihçi ve eğitimcimizin hiç olmazsa «Tuna Boyu Tarihi"ni kaçımız okumuş, kaçımız bundan gurur duymuşuzdur? Hafız Abdullah Meçik hayatını eğitim, sanat, kültür, edebiyat meselelerine adamıştır. Bu büyük yazarın daha 1909'da lstanbul’da bastırılan ve öğretmenler için yazdığı «El Ulağı», 1915'te yine lstanbul'da bastırılan «Cönk» okuma kitabını, «Çeki Düzen». (Dilbilgisi ve Sözdizimi) eserini, gazetelerde yudum yudum hafızaları besleyen araştırma ve eleştiri yazılarını o çağın ve günümüzün gözüyle değerlendirip mal edebildik mi? Her hangi bir kütüphanede yahut elde bu kitaplardan tek birini bulmak mümkün müdür?

Dahası var: Şumnu'da uzun yıllar öğretmenliği sırasında hayatını aydınlar yetiştirmeye ve meslek kitapları yazmaya adayan Hasip Ahmet Aytuna'yı Bulgaristan'da sürdürdüğü çalışmaları, Türkiye'de milletvekilliği, Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü öğretmenliğiyle tanıyor muyuz? İsviçre'de hukuk öğrenimini tamamladıktan sonra Bulgaristan'da öğretmen, dilci ve şair olarak. faaliyetini sürdüren, «Tuna Türkleri şairi» ,olarak bilinen Razgrat'ın Caferler( Sevar ) . köyünden Muharrem Yumuk üstadın Bulgaristan'da ve Türkiye''de gazete ve dergi sayfalarında sararmaya yüz tutan eserlerini değerlendirerek derledik mi, onları okurlarımıza kitap halinde sunma çabası gösterdik mi? 1883 Kızanlık doğumlu, Bulgaristan Türklerinin Jan. Jak Russo'su bilinen Ali Haydar Taner'in «Beyaz Zambaklar Memleketinde», «Bulgaristan Maarifi» ile başlayarak Türkiye'ye göçünden sonra «Ülkücü Öğretmen»

 

ve «Yabancı Kelimeler Lügatı »’na kadar 30'dan fazla eserinden hangimiz30 satır okumuşuzdur? Niçin? Mehmet Behçet Perim'in, Bulgaristan Türklerinin dramını anlatan «Vatan Yolunda» manzum piyesini, «Meriç'ten Tuna'ya, Tuna'dan Meriç'e», «Görüşler Duyuşlar», «Göçmen Ahmet», «Balkan Çiçekleri»ni, gazete ve dergi sayfalarında kalanları tarihe mi mal edeceğiz? Öğretmen, gazeteci, şair ve araştırıcı Mustafa- Şerif Alyanak gazete ve dergi sayfalarında kalanlardan sonra Bulgaristan’da "Çıkmaz Sokak» piyesi, «Tuna'dan  Sesler» (şiir, Plevne, 1927) şiir derlemesiyle, «Kahpe»,. çeviri «Vilhelm ve Parlak Sevinç» ,yine çeviri «Kraliçe Draga» romanı ve diğerleriyle beraber Türkiye'de de sesini duyurmuştur. Büyük şairimize saygı ifadesi olarak bir dörtlüğünü okuyabildik mi, okutabildik mi?" Niçin?! ..

 

Bulgaristan'da şöhret yapan, «Türk Sadası», (l914)  «Çiftçi Bilgisi» (l919), «Balkan» (l919), «Deliorman»: (l921-1927), «Mücadele» (l926), «Tuna Boyu» (l926), «Özdilek» (1931) v.b. gazetelerin sahibi ve muharriri sıfatiyle Türklüğü ayakta tutma savaşı veren, gazeteciliğini ve yazarlığını Türkiye'de de sürdüren Mahmut Necmettin Deliorman'ı eserleri ve faaliyetiyle iyi tanıyor muyuz? Gazete ve dergi sayfalarında kalanlar dışında "Çanlar Benim İçin" Çaldı», «İfşa Ediyorum», "Meşrutiyetten Önce Hudut Dışında Türk Gazeteciliği», «İkinci Dünya Harbi Sonunda Balkanlar'da Kızılların Oyunu», «Bulgaristan Türkleri, Yakın Tarih ve Hatıraları»nı değerlendirerek· günışığına çıkardık mı? Niçin? Niçin?.

 

Şumnu’lu  Bozacı Hasan'ın oğlu, büyük hikaye ve roman yazarımız Basri Bey'in sanata karşı tutkularını, toplumcu kişiliğini, hususen düzyazıdaki maharetini takdir etme amaciyle «Muhacir Mehmedoğlu» (l922) romanından başlayarak «Türk Günlüğü» (1923), gazete ve dergi sayfalarında kalanları milli bilinçle toplayarak okurlarımıza mal ettik mi?

Yine Şumnu’lu meşhur bilim adamı, tarihçi, yazar, gazeteci, eğitimci ve toplumcu Osman Nuri Peremeci'", lerden sonra, yazar ve bilimin çeşitli dallarında eserler vermiş olan Ali Kemal Balkan'ın 1920-1930 yıllarında Filibe'de yayınlanan «Mekteplerimiz Hakkında Dertleşme», «Terbiye Fenninin Anahatları», «Alev ve Kül> (Roman), «Fert ve Cemiyet Hakkında Düşünceler" günümüzde de çağdaşlığını ve. geçerliliğini yitirmeyen eserlerini, bir zamanlar torbalarımızdan eksik olmayan  “Yeni Lügat"ını, Bulgaristan'da basılan ve Türklüğü savunan gazete ve dergi sayfalarında kalanlarla beraber 1936'lardan sonra Türkiye'de yayınlanmış olanları neden arayıp bulmadık, okuyup okutmadık? Bencilliğimizin cehaletine sığınarak daha ne kadar sessiz kalacağız?

 

Bulgaristan Türkleri edebiyatının bir de Osman Sungur'u vardır. Karınabat'ın Rupça köyünden Osman Sungur. Ezher'de (Mısır) yüksek öğrenimini sürdürmüş, Şumnu'daki Nüvvab'da 10 yıl öğretmenliği sırasında hazırcevap oluşuyla «İki Ayaklı Radyo" bilinmiş, hazırladığı okul kitaplarında ve gazetelerde yayınlanan milli ruhta şiirleriyle eğitimin, yükselmenin" halka hizmetin büyüklüğünü ve kutsallığını. anlatmıştır. 1950'lerde anayurda göçünden sonra Keskioğlu soyadıyla tanınmış, Ankara'da Vakıflar Genel Müdürlüğü'nde, Diyanet İşleri Bakanlığı'nda, Ankara Üniversitesi'nin İlahiyat Fakültesi'nde tercümanlığı ve okutmanlığıyla milli davaya hizmette bulunmuş olan bu şair, yazar ve araştırmacımızın 40'tan fazla eserini okuma zahmetine katlandık mı? En son ve Bulgaristan Türkleri sorunlarına ışık tutan, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 1985 yılı Aralık ayında neşrettiği çok değerli eserini (Bulgaristan'da Türkler) kaçımız okuduk, kaçımız bu şaheserde . belli-başlı Bulgaristan büyüklerimizin hizmetinden  kıvanç duymuşuzdur? Niçin?

 

Bir de Bilal Şimşir'i vardır siyasî edebiyatımızın; Osmanpazarı doğumlu. 1951'de Türkiye'ye göçünden sonra yükseköğrenimini anavatanda tamamlamış ve hayatını tarihe adamış bir bilim adamı. Bu büyük değerin 1960'lardan sonra yazdığı ve Bulgaristan Türkleri. tarihinin karanlık sayfalarını Diyojen lâmbasıyla aydınlattığı «Rumeli'den Türk Göçleri» (2 cilt ) eseriyle başlayıp 1986'da yayınlanan «Bulgaristan Türkleri»ne varıncaya kadar 20'den fazla araştırma ürününü okuduk mu, onlarda Bulgaristan Türklerinin büyüklüğünü arayıp bulduk mu?

Dahası var. Bulgaristan'da yaratıcılar ordusunun başında öğretmen aydınlar olmuştur. Rusçuklu Ali Hüsnü Tunalı'yı, Eşref Şimsi'yi, Provadı'lı Süleyman Sabri'yi, zamanla Ankara Üniversitesi'nin Ziraat Fakültesi'nde profesörlük yapan Ziştovili N. Celal Bey'i, Selvili Sabahattin İdriz'i, Razgratlı Fahri Ahmet Bey'i, Provadılı Hüsmen Celal'i, Duştubaklı (Razgrat) Hafız İsmail Hakkı'yı, Tırnova şairi Lütfi Erçin'i, Türkiye'ye göçünden sonra profesör olarak bilimsel çalışmalarını da sürdüren Silistreli Enver Esenkova'yı, Eskicuma şairi Hasan Basri Öztürk'ü, Türkiye'ye göç edince profesörlüğe yükselen Şumnulu Afet İnan'ı, Eğridereli gazeteci ve yazar Refet Rodoplu'yu, Tatarpazarcıklı okul müdürü ve yazar Tevfik Necati Büjtar'ı, Rusçuklu gazeteci ve yazar Ahmet Hilmi Turgut Ses'i, Hacıoğlu Pazarcık'ından olup uzun zaman Sofya'da çalışan, çocuk şiirleri yazan, büyük gazeteci ve yazar Mehmet Celil Kalgay'ın kızı Fevziye Celil Kalgay Hanım'ı, Türkiye'ye göçünden sonra yaratıcılığını ve milli mücadelesini Türkiye'de de sürdüren Dobrucalı yazarımız Müstecip Fazıl Ülküsal'ı, Kızanlıklı Aliş Ekrem'i, Bulgaristan köökenli olup yaratıcılığını Türkiye'de de sürdüren, gönül açıcı şiirleriyle tanıdığımız Halide Nusret Zorlutuna'yı, araştırmacı, yazar ve çevirmen Türker Acaroğlu'yu, Etem Ütük'ü ve daha nicelerini geçmişte ve günümüzde ihmal etmedik mi, etmiyor muyuz? Yine soruyoruz: NİÇİN

Ya, adlarını andığımız ve anamadığımız öteki «ünlüler» hakkında ne diyebileceğiz? Bulgaristanlı sanat ve kültür adamlarımıza, çok muhterem büyüklerimize karşı sevgimiz, kabuğumuza sığınmamız mı olacak? Bu EDEBİYAT'ın bütünüyle günışığına çıkarılması, sanıyoruz ki, pek o kadar mümkün değil. Araştırmaların Bulgaristan'da da sürdürülmesi çok önemli bir meseledir. Bu mesele geçmişte olduğu gibi günümüzde ve yarın da aslan ağzından kemik almayı simgelemiş ve simgeleyecektir. Bunlar geçmişte yapılsaydı çalışmaları kolaylaştırabilir, incilerimizi değerlendirme imkanları sağlayabilirdi. Ve bunu, 1921-1922 yıllarında faaliyete başlayan, varlığını 1947'lere kadar sürdüren Şumnu  “Nüvvab” okulunun çok değerli müderrisleri yapmalıydı. Başarılı olamamaları ortada. Ama anayurda göç etmiş olup, günümüzde de çalışmalarını, araştırmalarını sürdürenler, inşallah, ellerindeki arşiv malzemelerini ve kütüphanelerimizde olanları milli, şuurla değerlendirebilirlerse - ki değerlendirmeleri önem arzeder - edebiyatın, tarihi, gerçeklerin yararına olacaktır.

Bulgaristan'da çalışmalarına her zaman saygı duyduğum «sabık» bilim adamı Rıza Mollov ve İbrahim Tatarlı (her ikisinin de soykırım aylarında evlerinden alınarak bilinmeyen yerlere sürüldükleri söylenmektedir ) Bulgaristan Türkleri edebiyatıyla yakından uzaktan ilgilendiler. Rıza Mollov  seri «Etüdler»inde (1952), İbrahim Tatarlı da seri «Bulgaristan Türkleri. Edebiyatı» yazılarında sadece bilinenlerin, 1944'ten sonra gelişen Bulgaristan Türkleri edebiyatının olumlu-olumsuz yorumunu yapmakla yetindiler. Rus-Türk savaşından sonra varlığını sürdüren ve hamleler yapan bu edebiyatın tarihsel gelişim seyrine uzanamadılar, incileri bulamadılar, değerlendiremediler. Yapamazlardı! Komünist rejimin katı kuralları, sıkı sansür,yaşayışlarını felce uğratma durumları buna müsait değildi. Olumlu çalışmalarına ve gerçekçi tutumlarına rağmen, sansürün ve Türk düşmanlığının istekleri doğrultusunda, bu büyük ve özgün edebiyatı milli Bulgar edebiyatınınTürkçe kolu biçiminde yorumlamaları ve «sosyalizm kuruculuğundaki yeri»ni göstermeleri dogmatizmine ters düşmemeleri ön şart bilinmiştir. Bu katı kuralları benimseyenler, rejimin papağanlığını yapanlar, bu edebiyatın bir gün kesinlikle inkar edileceğini, ideolojik şantajlarla 8 yüzyıl Bulgaristan'da maddi ve manevi varlığını sürdüren özbeöz Türklerin silah gücüyle Bulgarlaştırılacaklarını, Türkçe yazmanın yasak kapsamına alınacağını, Türkçe konuşanların tutukevlerine sürüleceklerini veya barbarca kurşuna dizileceklerini akıllarının ucundan dahi geçirmemişlerdir! Söz konusu bilim adamlarımızın hayatlarının cehennem edilmesi, çalıştıkları sahada «SABIK»lığa terk edilmeleri, Türkçe oldukları için evlerindeki kitap, gazete ve dergilerle beraber tüm varlıklarının gasp dilmesi üzücü olduğu denli düşündürücü -ve esef doğurucudur. Vandalizmin hüküm sürdüğü günümüz Bulgaristan'da ilkel çağlarda düşünülmeyen barbarlıkların uygulanması, edebiyat ve basınla beraber zengin Rumeli folklorunun da yasak kapsamına alınmaması, sosyalizmin içyüzünü açığa vurmuş, sosyalizmde özgürlüklerin nice gasp edilmesini dünyaya duyurmuştur.

Bulgaristan Türkleri edebiyatının temsilcileri, bun''dan 80-100 yıl önce yaşamış, yazmış, çeşitli aşamalarda Türkiye'ye göç etmiş, ya da vefat etmiş olmalarına rağmen, doğum kütüklerinde adları Bulgarlaştırılan özbeöz Türklerdir. Tarihçiler ve bilim adamları onlar hakkında haklı olarak «Evlad-ı Fatihan»demişlerdir.. «Evlad-ı Fatihan»,aydınlatmaya çalıştığımız kadarıyla Bulgaristan topraklarında zengin bir edebi  miras bırakmışlardır. Bu edebiyat Türkçe yazılmıştır. Genel Türk edebiyatının tüm biçimleri temel tutulmuş, Türk örf ve adetlerine göre Türklere özgü karakterler canlandırılmıştır, Türk okurlarına mal edilmiştir. Bu edebiyat, genel Türk edebiyatının sınırları dışında gelişen bir koludur. Bunun dışında tüm yorumlar, yargılar, eleştiriler sahteliktir, gevelemedir, şarlatanlıktır, tutarsızdır, gerçek dışıdır. Yapılanlar, sadece ırkçı rejimlere mahsus bir meseledir.

Dahası var: Değindiğimiz meselelerin kritiğinde, genel olarak Türk toplumunu ilgilendiren köken, tarih, coğrafya, kültür, edebiyat, sanat, dil, töre, gelenek, soy ve boy birliği, edebi miras gibi çok önemli sosyopolitik, sanat-kültür. unsurlarını dikkate almak ayrı önem taşır. Temel olanlar da bunlardır. Mekanik olarak bunların dışına çıkmak hiç bir zaman bilimin, edebiyatın ve sanatın yararına olmayan sekterlik, gerçek sanata saygısızlıktır, kültür emperyalizmi ve vandalizm bataklığına sürüklenmektir. Aslında, gerçek sanatın kanser hastalığını simgeleyen bu tür eylemler, sosyalist rejimin sanatı değerlendirmede, geçmişin edebi ürünlerini günışığına çıkarmada önemle ağırlık verdiği katı, monoton, inkar ve basmakalıp yöntemleri sayılır. Bu yöntemlerin dışına çıkmak «siyasal suçtur»  ve rejim düşmanlığı anlamı taşır. Bu yöntemler bütün sosyalist ülkeler için geçerlidir.

Bulgaristan Türkleri edebiyatının I. Dönem temsilcilerini (yüzyılımızın başından 1944 yılına kadar) genel hatlarla tanıtmaya çalıştık. Bu dönemde, özellikle Balkan Savaşı'ndan sonra Türk düşmanlığı yeniden hortlamış, Bulgaristan Türklerine çok yönlü engizisyonlara gidilmiştir. Edebiyat ve basın ağır yıllar yaşamış, büyük yaralar almıştır. Yaratıcı Türk aydınları sıkı takibata uğramış, çoğu tutuk evlerine sürülmüş Bulgaristan'ı terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu ağır" yaşama ve yaratma şartlarını 1934 askeri faşist devrimi izlemiş, basına yeniden sıkı sansür uygulanmış, tepkili davrananların can ve mal kaybına gidilmiştir. Bu durum karşısında, Bulgaristan Türklerine karşı uygulanan kanlı olayları şiirlerinde, hikâyelerinde hatıra yazılarında, araştırmalarında kabuğuna sığınarak terennüm edenlerin hemen hemen tümü Türkiye''ye göç etmek zorunda kalmışlardır. Tekrar ediyorum:' tümü, Türkiye'ye göç etmek zorunda kalmışlardır. Tek bir Bulgaristan Türk’ü başka bir memlekete göç etmeyi düşünmemiştir. Kurtuluşu,Türkiye’ye, anayurda sığınmada bulmuşlardır.Böylece, BULGARİSTAN Türkleri edebiyatına ağır darbe indirilmiştir.

Bol vaatlerle gelen sosyalizm (Eylül 1944) , Bulgaristan Türklerine yapılanlara,altını çizerek söylüyorum,faşizm, Vandalizm, kültür emperyalizmi demiştir.Ne yazık ki, Bulgaristan'da kalanlardan Bulgaristan Türklerinin Mehmet Akif’i bilinen ( Mehmet Fikri genç yaşta ve en verimli bir çağda merhametsizce öldürülmüş, Süleyman Sırrı, Osman Sungur, daha genç kuşaktan Hüseyin Oğuz, Salim Selçuk ve diğerleri de 1950-1951'lerde Türkiye'ye göç etmişlerdir. Sosyalizm" faşizmi gölgede bırakarak, hapis ve tutukevleriyle, özgürlüğe kurşun sıkan sansürüyle (önce kapalı, daha sonra apaçık ve küstahça) Türk şair ve yazarlarının, bilim ve eğitimcilerinin, gazeteci ve ses sanatkârlarının can alıcısı olmuştur. Faşizmden farklı olarak onların Panbulgarizm potasında eritilmesine, dinlerinin ve dillerinin, örflerinin ve geleneklerinin, soylarının ve boylarının tarihten silinmesine gidilmiştir.

 

1944'TEN  1988 YILINA  KADAR BULGARİSTAN TÜRKLERİ EDEBİYATI

 

1944 yılı Eylül'ünde Bulgaristan da sosyalist ülkeler topluluğuna dahil edildi ve Moskova'n,ın en güvenilir, söz dinler peyki oldu. Altyapıda vücuda gelen. değişikliklerin üstyapıyı etkilemesi sonucu edebiyat da  komünist partisinin himayesi ve denetimi altında ideolojik bir «eğitme» aracı haline getirildi. Sansürün uygulanması sonucu, gerçekleri yansıtması, Marksizm-Leninizm doktrinine bağlı kalması, sosyalist düzende· «hayatın aynası olması», enternasyonal içeriğe ağırlık vermesi, komünist diktanın emrinde olması ... gibi. Yorumlara gidilmişse de bu dönemde büyük hamlelerle gelişen edebiyat, ne yazık ki, uzun soluklu olamadı. «Edebiyat gerçeği yansıtmalıdır “ parolası gündeme getirilince,anarşizmin kol gezdiği bir dönemde, malına-mülküne sahip çıkmak isteyenler «rejime muhalefet»le damgalananlar, namusunu ve haysiyetini korumak isteyenler özel tutukevIeri ve temerküz kamplarına sürülmeye başlandılar. Bulgaristan baştanbaşa bir tutukevini andırdı. «Edebiyat gerçeği yansıtmalıdır!» dövizinin gerçek ve geçerliliğine inananlar, özellikle özel mülkiyetin devletleştirildiği bir aşamada, (1946-1956) meydana gelen kanlı olayları eserlerine konu ettiler. Gerçekçi eserler. yazıldı. Fakat bunu yapanlar da. rejimin düşmanı bilinerek en ağır cezalara çarptırıldılar. Tutukevleri yazar ve şairlerle dolup taştı.Komünistlerin  sahneye getirdiği «Edebiyat yansıtmalıdır!» dövizi revizyonizm olarak, bunu uygulayanlar da revizyonist ve faşist kalıntısı olarak nitelendirildi. Rejimin ağırlık verdiği edebiyat ve sanat meseleleri, sıkı sansür sonucu, şematizmin, basmakalıpçılığın, sekterliğin, dogmatizmin ve gerçek dışı romantizmin emrine terk edildi. Sosyalist rejim, böylece, sanat ve basın özgürlüğünü ayakaltı ederek, komünist idarelere ters düşen, komünist tipleri idealize  etmeyen eserleri zararlı ve «faşizmin uzantısı» bildi. Böylece, Bulgar edebiyatıyla beraber, geniş bir yolu simgeleyen Bulgaristan Türkleri edebiyatı da virajlı ve dar bir patikaya çevrildi.

1944'ten sonra gelişmesine devam eden, sosyalist rejimin hizmetlerine koşulan bu yeni edebiyatı da genel iki devreye ayırmak mümkündür:

 

1. UMUT EDEBİYATI - 1944'ten 1969 yılına kadar,

 

2. UMUTSUZLUK EDEBİYATI - 1969'dan sonra ölüme mahkum edilen Bulgaristan Türkleri edebiyatı.

 

Bulgaristan Türklerinin «Umut Edebiyatı» da "«Umutsuzluk» veya «Ölüme Mahküm Edebiyatı» da komünist partisinin yönetimine ve denetimine terk edilmiştir. Öğrenimi, kültür ve sanat hazırlığı olmayanlar, hayatlarında parti raporlarından başka bir şiir veya hikaye okumasını beceremeyenler, edebiyat dünyasında yol gösterici, değerlendirici değil, Azrail kesilmişlerdir. Rejimin papağanlığını yapanlar, şair ve yazarlara taş çıkartmışlardır. Fakat rejim, geçici bir zaman maşa olarak kullandığı bu tür «dejenere» tiplere karşı da aynı engizisyonları uygulamış, onları da (Türkçe’yi Bulgarca ile değiştirmiş olmalarına rağmen) Türk adı taşımaları yüzünden siyasi suçlu kapsamına almış, yaşayışlarını cehennem etmiştir. Onlar da polis dairelerinde merhametsizce dayaktan geçirilen, ölümüne gidilen Rıza Mollov hocamız gibi bilgi ve yetenekleriyle Türklüklerini savunamamışlar,silah gücüyle Bulgar olmuş, canlı ceset haline getirilmişlerdir.

UMUT EDEBİYATI

 

Sembolistik olarak UMUT EDEBİYATI  adı verdiğimiz bu edebiyatın, yaratılan şartlar açısından kısa  devre yaşamış olmasına rağmen, büyük hamleler yaptığı gerçeğini kabul etmek zorundayız, Bundan önceki  devrelerde şöhret sahibi bilinen şair ve yazarların bir kısmı (Aliosman Ayrantok, Mehmet Müzekka Con, Hafız İslam Ergin, Salim Mollaoğlu (Selçuk), Hafız Tuna,  Osman Sungur v.s.) yaratıcılıklarına devam ettiler ve gelişen edebiyatın «köşetaşları» oldular. Bu koroya ilk zamanlarda oldukça solgun ve bediiyetten yoksun görünen, yeni rejimin birkaç yıl içinde “komünist ruhta” eğittiği yeni yeni adlar katıldı. .unların başında,kişi olarak kısa bir zamanda fanatikleşen Selim Bilal, Sabri Demir, Rasim Bilâzeroğlu, Müllâzim Çavuş; hikâyede Mustafa Kahveci, Salih Baklacı gibi rejimin istekleri doğrultusunda basmakalıp ve her türlü bediiyetten yoksun şiir ve hikâyelerle edebiyatı şematizm bataklığına sürükleme çabası gösterenler yer aldılar.Edebiyatın da yepyeni olgu ve yakası açılmadık vaatlerle gelen sosyalizmin boyunduruğuna koşulması, şartlanması, sadece parti direktiflerinin açkısı olması, yeni neslin ,eğitiminde komünist eğitim mekanizmasının çarklarından birini oluşturması temel tutuldu.

 

Sanayi ve tarımın devletleştirilmesiyle özel sel sektöre son verilmesi, partiler ve görüşler arasında ölüm.kalım savaşlarının yürütülmesi edebiyatın ve sanatın, kültürün ve maarifin Marksizm-Leninizm doktrini raylarına oturtulması, her türlü demokratik eylemlerin .siyasi suç kapsamına alınması, özgürlüklerin gasp edilmesi, komünist ideolojinin benimsetilerek dürenci olması ve desteklenmesi için kitlesel propagandanın yürütülmesi bu dönemin karakteristik özellikleridir. Her şeyden önce fikir özgürlüğü ve yorumlar büsbütün gasp edildi. Sanatta komünist olmayan şair ve yazarların adlarını anmak (örneğin: Şiler, Göte, Şekspir, Hanya, Namık Kemal, Yakup Kadri v.s. suç bilindi.yani, olgu ve somut gerçeklere resmi düşünce dışında yorum getirenler, rejim düşmanı kapsamına alınarak en ağır işkence ve baskılara uğradılar

Bu dönemde neşrini sürdüren, komünist propagandası aracı bilinen Türkçe Yeni Işık, Halk Gençliği ve 9 vilayet gazeteleriyle beraber Yeni Hayat, Piyoner dergilerinde, Narodna  Prosveta neşriyatevinin Türkçe yayınlar bölümünde, edebiyat ve sanat kuruluşlarında edebiyat ve sanat meselelerini komünist ruhta denetleyicileri,sansürün elebaşıları göreve getirildiler.. «Her şey parti yararına her şey komünizm yararına» sahte parti döviz edebiyatta ve sanatta şematizm ve sekterliği yönlendirici etti. Gerçeğe ters düşen dogmalara yeşil ışık; tutuldu, basmakalıp eserler takdir konusu oldu. Sadece komünistlerin, dağlara çıkan çetecilerin, gerilla. savaşı sürdürenlerin, devletleştirme sırasında kapı komşusunun yaşayışını felce uğratanların müspet kahraman olarak idealize edilmesine,parti ve sosyalizmle ilgisi olmayan işlerin ele alınmamasına,,Sovyetler Birliği dışında bütün ülkelerin ve insanların uygarlık düşmanı,barbar, bozucu, yıkıcı, ölüme mahkûm bir ideolojinin temsilcileri biçiminde yorumlanmalarına,komünist eylemlerin mukaddesliğine gidilince, gerçekçi şuur ve düşüncelerin kaynağına atom molekülleri akıtıldı.”Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin” felsefesi anlam değiştirdi ve «Ya öleceksin,. ya bu deveyi güdeceksin!» oldu. «Millet", «milli sorun»" azınlıklar,), «azınlıkların hakları ve özgürlükleri» «edebiyatta ve sanatta gelenekler», «geçmişin incileri» gibi sözcükler ve deyimler sözlüklerden çıkartıldı ve bunların yerini «sosyalist edebiyat», «parti gerçeği», «komünist eğitimi» gibi safsatalar aldı .. Bu yüzdendir ki, bilim adamlarından Rıza Mollov, Hüseyin Mahmudov, İbrahim Tatarlı ve daha birkaçı, Bulgaristan Türkleri edebiyatının milli Bulgar edebiyatının Türkçe bir kolu olarak ele almak, onun “sosyalizm kuruculuğundaki yerini” göstermek zorunda kaldılar.Sonunda göreceğiz ki, bu tür yorumlar da geçersiz kalacak,adları değiştirilen, dilleri yasaklanan söz konusu bilim adamları da temerküz kamplarına sürülecek,savundukları ideolojinin kurbanları olacaklardır Çok acıdır ki, Balkanlar'ın en büyük Türkoloğu Doç.Dr. Rıza Mollov isim değiştirme olayını şiddetle kınamış, verilen Rizo Maratoviç adını kabul etmeyince 4.3.1986 tarihinde merhametsizce öldürülmüştür.

Bu dönemde, şiirle beraber hikâye, roman, tiyatro, güldürü, eleştiri, deneme, anı, novella gibi edebi türler de ustalarım buldular. Dönemin gözde şairlerinden  Aliosman Ayrantok, Osman Sungur, Mehmet Müzekkâ  Con, Rasim Bilâzeroğlu, Salim Selçuk, Hüseyin Oğuz ve diğerlerinden sonra, 1950-1955 ‘lerde bu kadroya yüksen öğrenim görmüş,sanat yeteneği ağır basan gençler katıldılar. Sıkı sansüre rağmen, genç kuşaktan olan Ahmet Şerif , Mefküre Mollova, Sabahattin Bayram, Recep Küpçü, Mehmet Çavuş, Niyazi Hüseyin, Lütfi Demir, Mehmet Davut, Lâtif Ali, Osman Aziz, Durhan Hasan, Aliş Said, Mustafa Mutkov, Şahin Mustafa, Süleyman Yusuf, Şaban Mahmut, Faik İsmail, Ahmet Emin, Naci Ferhadov. İsmail Çavuş, daha genç kuşaktan Fevzi Kadir , Mehmedali Oruç ve diğerleri, sosyalist mesajlarla beraber büyük gerçekleri yansıtan şiirleriyle hakiki sanatın destekçisi oldular;

Hikâye, mizah, röportaj dalında Selim Bilâl, Sabri Demir, Mustafa Kahveci, ,Salih Baklacı gibi eski kadro temsilcileri yeni sosyalist çizgiyi «aksettirmeye»çalışmışlarsa da, şematizmin ve basmakalıpçılığın ağır bastığı angajeliğin yeğ tutulduğu ilk yıllarda  dine karşı savaş  noktasında kalmış, din adamlarının ve rejime karşı tepkili davrananların şahsında sadece “parazitleri” bulmuş oldular. Daha gehç kuşaktan olanlar, UMUT EDEBIYATI'nı 1960'lardan sonra hikaye, roman, novella, mizah, eleştiri, tiyatro, anı, deneme gibi eserleriyle zenginleştirdiler, kan değişiminde etkili adımlar attılar. Sabri Tata, Halit Aliosman, Ali Kadir, şair ve hikayeci Ömer Osman, Enver İbrahim, Hüsmen İsmail, Süleyman Gavaz, Ahmet Tımış, Muharremm Tahsin, İshak Raşit, Kemal Pınarcı, Mehmet Beytullah, Mehmet Bekir, Kazım Memişev, daha genç kuşaktan Ahmet Apti, Lâmia Varnalı, Beyhan  Nalbantoğlu ve daha bir kaçı, henüz doğum sancıları içinde olan nesrin hakiki himayecisi sıfatıyle verimli oldular, ona yeni renk ve içerik kazandırdılar.Fakat daha sonraları, onların da felce uğradıklarını, rejim düşmanı bilindiklerini, Bulgarlaştırılmış olmalarına karşır tezgahlanan oyunlar sonucu hüküm, giydiklerini göreceğiz..

Çocuk edebiyatında şair Nevzat Mehmet, hikayede  Nadiye Ahmet, mizahta Mehmet Bekir, Yusuf Kerim,  İsmail İbiş, Turhan Rasi; eleştiri dalında «sabık»filoloji  bilimleri adayları merhum, Rıza  Mollov, İbrahim Tatarlı, İshak Raşit, İbrahim Beyrullah bu, dönemin kalburüstü yazarları bilindiler.

Her şeye rağmen, şiir; bu dönemde Bulgaristan Türkleri edebiyatının kilit noktası, hakiki dayanağı, meyve veren ağacı bilindi. Antolojide temsil etmek istediklerimiz,esefle belirtmeliyiz, en olgun eserleriyle temsil edilmediler. Tüm şiirler, sosyalist rejimin, diktanın silinmez damgasını taşıdıkları için, seçmelerde insanı tedirgin eden güçlükler çıktı. Bunun için, ilişi kurulan şairlerden yakası açılmadık şiirlerin sağlanmasına gidildi.

İki yıl süren çalışmaların ürünü olan bu antoloji, Bulgaristan Türkleri şiirinin, bütün baskı ve sansürlerine rağmen, bir basamağını oluşturur..Bulgaristan’da 15.yüzyıldan 1945-1950’lere kadar aşk şiirleri de yazıldı, bu şiirler ilgiyle karşılandı. Bunlarda, tasvirlerden ötelere, bir randevunun, gözgöze gelmenin, nihayet «seviyorum» diyebilmenin büyük romantizmi, sıcaklığı, duyguları şahlandırması gözlerde kıvılcımlandı, damarlarda alevlendi, kalplerde korlaştı. Sosyaalizm, bu şiirin yapısını ve içeriğini de bozdu, onu duyguların değil de, diktaların,angajeliğin ürünü haline' getirdi. Bu tür şiirlerde «Seni sevmek, partiyi sevmek demektir», «Mavi gözlerinde barış güvercinlerini görüyorum», «Gözlerinde komünizm; gülüşünde komünizm ışınları var», «Komünizm seni sevmek demektir», «Parti yol verir aşkımıza» ,«Parti sevgisi olmasa seni sevemezdim», «Kalbimde parti ve sensin, .. » gibi yapma, ama zorunlu mesajlara gidildi. Bunlar yazılmadıkça, uykusuz gecelerin ürünü olan nice şiirini defter sayfalarında ölüme mahkum etmiştir benim kalem arkadaşlarım...

Tek birini kınamak mümkün değil. Bu isteklere uyum göstermedikleri için sosyalist ülkelerdeki nice şair ve yazar parti düşmanı bilinmişlerdir. Sadece bir kaç örnekle yetineceğiz: Sovyetler Birliği'nin Nobel Ödülü kazanan büyük şairi Boris Pasternak rejim düşmanı bilinmiş,ödülü almaktan  vaz geçirilmiş, tüm .şimşekleri üzerinde toplayanlardan olmuştur. Derken, şairin ölümüne de gidilmiştir. Yine Nobel Ödülü kazanan ünlü Sovyet yazan Soljenitsin «vatan haini» bilinerek cehennemî  hayat yaşamış ve memleket dışı edilmiştir. Büyük ve çok özgün şairlerden Yevtuşenko, papağanlaşmayı kabul etmediği için yıllarca aç ve ,perperişan olarak inzivaya çekilmek zorunda kalmıştır.

Bulgar şairlerinden Penü Penev· «ölüm»le «fanatikleşme»nin, yol çatırığında bırakılmış, en verimli bir "aşamada barbarca saldırılara hedef olmuş, şiirin temizliğini yeğ tutarak intihar etmiştir. Kalem ve kader arkadaşlarımdan Recep Küpçü, Sabahattin Bayram, Mefkure Mollova'nın ve bu satırları yazanın yıllarca gazete ve dergilerde şiirleri basılmamış, yıllarca işsiz bırakılmışlardır.

Bulgaristan Türkleri şiiri sosyalizm döneminde ,böyle ağır ve buhranlı yıllar yaşamıştır. Türk şairlerine nice nice tuzaklar kurulmuştur! Yaşama kavgasında açlık ve ölümle yüzyüze  kalan şairlerin tümü, söz gelimi Sabahattin Bayram’ın “Ahmet” destanında partizan Ahmet Tatarov, Recep Küpçü’nün “Lenin” destanında Lenin’i özgürlük dünyasının bir güneşi olarak tasvir etmesi sıkı takibatın ve diktenin ürünleri olmuşlardır. Edebiyatta bu ilke bozulmamıştır!

Dahası var: Tek birimiz gazete ve dergi sayfalarında yayınlanan şiirlerimizde yazdıklarımızı okuyamamışızdır. Şiirlerimizin çoğu fanatikleşmiş ve sanatı değerlendirme kabiliyetinden yoksun şube sorumluları tarafından merhametsizce rendelenmiş,parti istekleri doğrultusunda bir bir tashihle basılmışlardır.Çoğu kez, şiirlerimizin başlıklarıyle beraber nice mısraları değiştirilmiş, niceleri atılmış, nicelerine yapılan düzeltmelerle bambaşka anlam verilmiştir.Bunlara” sosyalizmde sanat özgürlüğü”denmiştir.

Antolojide bu tür şiirlerden kaçınılmaya çalışıldı., Ama yine de şiirden önce «rapor havası veren», şiiriyetten uzak parazitlere, dediklerimizi kanıtlamak için yer verildi. Bunun takdirini, Bulgaristan gerçeklerini iyi bilen, yaşamış, öğrenmiş olanlarla beraber öğrenmek isteyenler kolayca yapabilir ve sosyalizmde «sanat özgürlüğüne» teşhis koyabilirler . Her şeye rağmen,  bu şiir Türkçe yazılmış, Türkler için yazılmış,Türk şiir biçimlerine. Türk geleneklerine sadakat gösterilerek yazılmıştır. Bu açıdan antoloji, dil özellikleri, sanat fantezisi ve sağduyunun diktesi olarak değer taşıyacak, ilgisizlik sonucu meydana gelen boşluğu dolduracak inancındayız. Esefle belirtmeliyiz ki, gereken temasın sağlanamaması yüzünden, şiirimizin büyüklerinden sayılan sayın Osman Sungur, Salim Selçuk gibi kalem ustaları tüm isteklerimize karşın antoloji dışında kaldılar.

 

UMUTSUZLUK EDEBİYATI  (Ölüme Terkedilen Edebiyat)

 

Bu edebiyata «ölen», «öldürülen» edebiyat demek yerinde sayılır.Öldüreni de, fuzuli vaatlerle gelen komünist rejim, Marksizm-Leninizm tekerlemesi oldu. Genel hatlarla değerlendirmeye çalıştığımız ve 6 yüz yıldan fazla Bulgaristan topraklarında. varlığını sürdüren, çeşitli iktidarların.gadrine uğramış olmasına rağmen yasaklanmasına gidilmeyen,  Türkçe olduğu için siyasal suç kapsamına alınmayan bu edebiyatı ve onu ayakta tutma çabası gösterenleri kurşuna dizen tanklarla çiğneyip geçen bu rejim, gizli amaçlarını Bulgaristan’da günışığına çıkardı.. Komünizmin tüyler ürpertici TRAJEDİ’sinin birinci perdesi Bulgaristan’ da oynandı. İkinci ve üçüncü perdeler neyi ihtiva' edecektir, ne gibi iğrenç sürprizler sergileyecektir, bilinmiyor. Bunun nedenleri de yok değil. Bildiğimiz bu nedenlerden bir kaçına değinmede yarar var:

Bulgaristan Türkleri edebiyatının önce Türkçe olması, Türk soylu şair ve yazarlar tarafından yazılması, Türkler tarafından okunması, sansüre karşın Türklük  , genel Türk edebiyatı geleneklerini sürdürmesi, içte ve dışta rağbet kazanmaya başlaması, yaratıcılar ordusunun gittikçe genç yeteneklerle yenilenmesi, «bol vaatlerle», «özgürlüklerle» gelen komünist  iktidarı tedirgin etti. Aslında DİL SORUNU temel sorunlardan sayılır. Başlangıçta OSMANLI Türkçe’sinin ağır bastığı, zamanla gelişen Türkçe’nin. yeğ tutulduğu bir gerçektir. Ancak daha sonraları, dildeki gelişmeyi önlemek amacı ile, edebiyat ve bilim kurallarına ters düşen, konuşma ve yazı dilinde Türkçe sözcüklerin ve deyimlerin yerine Bulgarca-Rusça karşılıklarının alınması kesin karara bağlandı. Bu, vandalizmin, dil asimilasyonunun uygulanması oldu; zira azınlıkların asimilasyonuna her zaman dil, din, gelenek, kültür ve sanat asimilasyonuyla gidilmiştir.

Bir ulusun dilini cılızlaştırmak, dondurmak, öldürmek, aynı ulusun edebiyatına ve sanatına mezar kazmak anlamı taşır. Bulgaristan'da bu uygarlık dışı eylemler sürdürülürken, kalburüstü ve bilinçli Türk ve Bulgar soylu bilim adamlarının ve aydınların itirazına rağmen, Bulgarca karşılığı olan sözcüklerin cetvelleri hazırlandı ve kesinlikle bu dikteye riayet edilmesi için söz konusu cetveller Türkçe gazete ve dergi yönetimlerine sunuldu. Edebiyatı. Bulgarlaştırma amaçları doğrultusunda, Türkçe gazete ve dergilerde, Bulgarca’yı, «Parti siyasetini» savunanlardan \ oluşan ÜSLÜP REDAKTÖRLERİ’ şubeleri açıldı. Hiç bir zaman dilci olmayan, genel dilcilik kurallarını bilmeyenler tarafından hazırlanan «komünist dili» hezeyanına istinaden, lO.OOO'den' fazla özbeöz Türkçe sözcüklerin yerine Bulgarcaları seçildi. Birkaç örnek: «Mefkûre» yerine «ideya», «rapor» yerine «doklad», «dönem» yerine «period», «mağaza» yerine sklad», «kütüphane» yerine “biblioteka” , "«okuma yurdu> yerine <çitalişte», «bakan»yerine «ministır», «başkan» yerine . «predsedatel» :<~yenilikçi» yerine «ratsionalizator “ «yedek yerine «rezerv~, «emekli» yerine “pensiyoner” v.b.

Bu  DİL ASİMİLASYONU'na gidilirken, ilk tepki, Türkçe’nin temizliğini savunan şair ve yazarlardan geldi.. Hakların savunulmasında,. komünistlerin temel tuttuğu,aslında ortaçağ. ütopyalarından farklanmayan «Komünizm Babası» Lenin ye Leninizm örnek gösterildi ki, Lenin, birçok eserinde olduğu gibi «Ulusal Politika eserinin 139. sayfasında « ... Demokratik bir devlet, AYRI AYRI DİLLERİN TAM ÖZGÜRLÜCÜNÜ kayıtsız-şartsız tanımalı ve hangisi olursa olsun, bu dillerden biri için ayrıcalığı reddetmelidir», «Ulsların Kaderini Tayin Hakkı» eserinin de 26. sayfasında «KİM, ULUSLARIN VE DİLLERİN EŞİTLİĞİNİ TANIMIYORSA, KİM HER TÜRLÜ ULUSAL BASKIYA YA DA EŞİTSİZLİĞE KARŞI SAVAŞMlYORSA, O MARKSİST DEĞİLDİR. .. » demiştir.

Lakin, Bulgaristan Türklerinin hakları konusunda Lenin ve Leninizm de geçmez  para, safsata ve uydurma bilindi.· Türk aydınları, Türk soylu şair ve yazarlarla komünist partisi arasındaki sürtüşmeler devam ederken, Parti Merkez Komitesi Polütbürosu 1969 yılı sonlarında ”Türkler Arasında İdeolojik Çalışmalara Dair” «gizli» kararlarını yayınladı. «Kararlarda» kasıtlı olarak birkaç noktaya dikkat çekildi ve her türlü yorum dışında bunların uygulanması istendi:

1. Komünizmde tek amaç «komünizm kuruculuğu» olunca, BÜTÜNLEŞME (priobştavane) yoluyla dil, din, edebiyat, sanat, kültür, örf ve adetler de bir olmalı, bunun yorumu dahi yapılmamalıdır, diktesi belirtildi,

2. Bulgaristan Türkleri edebiyatı, sadece Türk azınlığının sorunlarına ağırlık vermesi, Burjuva Türkiye edebiyatından esinlenmesiyle Türk milliyetçiliğini körüklemekte olup, komünizm ideolojisine ters düşmektedir, diktesi işlendi,

3. Türk soylu şair ve yazarlar, yazdıklarında geçmişi konu edinerek sosyalist edebiyatın  kuralları dışına çıkmakla davaya ihanet etmekte ve Marksizm-Leninizm’e  halel getirmektedirler, diktesi ifade  edildi,

4. Bulgaristan Türkleri edebiyatı Türkçe oluşuyla, enternasyonalizme ve bütünleşmeye ters düşen Türklüğü ayakta tutmakta, sosyalist Bulgar edebiyatını hükümsüz bırakmaktadır, diktesi vurgulandı,

5. Dilde, «Burjuva Türkiye dilcilerinin, dili arılaştırma, özleştirme oyununa gidilmekte», rejimin zararına olarak, Bulgarca’nın dil olarak arka planda kalması amaçlanmaktadır, diktesi ifade edildi,

 

. 6. Bulgaristan Türkleri edebiyatının komünist şuuru aşılayamadığı, afyonu simgeleyen Müslümanlığın zararlarını konu edinemediği, komünist simalar canlandıramadığı, diktesi dile getirildi.

ÖZET OLARAK: Faşizm doğrultusunda aşırı şövenliğe,  ırkçılığa gidildi ve Bulgarca dışında tek bir satır yazılmaması, Türkçe tek bir eserin kitap halinde yayınlanmaması, 1969 yılı sonlarına kadar yayınlana yüzlerce Türkçe roman, hikaye, şiir, güldürü, sahne eseri, derleme, araştırma gibi eserlerin kütüphanelerden, hatta evlerden toplatılmaları karara bağlandı.

Gizli “Kararlar”ın yayınlanmasından sonra,edebiyatın kaynağı sayılan Türkçe gazete ve dergilerle beraber (o tarihe kadar Sofya’da 4 gazete, 2 dergi,Türklü illerde 10’dan fazla gazete yayınlanıyordu) Sofya’daki “Narodna Prosveta” yayınevi “Türkçe Kitaplar Kolu” kapatıldı.Türk soylu şair ve yazarların, eserlerini Bulgarca yazmaları,sosyalizmi övücü mesajlar vermeleri, Türkiye ve Türk edebiyatıyla her türlü ilişkilerini kesmeleri hükme bağlandı. Türk şair ve yazarlarını yıldırma yöntemlerine, düzmece ve uydurmalarla yeni yeni halkalar eklendi. En verimli yaratıcılık devresine girenlerden Ali Kadir, Recep Küpçü, Yakup İsmail, Fuat Salih ve daha bir kaçı bilinmeyen sebeplerle, bilinmeyen yerlerde ve bilinmeyen kişiler tarafından hayatlarını yitirdiler. Yine genç ve büyük yeteneklerden şair ve hikayeci Ömer Osman, Ahmet Mehmetoğlu, Mülâzım Çavuş, Ahmet Şerif ve daha bir kaçı çeşitli tutukevlerine sürülmüşlerdir.. İsim değiştirme olaylarında Balkanlar'ın ünlü Türkoloğu Doç. Dr. Rıza Molla, yazar Selim Bileil ve daha bir kaçı barbarca öldürüldü, yazar Salih Baklacı Ahmet Emin, Mehmedali Oruç, Doç. Dr. İbrahim Tatarlı ve daha  onlarcası «Belene»ye sürüldüler. Mefkure Molla, İshak Raşid, Sabahattin Bayram, Mehmet Çavuş, Lâtif Ali,  Mustafa Mutkov, Niyazi Hüseyin, Ahmet Emin, Mustafa Kahveci, Kemal Bunarcı, Turhan Rasi ve daha niceler görevden alınarak ağır ve onur kıncı muamelelere maruz bırakıldılar.

Böyle bir ortamda eser vermenin mümkün olamayacağını görenlerin bir kısmı (Süleyman Sırrı, Osman Sungur, Hüseyin Oğuz, Salim Selçuk ve diğerleri 1950-1951 yıllarında, diğer bir kısmı da (İshak Raşit, Ali Murtaza, Mehmet Davut, Şahin Mustafa, Mehmet Çavuş, Fevzi Kadir, Rahim Recep, Şükrü Esen, İbrahim Kamber ve başkaları) 1968 göç andlaşmasından yararlanarak Türkiye'ye göç ve iltica etmek zorunda kaldılar. B Böylece  6 yüzyıldan fazla varlığını sürdüren Bulgaristan Türkleri edebiyatı, sosyalizm döneminde büsbütün ölüme mahkûm edildi. Bu arada, utanç verici diğer olaylara da gidildi: Bulgaristan Türk şair ve yazarlarının eserleriyle beraber, Türkçe oldukları için Rus-Sovyet, dünya ve Bulgar yazarlarının,  Bulgaristan'da tercüme edilerek yayınlanan eserleriyle beraber Türkiye şair ve yazarlarının (Hüseyin Rahmi, Reşat Nuri, Tevfik Fikret, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Veli, Melih Cevdet, Selim Üstüngel, Mahmut Makal, Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Samim Kocagöz, Sabiha Sertel, Mehmet Zekeriya Sertel ve daha bir çoğunun) roman, hikâye ve şiir kitapları sırf Türkçe yazılmış oldukları ,için kutüphanelerden ve evlerden toplanarak köy meydanlarında yakıldılar. Bulgaristan'da yayınlanmış olduklarına bakılmayarak, evlerinde Türkçe kitap, gazete ve dergi bulunduranlar ağır hapis ve para cezasına çarptırıldılar.

Irkçı Bulgaristan sosyalizmi bununla da yetinmedi. 1984 yılı Aralık, 1985 yılı Ocak aylarında benim 2.000.000'dan fazla özbeöz Türk soydaşım silah  gücüyle Bulgarlaştırıldı, Islavlaştırıldı. Yıllarca bir arada çalıştığımız, Türklüğümüzü yudum yudum paylaştığımız, Türkçe’mizi ana sütünden, göznurundan kutsal bildiğimiz, 6 yüzyıl varlığını sürdüren edebi geleneğimize, yer yer sosyalist mesajlarla da olsa, can-kan vermek istediğimiz bir aşamada, benim kendilerine ve eserlerine sonsuz saygı duyduğum çok yetenekli canım kardeşlerim ırkçı sosyalizmin acımasız kurbanları oldular. Kitlesel soykırıma karşı mukavemet gösterenlerin çoğu tutukevlerine sürüldü, koldan-bacaktan oldu, merhametsizce sokağa terkedildiler. Onlar ki, yaşamları pahasına, ırkçı rejimin kuralları dışına çıkarak, yer yer sosyalizmi övmek zorunda kalmış olmalarına karşın, Türk olarak yaşadılar, Türk olarak düşündüler, Türk olarak yazdılar, Türk olarak yasal haklarını savundular, Türk olarak canalıcı sosyalizmin gadrine uğradılar. Nihayet, Türk olarak hüküm giydiler ...

Onlar ki, en ağır şartlar altında ölüm-kalım savaşı. vermelerine rağmen, Türk düşmanlığının hortladığı bu dönemde, içinde bulundukları rejimin iç yapısını en yeni olgular ve kişisel yaşamlarıyla dile getiren eserlerini ancak bu aşamada yazacak ve kanlı rejimin zehirli bir ideolojinin kirli giysilerini bütün dünya edebiyatına mal edeceklerdir. Onların mezardan gelen sesleri, yarın ufku sarsan, Türklük dünyasına güç kazandıran bir ses olacaktır. Onlar bu güveni çoktan haketmişlerdir. Kanlı rejimin şaheseri, Bulgaristan topraklarında akıtılan masum Türk kanıyla yazılacaktır!

 

SONUÇ YERİNE

 

Bulgaristanlı kalemdaşlarım, çok sevdiğim kader ortaklarım, en ağır zamanlarda· bile «Vatan, Millet ve Bayrak» sevgisini mukaddes bildiler, bu sevginin şahlandırdığı imanla yaşadılar. Fakat şimdi, tümü, kafeslere sokulan bülbüller gibi susturuldu, anaya babaya muhtaç çocuklar gibi yardıma ve desteğe muhtaç kaldılar. Bu, tarihin en acılı, en merhametsiz ve ölüme sürükleyen en barbar bir oyunu! Ama, tarih boyunca Türk'ün iliğine-kemiğine işleyen ve dünyanın en zengin folklorundan bilinen milli folklorumuzdan ve Bulgaristan'a özgü kanlı gerçeklerden gıdalanan bu edebiyatın bilinçli temsilcileri, geçmişte olduğu gibi şimdi de acı ve tatlı yaşamlarından esinlenerek, gerçek sanatı savunmasını bilecek, hem de iyi bileceklerdir. Bileceklerdir ki, sanatı savunmak, kişiyi, kişinin duyusal ve sosyal yapısını, Türklüğün temizliğini ve büyüklüğünü savunmaktır. Bileceklerdir ki, «insan ruhunun mühendisleri» olan şair ve yazarları ürünleriyle beraber ölüme mahkum edenlerden er-geç yaptıklarının hesabı sorulacaktır. Bileceklerdir ki, Bulgaristan Türkleri, sağduyularının ve milli benliklerinin diktesi olan edebiyatlarıyla yaşamışlar ve yaşayacaklardır ... Bileceklerdir ki, bir ulusun milli onuru ve mili edebiyatını iğrenç oyunlarla perde ardı etmek ve yetkisiz, korumasız bırakmak, satranç oyununda hareketsiz ve savunucusuz bırakılan figürlere benzememiştir ve benzemeyecektir. Bileceklerdir ki, demir hücrelere, hangi çağda olursa olsun, keçiyi koyunu değil, aslanı, kaplanı sürmüşlerdir. Bileceklerdir ki, milli ruha sahip olan ve milli ruhu terennüm eden bu. edebiyat, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da varlığını sürdürecek ve en önemli konusu «Bulgar barbarlığı», «Bulgar zulmü», «Bulgar yalanları ve «sosyalizmde çağdışı jenosit» olacaktır!

 

Mayıs 1984 .Mayıs 1987 İSTANBUL

 

Antoloji, 20. yüzyıl Bulgaristan Türkleri şiirini içermektedir. Araştırma yazımızda da önemle değindiğimiz gibi, büyük tarihsel değeri olan bu şiir, günümüze kadar ihmal edilmiş olmasına karşın, yüzyılımızın birinci yarısında, özellikle Balkan savaşından· sonra soydaşlarımıza karşı uygulanan zulüm ve işkencelerin kolgezdiği bir dönemde, hak ve özgürlüklerini savunma savaşımı verenlerin tinsel silahı olmuştur. Bu dönemde, Bulgaristan'da 80'den fazla Türkçe gazete, ve dergi yayınlanmıştır. Şiiri temsil edenlerin ekseriyetini gazeteciler oluşturmuştur.

 

Konumuz: 20. yüzyıl Bulgaristan Türkleri şiiri. Maalesef, birkaç nedenle tümünü takdim etmek mümkün değildir. Birkaç örnekle yetinelim :

 

1. Rıza Tevfik Bölükbaşı gibi 10'dan fazla şairimizin ,doğum yeri, günümüzün coğrafi durumu açısından, Bulgaristan'dır. Rıza Tevfik (1868) Mustafa Paşa (Svilengrat) doğumludur. Fakat bu topraklar ancak ikinci Meşrutiyet'e kadar imparatorluğun kopmaz parçası bilinmiş, şair ve yazarlar da bu toprakları terketmek zorunda kalmışlardır.

 

2. Türk şiirinde büyük isimlerden sayılanlar - Rıza Apak . ve diğerleri - Bulgaristan doğumlu olmalarına karşın, Bulgaristan'da ancak birkaç yıl kalmış, uygun zamanlarda aileleriyle beraber Türkiye'ye göç etmişler, şiir evrenine girmeleri Türkiye'de olmuştur.

 

3. Yüzyılımızın ilk yarısında olduğu gibi, 1950''1erde Türkiye’ye göç edenlerden  bazıları - Osman Sungur (Keskioğlu), Salim Selçuk v.s. - Antoloji'ye şiir sağlayamamışlardır.

Bu dönemin önde gelen şairlerinden M.Ş. Alyanak. M.B. Perim, M. Yumukoğlu, A. Ayrantok, Bektaşi şiirinin son temsilcilerinden Haydar Baba, halk ozanı M.M. Con ve diğerleri Bulgaristan Türklerinin birer meşalesi bilinmişlerdir. 30. yıllardan sonra Mehmet Fikri, H.İ. Ergin ve daha bir kaçı katılmıştır bu koroya. Ne yazık ki bu dönemin en olgun ürünleri Türkçe gazete ve dergi sayfalarında kalmışlardır.

Yüzyılımızın 2. yarısında sistemde değişikliklere gidilmiştir. Bu dönemin tahlili inceleme yazımızda ayrıntılarıyla ele alınmıştır. Birinci dönem temsilcilerinden bir kısmı Türkiye’ye göç etmiş, bir kısmı da  (Ayrantok, Con, S. Bilâl, S. Demir v.s.) rejimin istekleri doğrultusunda, şiirde şiiriyeti öldüren angajeliğin köleliğini yapmak zorunda kalmışlardır. Eski koroya ,” sosyalist mesajlar vermekten” ötelere gidememelerine karşın , A.Şerif, S.Bayram, M. Mollova, M. Çavuş, R.Küpçü v.b. yetenekler katılmıştır. Bu dönem temsilcilerinin çoğu yabancı dillere de çevrilmiş, seslerini dış ülkelerde de duyurmuşlardır.

Antoloji 2 bölüm halinde okurlara sunulmaktadır. Bulgaristan Türklerinin önde gelen şairleri ilk olarak Türkiye'de tanıtılmaktadır. Birinci bölümde, şiirde derin izler bırakmaları nedeniyle, şairler kısa özgeçmişleriyle sunulmaktadır, Sıralamada, doğum tarihleri temel tutulmuştur.·

İkinci bölümde temsil edilenler, gerçekten de şiirde. başarılı olmuşlardır, fakat kendilerine özgü bir üslûp, biçim, sanat evreni yaratamamışlar, çoğu hallerde öncülerini taklit etmek zorunda kalmışlardır.

«Umut Edebiyatı» döneminden etkilenen genç kuşak şairlerin bir kısmı {Kadir Derviş, Sabri İbrahim Lâtif Karagöz, Servet Tatar, Ali Durmuş,Zait İsmail, Baki Ali ve diğerleri) yer yer çok başarılı şiirlerine karşın, genellikle parola-şiirin, kuru gürültünün çemberini kıramamış, yazdıklarına şiiriyet verememişlerdir.

Lâkin, 1970'lerde, Bulgaristan  Türkleri şiiri, bir yandan yeni yeni isimler kazanırken (İbrahim Kamber, Fehim Hüseyinov, Firdevs Hasan, Halil Salih,   Havva. Pehlivan, Osman Şabanoğlu, Nurettin Eyyub,  Emennas İsmail, Mehmet Hamidoğlu, Muzaffer Niyazi v.s.) öte yandan ölüme mahkûm edilmiştir. Hükümetin 1969 yılı GİZLİ kararından sonra «susturulmak zorunda kalan şairler, rejimin acımasız kurbanı olmuşlardır.

Antolojide 80 civarında şair temsil edilmiştir. 2. bölüme alınanlardan Turhan Rasioğlu genellikle mizah ve Türk şiirinin Bulgar okurlarına tanıtılmasında yararlı olmuştur.

Antolojiye alamadığımız 85 şairin, gazetelerde okuduğumuz şiirleri gelişmenin, fantazinin ve gerçeklerin ürünü bilinmişlerdir. Hükümetin «milliyet, din, dil değiştirme» gizli kararından sonra edebiyat ufkumuzda, kalem ustalariyle beraber 25 genç istidat da rejimin acımasız kurbanları olmuş, ad değiştirme olaylarında çoğunun şiirlerle dolu defterleri yağma edilmiştir. Bu gençleri Antoloji'de takdim edememek büyük bir talihsizlik olsa gerek.

Fakat. kanlı rejimin hışmına uğrayan, kişilikleri ve şiirleriyle Bulgar şovenliğinin gad rine uğrayan, ölüm-kalım savaşı veren şairlerimiz, intikamcı ve isyancı hislerle büyük şiirin müjdecisi olacaklardır. İçinde bulundukları barbarlığı mürekkep yerine kanlarıyla yazdıkları şiirler, hikâyeler, romanlar, anılar, oyunlar, eskizler edebiyatımızın olduğu gibi tarihimizin de ölüm ve ıstıraplarla dolu bir dönemini aydınlatmada meşale bilinecek ve «unutulmayan hâtıraların» canlı ifadesi olacaklardır.

Antoloji'nin hazırlanmasında ve yayınlanmasında büyük maddi ve manevi katkılarından  dolayı sayın şair-yazar ve gazeteci Etem ÜTÜK’e, Eyüp Belediye  Başkanı Sayın Eyüp UÇAK'a, Türk Kültürü Dergisi imtiyaz sahibi Sayın Prof. Dr. Şükrü ELÇİN'e tekrar tekrar teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim.

Mehmet ÇAVUŞ

 

ALİOSMAN  AYRANTOK ( 1878-1952 )

 

Hayatını büsbütün şiire adayan şair, Bulgaristan Türkleri edebiyatının en belirgin temsilcisidir. 1878'de Varna'ya bağlı Srediş (Beypınar) köyünde doğmuştur. İlk ve ortaokulu bitirdikten sonra İstanbul'da lise ve ticaret okullarında öğrenimini sürdürmüş, devamla İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk bölümünde yüksek tahsiline devam etmiştir. Bundan sonra Bulgaristan' a dönen şair, Dobruca'nın Romanya'ya devredilmesinden (1913) sonra Silistre'de 30 yıldan fazla öğretmenlik yapmış, gerici zihniyetlere karşı savaşları yüzünden sık sık görevden alınmıştır. Dobruca Türklerinin kültürel hayatında büyük katkısı olmuştur. «Dobruca» ·(l919), «Tuna» (l925), ~Hak Sözü» (1929), “Çardak”,  (1936) gibi gazete ve dergilerde ilgi çekici şiirleri ve yazılarıyla sevilmiştir. Nihayet, Mehmet Con'la dostluk ilişkileri kurunca “Çardak”ı çıkarmaya başlayan Con,  üstadının öğretmenliğe tayinini ve gazetenin edebiyat bölümünü idare etmesini sağlamıştır.

Ayrantok, halk şiirinin en olgun ürünlerini vermiştir. 1944 yılından sonra sansürün ağır bastığı bir dönemde yazdığı şiirler şematizmin ve basmakalıpçılığın izlerini taşır. Bulgaristan Türkleri şiirinde yepyeni bir ekol bilinen şairin tüm şiirleri gazete ve dergi .sayfalarında kalmışlardır.Şair ve araştırmacı Mülâzım Çavuş'un gayretli  çalışmaları sonucu Ayrantok arşivinin bir bölümü ele geçmişse de kitap halinde yayınlanmalarına müsaade edilmemiştir. Şair. 1952 yılında Tolbuhin'e (Hacıoğlu Pazarcığı) bağlı Onogur köyünde vefat etmiştir.

1985 yılı Ocak ayında, ölümünden 33 yıl sonra mezarı tahrip edilmiş, tüm yakınları silah gücüyle Bulgarlaştırılmış, şairin .adı yeni Bulgar kütüklerine Bulgar olarak kaydedilmiş, gazete ve dergilerde neşredilen tüm şiirleri yakılmış, adını anmak yasaklanmıştır.

 

Mİ DERSİN

 

Şu mesut· vatanın zümrüt dağında

Nağmekâr bülbüller öter mi dersin?

Cennetten nümune yeşil bağında

Her zevkin neşesi tüter mi dersin?

 

Her yanı akar su, hayat. kaynağı

Sütünden fışkırır tatlı kaymağı,

Sürüyü otlatan çoban yamağı

Kavalı neşeli çalar mı dersin?

 

Her türlü varlığın yatağı sende

Şerefli ünün var cihan içinde,

Dobruca ovası, Meriç nehrinde

Taş eksen, aş olup biter  mi dersin?

 

Biraz da geçelim günlük hayata

Umutlar buzlaşır kışta ve karda,

Cesetin yüzerken zehirli sularda

Dostların elinden tutar mı dersin?

 

Ayrantok,  bir dert var gizli, dilinde

Açık yaz bu şirin ecdat ilinde,

Kardeşin gidiyor hicran selinde

Akıbet ölümden beter mi dersin?

 

BE YAHU

 

Diyorlar, gayesi zevk ile safa

Hayatın sırrını gören be yahu,

Çalışkan olandır, çekmeden cefa

Zevk denen halıyı seren be yahu.

 

'" Fen, sanat mektebi cennettir cennet

Gidip de görmemek valIahi cinnet,.

Hayatta  kimseye eylemez minnet

Bir hüner mektebi gören be yahu ..

 

Sanatkar bir işe verirken emek

Hayatın zevkini tatmıştır demek,.

Sen ister sofu ol, istersen melek

Pek azdır bu zevke eren be yahu ..

 

Zevk ile safadan görenler zarar

Ya allık, ya alkol, meskenet  karar

Var mıdır Cennemden (*) bir isli firar

Var ise, söylesin gören be yahu!

 

Ayrantok, bu yaşta sen gene azdın

Kendini cenneme gönüllü yazdın

Ta kalü belâdan  itikat  bozdun

Hiç yoktur cennette yerin be yahu.'

 

(*) Cennem: Cehennem. (**)Pipi bara: Hindi yemeği.

 

…BE YAHU

 

Ezelden severim ılık havayı

Nedense fakire yarar be yahu

Fırında kızarmış pipi barayı (*)

Kim demiş mideye zarar be yahu?

 

Şu bizim «Con Mehmet» ensesi direk

Her öğün yediği peynirli çörek,

Nerdedir güzelim kuş sütü börek

Karnıma bal gibi sarar be yahu.

 

Severim bol yağlı pazı  pilâvı

Fazladır deyemem bir anlık avı,

Aheste kaynayıp gelse kıvamı

Bu da mı mideye zarar be yahu?

 

Şu milli çorbamı sütlü tarhana

Ardından gelirse bir de kaygana,

Böyle bir sofrada insan bir dana

Olsa da yimeli, karar be yahu ...

 

Kar beyaz açılmış keten helvası

Yanında bir bakır lâhna savgası

Şu bizim cennetlik şurup mollası

Beş parmak yalayıp yutar be yahu.

 

Ayrantok! Unuttuk yazdığın   aşı

Midemiz öğütür  en çetin aşı

Rüyada görsek te kaygana aşı

Malayda (*)kılarız karar be yahu.

 

HAYDAR BABA (HAYDARİ)

( 1871-1956 )

Bulgaristan'da Bektaşî  şiirinin ürünlerini yazan ve son temsilcilerinden sayılan Haydar Baba 1871 doğumludur. Ömrü, Tuna boyunda, Rusçuk’la  (Ruse)  Silistre arasındaki Tutrakan’ın 20 km. Güneyinde bulunan Denizler . köyünde geçmiştir. Denizler köyü 1942 yılında Meşe Mahalle ile birleşerek bir yerleşim merkezi oluşturulmuş ve bu merkeze Varnentsi  Bulgar adı verilmiştir. Yaşamını bu köyde geçiren şair, kendi kabuğuna

çekilerek yazan bir Bektaşî babasıdır. Verilere göre 23 yıldan fazla postniştlik etmiş (bir tekkenin şeyhliğini yapmış), Denizler'deki Ali Baba Dergâhında 85 yaşında (l956) ölmüştür.

Haydar Baba'nın «İstanbul doğumlu” «Arnavut kökenli», «Bir kaç yılını Arnavutluk'ta geçirdiği”uydurmadır. Bulgaristan’da halk ozanı Mehmet  Müzekkâ  Con’la beraber Aliosman  Ayrantok , öğretmenlikleri döneminde (1936’da  Silistre''de «Çardak» gazetesini çıkarmışlardır) Haydar Baba''yı sık sık ziyaret etmişler, şairden saatlerce Bektaşi şiirleri dinlemişler, gazetede yayınlanmalarını ısrar etmişlerse de, istekleri reddedilmiştir. Mehmet Con''un ifadesine göre, Haydar Baba Denizler köyündendir. Bir kaç yıl İstanbul'da öğrenim görmüş   İstanbul’da kalmış, bundan sonra Denizler'e yerleşmiş ve meşhur DenizlerTekkesi'nin şeyhliğini yapmıştır.

Aşırı tutucu olduğu bilinen Haydar  Baba, krallık, döneminde zaman zaman Türkiye'yi ziyaret etmiş, sağlığında Mustafa Kemal Atatürk'le görüşmüş ve' onun takdirini kazanmıştır. M. Halid Bayrı, 1957'de Türk Folklor Araştırmaları Dergisi'nin 99. sayısında yayınlanan bir yazısiyle H. Baba'nın kişiliğini edebiyat ve sanat çevrelerine tanıtmış, bundan sonra da şiirleri derli-toplu olarak yayınlanmıştır (*). Fakat bu tanıtma yazısında, yukarıda değindiğimiz hatalara da yer verilmiştir. Haydar Baba Bulgaristanlıdır ve Bulgaristan’da  ölmüştür,

Tasavvufun derin izlerini taşıyan şiirlerinde İslam, gizemciliğinin derin izleri vardır. Şiirler genellikle NEFES türünden olup, evrenin oluşunu varlık birliği (vahdet-i  vücut) anlayışiyle açıklayan din ve felsefe görüşünün olgun birer ürünüdürler. Şair, hususen sosyalizm döneminde sık sık takibata uğramış, kitaplariyle beraber şiirleri de yakılmıştır. Denizler köyünde ALI BABA, VELİ BABA ve SÜLEYMAN BABA'nın bulunduğu Dergahın içinde, 4. sırada olan mezarı 1985 yılı başlarında tahrip edilmiş, şair, ölümünden sonra dar rejim için tehlikeli bir unsur bilinmiştir.

 

NEFES 1

 

Gerçek erenlerin darına durduk

Pirimiz Hünkar'a Allah eyvallah,

Biz aşk menziline geçüp oturduk

Haydar-ı Kerrar'a Allah eyvallah.

 

(*) Prof, Dr. Şükrü Elçin, Bulgaristan'da Türk Kültürü: Haydari'nin Şiirleri, ayrı basım, Ankara, 1986.

 

Mümin âşıkız Hak vicdanımızdır

Muhammed Mustafa imamımızdır,

Habibullah bizim canânımızdır

Ahmed-i Muhtar'a ·Allah eyvallah.

 

Bir Balım .Sultan'a bendeyiz .gerçek

Şah'a çâkesir has bahçeye çiçek,

Himmet aldık pirden biz ölçek ölçek

Şah'ı keremkâre Allah eyvallah.

 

Hünkar Hacı Bektaş demine  hu şân

Onundur muhabbet bu demle devran,

Tarikat sırrında olal'dan mihman

Dedik Hak didâre Allah eyvallah.

 

Yarimizdir canda .candan ezelden

Ayrılmayız asla biz o güzelden,

Bırakmaz Haydar'ı pirimiz elden

Niyazımız yare Allah eyvallah.

 

NEFES 17

 

Düşme olmayacak iş arkasına

Oluruna bağlı hayat gidişi

Seni de anlatır bir başkasına

Başkasını sana anlatan kişi.

 

Yalancıdan sakın bekleme vefa

İnsanlık arama, çekersin cefa,

Sadık olan dostun sürdürür safa

Sabret her dar vaktin olur genişi.

 

Haydari’den al da nasihat bu dem

Adem ol ki Allah eylesin kerem,

Hem gördüğünü söylememek hem

Gördüğünü örtmek erenler işi

………………………………….

 

MEHMET MÜZEKKÂ CON

( 1885-1974 )

Mehmet Müzekka Con, çağdaş Bulgaristan Türkleri şirinin ikinci ilgi çekici temsilcisidir.

1885’te Silistre’ye bağlı Balabanlar (Zlatoklas) köyünde doğmuş, evlenince, eşi Zaide Nine'nin köyü olan Paisievo (Kamerler)  köyüne taşınmış ve ömrünü bu köyde geçirmiştir. İlk öğrenimini Silistre'de yapmış, daha sonra Romanya'nın Mecden Medresesi’nde sürdürmüştür. Hayatını öğretmenlik ve gazetecilikle geçirmiştir. Gazeteciliği döneminde Aliosman Ayrantok'la yaratıcı ilişkiler kurmuş ve müdürlüğünü yaptığı «Çardak “ (1936) gazetesini yarı edebiyat gazetesi haline çevirmiştir.Bilim, yükseliş ve sosyal adalet konularının ağır bastığı ilk şiirlerinde Ayrantok'un yaratıcı etkisi :sezilir. Daha sonraları 3, 4, 5

v.s. heceli şiirlere ağırlık veren şair, halk şiirine biçimde de, yenilikler getirmiştir.

1944 yılından sonra yazdığı şiirlerin çoğu basmakalıpçılığın ve boş gürültülülüğün,  kuru ve kasıtlı angajeliğin, damgasını taşırlar. Sanat hürriyetinin gaspedilmesi, bu özgün halk şairini de sosyalist mesajlar yazmaya sevketmiştir. Şiirlerinin bir kısmını «Yeni Günün Şarkıları» (1961),' «Alın Terim» (1964) şiir kitaplarında toplamıştır. Con, son 20 yılı hemen hemen genç şairlerden Mülazim Çavuş ve Mehmet Çavuş'larla bir arada geçirmiştir. 1974 baharında vefat eden şairi mezarına indirenler de sözkonusu   genç sanatkârlar olmuştur.

Con, şiirleriyle olduğu gibi çok içli esprileriyle de ad  yapmıştır.

Mezarı, Kamerler  köyü parkındadır. Bulgarlaştırma olaylarında mezarının tahribinden sonra, çocukları ve torunlarıyla beraber ismi Bıılgar kütüklerine «Mitko» olarak yazılmıştır. Şairin, son şiirlerinde özene-bezene övdüğü rejim, ölümünden sonra O'nu, bir defa daha öldürmüştür.

 

AGA KARDEŞ

 

Gelir gider

Oğul peder,

Sevinç keder

Aga  kardeş

 

Kervan, saray

Güneş ve ay,

Zemberek, yay

Aga kardeş.

 

Pulluk saban

Evci!, yaban,

Tümör, çıban

Aga kardeş.

 

Keçi, koyun

Düğün, oyun,

Ense, boyun

Aga kardeş.·

 

Şeref ve şan

Savaş ve kan,

Hapis, zindan

Aga kardeş.

DUYMAZ MISIN

 

Cana kıyar şimdi zaman

Gözyaşımı silmez misin?

Bulunmuyor derde derman

Duymaz mısın, görmez misin

 

İnsan ömrü geçmez para

Soydaşların bahtı kara

Yüzler gü1mez, kalbler yara

Duymaz mısın görmez misin?

 

Şerleri hep başkan seçtiktik,

Kanunları ezip geçtik

Şerbet diye zehir içtik

Duymaz mısın, görmez misin?·

 

İşimizde, düşümüzde

İtler koşar peşimizde,

Kurt olurlar dişimizde

Görmez misin, bilmez misin?

 

Derde deva yok mu dersin?

Her davranış ok mu dersin?

Garipleri 'tok mu dersin?

Görmez misin, bilmez misin?

 

Bir dinleyin Mehmet Con'u:

selametmiş sabrın sonu

Çok yaşadık bu oyunu

Görmez misin, bilmez misin?

 

KIVILCIMLI

 

İnsan gücü

Kıvılcımlı,

Onda ölçü

Kıvılcımlı

 

Her hareket

İyi niyet

Kor istekler

Kıvılcımlı .

 

Dostluk bağı

Geçlik çağı

Ateş gibi

Kıvılcımlı

 

Yollar uzar

Şair yazar

Bu yollar da

Kıvılcımlı.

 

Hayat veren

Sevda deren

Yıllarımız

Kıvılcımlı.   (kısaltılmıştır)

 

MUSTAFA ŞERİF ALYANAK

 

Balkan Savaşı'ndan sonra Bulgaristan Türkleri şiirinin, Bulgaristan Türkleri basınının önde gelen, en, özgün ve milli ruhu  ustaca  terennüm eden  Mustafa. Şerif Alyanak olmuştur. Şair, yazar, çevirmen, .gazeteci olarak kültür tarihimize renk ve coşku getirmiştir.

Şair, Vidin'lidir. Geçen yüzyılın 90. yıllarında doğmuş, öğrenimini Vidin'de yapmıştır. Dedesinden miras kalan zengin kütüphanede olduğu gibi Vidin'in «Şefkat» Kıraathanesi'nde geceli-gündüzlü okumakla. çok yönlü gelişmesini sağlamış, hususen şiir dalında milli bilince seslenen yeni bir ekol yaratmıştır. Razgrat ve Plevne Ortaokullarında öğretmenlik ve müdürlük yapmış, fakat, Balkan Savaşı'ndan sonra Bulgaristan Türklerine karşı uygulanan çağdışı soykırım ve barbarlıklar karşısında, bulunduğu okullarda kalmakla yetinmemiş, Bulgaristan Türklerinin derdine hemdert olmak amaciyle gazeteciliğe atanmıştır. Nitekim, şair, 1913'te önce Filibe'de (Plovdiv), devamla Sofya''da neşrini sürdüren «Tunca», «Türk Sadası,), 1920'de önce Sofya'da, devamla Rahova'da yayınlanan «Ahali», 1921'de Filibe'de, 1925'ten sonra Sofya'da çıkan «Kocabalkan», yine bu yıllarda Eskicuma' da (Tırgoovişte) şehrinde neşrine 'başlanan «Terbiye Ocağı», Razgrat ve Sofya'da neşrini sürdüren «Deliorman,” önce Şumnu'da, devamla Varna'da neşredilen «Bulgaristan

Türk Muallimler Mecmuası» gibi bu dönemin önde gelen gazete ve dergilerinde muharrirliğini sürdürmüş, Plevne ve Razgrat'ta «Mücadele» ve «Tuna Boyu» gazetelerini çıkarmış, en yüklü zamanlarında Vidin' de çıkan «Turan», Kırcaali' de çıkan «Yeni Başlangıç», «Rodop», Yanbolu'da yayınlanan «Yenilik» gibi gazeteleri doyurucu yazılariyle beslemiş, Türklük bilincini ayakta tutmasını ustaca becermiştir. Irkçı Bulgar rejiminin gadrine uğrayan  şair 1930’larda Türkiye'ye sığınmak zorunda kalmıştır. İlk zamanlarda Kırklareli şehrin e yerleşmiş, burada Bulgar .toplumu okulunda, Edirne' deki Bulgar okulunda Türkçe öğretmenliği yapmış, devamla Ankara'ya İçişleri Bakanlığı'na alınmıştır. Bu yıllarda, Türkiye'de olduğu gibi, Bulgaristan'da çıkan ve Türklüğü savunan gazetelere yön verici yazılar ve şiirler yazmıştır. 17 Eylül 1933 tarihinde «Rodop» (Filibe) gazetesinde basılan «Turan Dernekleri İnkılâbın Birer Kışlası Olmalıdır» yazısı BulgaristanTürklerinin cesaret kaynağı olmuştur.

 

ESERLERİ: «Tuna'dan Sesler» (Şiir) «Çıkmaz Sokak» (Manzum piyes, «Kahpe» (Çeviri), «Vilhem Tel ve Parlak Sevinç» (Çeviri), «Kraliçe Draga» v.s. Bunların dışında yüzlerce şiiri gazete ve dergi sayfalarında  kalmıştır.

 

Şairin şiirleri KOŞMA türünde olup, genellikle on bir hecelidir. Duygularını ağdalı kavramlardan söz ve  düşünce oyunlarından öte, tatlı bir dille anlatır. 1927 yılında kahraman Plevne şehrinde yayınlanan «Tuna'dan Sesler» eserinden aldığımız 3 şiiri ile Mehmet Behçet Erim'e ve Halide Nusret Zorlutuna'ya adadığı «Şairin· Vedaı»  nesrini ilgililerin takdirine sunuyoruz.

MEÇHUL  ÇOBANA

 

Garip  çoban  neden o kaval sesi

Sanki dertle yanan gurbet sesidir,

Ne hazin ağlıyor onun nefesi

Sanki ölümlerin mersiyesidir ...

 

Bağrı yanmış çoban, gurbeti anma

Çal, kaval derdini söylesin bize,

Bu varlık önünde sakın aldanma

Hayat, bil ki benzer çılgın denize.

 

Çal kaygusuz çoban! Şenlensin dağlar

Kaval sesi bence gönül sesidir

Dertli gönül ondan bir şifa umar

O, ölen aşkımın mersiyesidir…

 

BEKLENEN SEVGİLİYE

 

Sevgili... Unutmam o ilk buseni ...

Bekletme, gözlerim yollarda kaldı,

Unutma vaadini, ağlatma beni. ..

Aşkın beni hicran iline saldı.

 

Bilmem ki gözlerin ne füsunkarmış

Gönlümü çevirdi bir harap «il»e,

Beni sevmek, sana kim dedi ki ar'mış

Gel, gel de gezelim verip elele ...

 

Aşıklar bağında yıllarca yatıp

Beklerim gün gece kolları açık

Hicranlı gönlüme elemler katıp

İstersen ecel ol, gel, karşıma çık!

 

ANNEME

 

Hasret çiçekleri soğuk kar gibi

Ömrüne çelenkler bağladı, anne,

Gönlümü, hicranlar Sonbahar gibi

Sararıp soldurdu, dağladı,anne.

 

Mesut idim, ancak koynunda iken

Ufacık ellerim boynunda iken,

Acı tatmamıştım  yanında iken

Ben güldükçe kalbim ağladı anne

 

Koştum, sevda denen rüzgar peşinde

Tıpkı bülbül gibi, bahar peşinde,

Bilsen ne ağladım o yar peşinde

Gönlüm seller gibi çağladı, anne.

 

Dolaşmam bir daha aşk denizinde

Yelkensiz, dümensiz... yarin izinde,

Başımı dinletsem artık dizinde

Yar bana matemler bağladı, anne ...

 

ŞAİRİN VEDAİ   (Mensur şiir)

 

- Ah, ey Tuna!.. İnce bir tül peçenin kenarından sarkan ve akşam rüzgarının kanatlarından uçuşan o füsunkar buklenin çerçevelediği o Ay'lar kadar latif,_ gözyaşlarından biriken sular kadar berrak ve bir emel kadar saf çehreli yari görürsen, ona söyle, de ki:

 

- Artık o eski muhabbetler harap ve evvelki emeller,serap oldu. O'na haber ver ki; Birlikte seyrana çıktığı genç artık ihtiyarladı. Nermin ve ince parmaklarıyla okşadığı kıvırcık siyah saçlar, beyaz kar kümeleri oldu…ve mini mini avuçları içine alarak mest bıraktığı beyaz, bembeyaz yüz soldu…Hülyalı siyah gözler, derin çukurlara gömüldü…

 

 

 

MUHARREM  YUMUK

 

«Tuna Türklerinin Ozanı» olarak tanınan Muharrem Yumuk Razgrat'a bağlı Caferler (Sevar) doğumludur (1889). Bazı kimseler ozanın Tutrakan'lı (*), diğerleri de Rusçuk iline bağlı Caferler doğumlu olduğunu yazarlar (**). Bunun tek nedeni, Krallık döneminde Caferler köyünün Tutrakan kazasına, Rusçuk iline bağlı bulunmuş olmasıdır. Caferler, Razgrat ilinin Balpınar (KubratJ şehrinin 9 km. Kuzeydoğu'sunda 5,200 nüfusluk temiz bir Türk köyüdür.

Muharrem Yumuk ilk ve ortaöğreniminden sonra lise öğrenimine Razgrat'ta başlamış, Vidin'de tamamlamıştır. Devamla Cenevre (İsviçre) Üniversitesi'nin Hukuk Fakültesi'ni bitirmiştir. Bütün Batı dilleriyle beraber Esperanto'yu da çok iyi öğrenen ozan Fransızca Öğretmenliği yapmış, M. Necmettin Deliorman, Mustafa Şerif Alyanak ve Bekir Sıtkı üçlüsünün çıkardığı  1922-1928 yıllarında Razgrat'ta, 1929-1934'te Sofyada DELİORMAN, Mehmet Rüştü Acar'ın çıkardığı YENİLİK  (1928’deYanbolu'da), Ahmet Hilmi Turgut

Ses'in çıkardığı HALK SESİ  (1929, Sofya ) v.s. gazetelerde milli ruhu şahlandıran şiirleri

düzyazıları, araştırmaları ve çevirileriyle ismini tanıtmış, BULGARİSTAN TÜRK MUALLİMLER  MECMUASI’nın da aktif bir muharriri olmuştur.

 

(*) Osman Keskioğlu, Bulgaristan'da Türkler, Aralık, 1985, .Ankara, s. 19'3.

 

(**) Etem Ütük, arşiv yazıları

 

Bu milli yapılı ozan 1920-'1923 yıllarında komünistlik sevdasına da tutulmuş, Razgrat' Belediye Meclisi üyeliğine seçilmiş (*), 1921'de BKP' nin 3. Kongre'sinden sonra Sofyada toplanan Türk; komünist aydınlıkçı grupların 1. Konferans'ında Hüsnü Fuat, Besim Çakaloğlu

ve diğerleriyle beraber yönetim kadrosuna alınmış, ancak 1923 Eylül ayaklanmasından sonra eski milli yapısına dönmüştür.

Öğretmen, şair, yazar, dilci, araştırmacı, çevirmen ye hukukçu Muharrem Yumuk, Bulgaristan'da olduğu gibi, Türkiye'ye göçünden sonra da (1935) Bulgaristan Türklerinin gaspedilen haklarını savunma savaşımı vermiştir. Önce Çorlu'ya, devamla İstanbul'a yerleşerek Tekel Bakanlığı birimlerinde hukuk danışmanlığı yapmış, hastalık nedeniyle emeklilik hakkını elde edemeyince, maddi sıkıntılar çekmiştir. Ömrünün son yıllarını İstanbul, Galata, Necatibey Cadddesi, Hoca Tahsin Sokağı 2722 No'lu evde geçirmiştir. 1954 yılında Ankara'da neşrine başlanan ANAYURT' gazetesinin sürekli yazarlığını ve İstanbul temsilciliğini yapmıştır.

Muharrem Yumuk hece veznini ustaca kullanan, Deliorman Türkçe’sini temel tutarak öztürkçeye bağlı  kalan bir şairdir. Bulgaristan'da yazdığı şiirler gazete ve dergilerde unutulmaya terkedilmiş, USLU İLE  SÜSLÜ manzum büyük öyküsü 1931'de Filibe «Balkan» basımevinde yayımlanmıştır. Gazeteci ve şair Etem Ütük'ün de belirttiği gibi «Tam bir bilgin titizliği ve didinmesiyle durmadan çalışarak» arı bir dille ortaya koyduğu, Balkan Türklüğünün dil, tarih, toplum, halkbilim zenginliklerini yansıtan «Tuna Türklerinin Ozanından” adlı baş yapıtını, ne yazık ki bastıramamıştır.

 

(*) Drujni i edinni prez vekovete (Yüzyılarca Birlik ve Beraberlik) Parti Neşriyatevi, Sofya, 1966.

Muharrem Yumuk'un, şair, araştırmacı ve  hukukçu olarak savunuculuğunu yaptığı 2 milyon Bulgaristan Türk'ü ırkçı kültür, sanat ve hukuk kuralları uygulanarak, 1985 yılında silah gücüyle Bulgarlaştırılmış, maddi ve manevi hakları da barbarca gaspedillmiştir.

 

DELİORMAN

 

-Binbir renklerle süslü şu kenar

Eski yurdundur - kaldı dedenden,

Ondan işittiğim hem şu şarkıyı

İşittim bugün ben bir de senden.

 

Tagaylar elde, birçok Türkgenci,

korurka onu - nice yıl oldu

Başka budunlar, düşüp dilenci

Gelip kapıya, ona kul oldu ...

 

Fakat kimseyi· kul· tutmadı da,

Yer yurtlakdaş bir ortak sayıldı,

Bu yoldan başka yol tutmadı da,

Bütün acuna ünü yayıldı.' ..

 

Gönüller dolu yangın oldu da,

Yurtlak sevgisi yandı yıllarca,

Türk'ün  ünü bir angın oldu da

Budunlar onu andı yıllarca, ...

 

Biz bu illere geldiz birlikte

Bunu hep geçen  yılyüzler bilir

Çağlar geçtikçe durduz dirlikte

Bunu ırmaklar, denizler bilir.

 

Eskidir, eski Türk bu illerde

Bunu en eski· çağlara sorun,

Angın olmuştur ünü dillerde

Bunu şu yüce dağlara sorun ...

 

KOCABALKAN

 

Nice yüksek dağların var

N e derin alçakların var

Geçilmez ırmakların var

Yol ver bana, Kocabalkan!

 

Ödey etmek için yurda

Ant içtim. ben bu uğurda,

Gel, durdurma beni burda

Yol ver bana, Kocabalkan!

 

«Kocabalkan» der, anarız·

Bu sevginle hep yanarız,

Sana sayınçlar sunarız ...

Yol ver bana, Kocabalkan!

 

Sen yurtlakta en ulusun

Angınlarla dol-dolusun,

Sen yücelikler yolusun

Yol ver, bana, Kocabalkan!

 

Yol kesip te öne durma

Durup, .bana engel kurma,

Gel, gönlümü, benim kırma

Yol ver bana, Kocabalkan!

 

Gönül yarası sarılmaz

Onsuz dileğe varılmaz ...

Bundan' çok ta yalvarılmaz

Yol ver bana, Kocabalkan!

 

GERÇEK İRFAN NEREDE

 

Halka palavra yapan çok ama

Onun derdiyle YANANNEREDE?

Ma'betler dolu, tapan çok ama

Gerçek tanrıyı ANAN NEREDE?

 

Muhibban geldi-geldi, deriIdi

Gereken öğüt hemen verildi,

Dergah 'akıldı, cem'a girildi

Söyleyin fakat, CANAN NEREDE?

 

Sözde cehilden kaçıldı ama

Millete  irfan saçıldı ama

Namerde savaş açıldı ama ...

Burda gaziler MERDAN NEREDE?

 

Ben bu sahada hep akıl' yordum:

Kah bir düşündüm, kuruntu kurdum,

Kah mürşidime yalvarıp sordum

Acep  hazret- i YEZDAN NEREDE.

 

Halka mârif   lâzım. maarif

Varsa gerçekten bir büyük ârif

Gelsin de bize eylesin tarif

Göstersin gerçek İRFAN NEREDE'?

 

İZZET  DİNÇ

( 1890-1965 )

 

Bulgaristan'da ve Türkiye’de milli halk şiiri geleneğini sürdüren İzzet Dinç 1890 Kırcaali'ye bağlı Eğridere'nin (Ardino) Elmalı köyü (Yabılkovets) doğumludur. Eğridere  İlkokulu’ndan sonra Gümülcine rüştiyesini ve idadisini bitirmiş, 5 yıl medrese öğreniminden sonra uzun yıllar Rodop köylerinde öğretmenlik yapmıştır. Öğretmenliği döneminde Bulgaristan Türklerinin önde gelen gazetelerinde,  hususen Mehmet Lütfi Takanoğlu'nun önce Kırcaali'de (1929), devamla Filibe'de (1931) çıkardığı «Rodop» , Yahya Hayati'nin Eğridere'de (1929'dan sonra) çıkardığı «Birlik» gazetesinde, eğitici yönü ağır basan manzumeleri ve yazıları basılmıştır .. Genç kuşağa soyunun şanlı geçmişini anlatan  ozan şiirle yetinmemiş, Rodop köylerinde kurulan Turan cemiyetinde· de çalışmalarını sürdürmüştür.

İzzet Dinç, 1950'de anayurda göç etmiş, yaşının ilerlemiş olması nedeniyle kendisine öğretmenlik görevi verilmeyince, Kırklareli'nin Yoğuntaş bucağı köylerinde imamlık yaparak geçimini sağlamıştır. Türk kültürüne 30 yıldan fazla hizmeti dokunan halk ozanı Türkiye'de yazdıklarını Kırklareli'nin «Trakya'da Yeşilyurt”, Lüleburgaz'da «Özdilek» ve Ankara'da neşredilen «Anayurt» gazetelerinde yayımlamıştır. Kitap halinde yayımlayamadığı manzumelerde, Bulgaristan'ın doğa güzelliklerini, Bulgaristan Türklerinin burıık

yaşamını dile getirmiştir. Esaret altında varlığını sürdüren Bulgaristanlı soydaşları 1984-Aralık, 1985-0cak aylarında ırkçı komünist rejimin gadrine uğramışlardır. Savaşçı halk ozanı  1965 yılında vefat etmiştir.

 

BELKİ BİR GÜN GELİRİZ

 

Rodoplar'ın anası

Koca Dospot yaylası,

Trakya'nın garbında

Sanki bir dev aynası.

 

Yaz günü bu yaylada

Binbir koyun sürüsü,

Ölüm azdır .o yerde

Eksilmez hiç birisi.

 

Bulutları delerek

Yükselen O tepeler,

Şimşeklerle gülerek

Yağmurları serpeler.

 

Ah Rodoplar ne yaman

Yurdunuzdu bir zaman,

Şimdi yad ellerde o

Çağırırken el'aman.

 

Açarmış hep gülleri

Ötermiş bülbülleri,

Fakat matem şarkısı

Söylüyormuş dilleri.

 

Benliğinden ,eser yok

Davasını kesen yok,

Ye'se düşmüş ağlıyor

Şenliğinden eser yok.

 

104

 

Derdini biliriz

Öcünüzü alırız,

Güzel vatan ağlama

Belki bir gün geliriz.

 

NİĞBOLU

 

Rumeli'nden çıkarmak maksadiyle Türkleri

Onbinlerce haçlı yürümüştü ileri,

Tam karşına gelince ne ileri ne geri

Sen bu azgın düşmana mezar oldun Niğbolu!

 

Türk bu ünlü savaşta düşmanını ezmişti

Gazileri şehirde mağrur mağrur gezmişti,

Yıldırım'ın namını bütün dünya sezmişti

Sen bu ünlü zafere sahne oldun Niğbolu!

 

Yeniçeri erleri palaları çekince

Öne gelip. düşmanı ikiye bölüp geçince,

Bu heybetli hücumdan  kıral korkup kaçınca

Sen bu şanlı zafere önder oldun Niğbolu!

 

Hızlanmıştı Türkoğlu bu neşeli zaferle

Çok mukaddes bir arzu pek mühim bir emelle,

Macar sahralarını aşacaktı şerefle

Viyana burçlarına sen yol açtın Niğbolu!

 

Yıldırım'ın değerli kahramanı Erdoğan

Asıl oydu düşmanı o yerde kana boğan

On binlerce haçlıyı mağlûb  eden bu arslan

Nice yıllar koynunda yaşamıştı Niğbolu!

 

Şaşırmıştı düşmanlar bu saldırış ne yaman

Türk'e vergi bir hücum düşmana vermez aman

Bunun için biz ancak senin ile her zaman

Bütün millet, hepimiz, öğünürüz Niğbolu!

 

Anayurt, 1 Temmuz 1955

 

 

 

MEHMET BEHÇET PERİM

( 1896-1965 )

Mehmet Behçet, Bulgaristan Türklerinin kültür, sanat ve siyaset tarihinde silinmez izler bırakmıştır. Şair, 1896 yılında Nevrekop'un' (Şimdi Gotse Delçev) Satovça köyünde doğmuş, Edirne Sultanisi'nde Öğrenim görmüş fikir ve sanat adamıdır. Bulgaristan'da şair, yazar,' gazeteci ve toplumcu olarak Türklük dâvasına hizmet etmiş, aydınlık meşalesi bilinmiştir. Türk Öğretmenler Cemiyeti'yle beraber Turan teşkilâtının ,çalışmalarında, milli bilincin şahlanmasında Öncülük etmiştir. Bulgaristan'ın Sofya ve Rahova kentlerinde «Ahali» (1929-1922), Filibe'de «Kocabalkan» (1925), ..Sofya'da «Bulgaristan» (1926), Razgrat ve Plevne'de «Tuna Boyu» (1926-1927), yine Plevne'de "Mücadele» (1926) gazetelerini, Rahova'da "Altın Kalem» (1923) dergilerini çıkarmış, "Bulgaristan Türk Muallimleri Mecmuası» ile beraber devrin önde gelen gazete ve dergilerde muharrirliğini sürdürmüştür. Böylesine yoğun çalışmaların mükâfatı olarak tekrar tekrar tukevlerine sürülmüştür. Yaşamını garantiye bağlama ,amaciyle 1927 yılında Türkiye'ye göç etmiş, Bulgaristan Türklerini savunma. savaşını Türkiye'de sürdürmüştür.

Mehmet Behçet Perim'in çalışmaları ciltlerce kitap konusudur. Bulgaristan'da ve Türkiye'de, aşağıdaki eserleri yayınlamıştır: "Vatan Yollarında» - manzum piyes, «Bulgaristan Türkleri'nin Içtimaî Vaziyeti», «Adam Düştüğü Yerden Kalkar» - öyküler, «Meriç'ten Tuna'ya» - araştırmalar, «Görüşler ve Duyuşlar» - fıkralar, «Balkan Çiçekleri» - roman, «Göçmen Ahmet» - roman, «Eski Yapraklar» - anılar, öykü ve eleştirmeler, «Hatay» - incelemeler, «Sofya Hatıraları". - 2. fasikül, nesirler, öyküler, «Hayattan İlhamlar» - fıkralar, «Geçit Ver Kamçı» -şiirler ve destanlar.

 

Şiirleri, teknik açısından pürüzlü görülebilir, fakat şair için münderecat, hedefe götüren yol önemlidir; O'nun bütün şiirlerinde ve nesirlerinde milli, ruhun şahlandırılışı önemlidir. Kırklareli'nde çıkan «Yeşilyurt» gazetesinde (26 Ocak 1939) yayınlanan bir tanıtma yazısında şunları okuyoruz: « ... Kimi yazılar vardır ki, okurken  bırakabilirsiniz. Fakat Perim'in yazısını, elektrik akımına tutulmuş gibi bırakamazsınız». Evet, şair gerçekten de uzun ömürlü eserler yazmıştır.Yazdıklarının çoğu,. gazete ve dergi sayfalarında, kalmışlardır.

Şair 1965 yılında İzmir'de ölmüştür.

 

Alnındaki nedir?. Döğüş kanı mı?

Ko kan olsun; yüzkarası olmasın,

Hayat için yumrukların katı mı?

Sür git, gerilerde derdin kalmasın.

 

Kolundaki saate bak, işliyor ...

Bu gecemiz dünküsünden zorludur,

Hangi bela Türk gencini korkutur?

Bak milletin senden emek istiyor.

 

Ko düşmanlar sana hendek kazsınlar .

Her sokaktan bir kudurmuş kelp gibi,

Atılsınlar, yanağını yarsınlar .

Taşa tutsun, hırpalasınlar seni .

 

Unutma ki sen bir Türksün;kanında

Kızıl Boğa'nın, Oğuz'un ruhu var,

En zorlu gün, unutma ki ardında

Seni öz kul tanıyan bir Tanrın var,

 

O Tanrı'nın sesi diyor: «Türk oğlu

-Hak kuvveti kaynaşıyor kolunda

Geç kalma, çünkü yolun korkulu

Davran, durma, şu kavgalar yolunda!»

ALTIN KALEM, sayı I, 1923, Rahova

 

GEÇİT VER KAMÇI

Kenarında ölgün yatan Milletim

Uyanmağa muhtaç ... Budur zahmetim.

Bunun için çarpar göze mihnetim

Dertlerim çok, sorma,ah Deli Kamçı!

 

Ecdadımdan kalmış bahçeler, bağlar

Uyuklayan kardeş elinde ağlar ...

Elde varken, yokluk kalbimi dağlar

Buna yanar gönlüm, ey dertli Kamçı!

 

En büyük bir köyde bir tek mektep yok

Mektepsiz köylerde dinden eser yok;

Sarıklı çok, lakin dindar olan yok

Bilgisizlik yıkmış milleti, Kamçı. ..

 

El ileri doğru atarken ayak

Yan gelerek yatmış milletime bak,

Hayat kavgasında geri kalacak

Bunu düşünür de ağlarım, Kamçı ...

 

 

Her köy odasında kaldım bir gece

Milletin derdini soruştum; nice,

Umutlu devalar sundum gizlice

Allah'tan  şifalar dilerim, Kamçı: ..

 

Yola çıktım erken... Sabah olmadan

Bin dağ aştım hala bir yorulmadan,

Ulaşsın efkârım, akşam olmadan

Koşayım yolumda ... Geçit ver, KAMÇI!

 

 

TUNALILAR  MARŞI

 

Sevgili talebelerime ithaf ediyorum (*).

 

Biz Tunalı Türk oğluyuz

Azmimizde eroğluyuz,

Bilgi, soydaş, hak için hep

Ölümlere peymanlıyız ...

 

Gözlerimiz ilerdedir

Hırslarımız hünerdedir,

Hakkımızı Kor'mak için

Başlarımız siperdedir.

 

Alemdar'dan feyz almışız

Mithatpaşa'yı tanırız ...

Azmimizi ileriye

Dönmemek için salmışız.

 

Bilgi, kuvvet, çene, yürek

Bunlar bize silah gerek.

 

(*) Öğrencilerim için yazdığım bu manzume, bestelenmiş ve toplantılarda toplu olarak yıllarca söylenmiştir.

 

Gönlümdeki imanla elimdeki bu fener

Yaşadıkça, yandıkça, akınlarım sürecek,

Artık bütün dünyada düşmanlarım bilsinler:

Bu tılsımlı el Türk'ü yıldızlara sürecek! ...

1922

MUSTAFA KEMAL PAŞA’YA

 

«Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa, neşreylediği bir beyanname ile Türk ordusunu son yapılacak umumi taarruz için fedakârlığa' davet etmiştir."

 

Çektin o metin seyfini ey şanlı mücahit

Kurtarmak için yurdumu ezrail elinden,

Al bayrağa kurban oluvermek için, evet, sen

Öldün ve dirildin ... Buna Allah bile şahit.

 

Ey en kara düşmanlara diz çöktüren ,âfet

Ey en kara tarihi silen desti-i celâdet,

Ey yüce ahrâr, ey koca mahi-i felaket

Layık mı değil nasiyene nûr-u şerâfet!

 

Seyfin, yeni bir bâb-ı necat-ı ümmem  açtı .

Aleme bir bak, namını takdis ediyorlar,.

Azmindeki kudretine düşman bile şaştı

Ervâh-ı şehidân seni tebcil ediyorlar.

 

Âlemde salahın biricik âşıkısın sen,

Kurtarmak için yurdunu yaptın kara medfen

Öğrendi bu dünya YAŞAMAK DERSİNİ senden

Pür şan-ü şeref namına hürmet gene benden.

 

Amâline meftun şu vatan yavrusunun, bak

İman ile, ümmit ile mesrur gözü ıslak,

Son hamle-i siyrâneni bekler ... gene mutlak

Tarihe odur fer verecek bilmeli ancak.

 

Şemşir-i selâlinden emin ol gene dağlar

Hüsran ile korkar, gene hicran ile ağlar,

Çekmezsen eğer ruh-u garibânemiz ağlar

Ağlar sana billâh bu alem gene ağlar ...

 

Çek seyfini ey merd-.i gadanfer yürü haydi

Ervah~ı şehidân bile, peyrev sana şimdi.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Seyfini: Kılıcını. Dest-i celâdet: Yiğitlik eli. Ahrâr: Özgür kişi, Mahi-i felâket: Felaketleri yok eden. Nasiye: Alın. Nur-u şerafet: Soyluluk nuru. Bab-ı necat-ı ümmem: Halkın kurtuluş kapısı. Ervah-ı şehidan: Şelıitlerin ruhları. Salah: İyilik, barış, rahatlık. Medfen: Mezar. Pür şan-ü şeref: Şan ve şeref dolu. Mesrur: Meramına eren. Hamle-i şiyrane: Aslanca saldırı . .şemşir-i selalinden: Başları yaran kılıç. Merd-i gazanfer: Aslanca mert, yiğit, Peyrev: Ardı sıra giden.

 

LÜTFİ ERÇİN

( 1902-1970 )

Lütfi Erçin, Bulgaristan Türklerinin kültür ve sanat geleneklerini Türkiye'de de tanıtan değerli bir ozan, yazar, öğretmen, araştırmacı ve fikir adamıdır. 1902 Tırnova doğumludur, Ortaokul öğrenimini  Tırnova'da bitirmiş, Balkan Savaşı'nı takiben Türkiye'ye göçlerinden sonra İstanbul Davutpaşa Sultanisi'nde, devamla parasız yatılı olarak Yozgat, Ankara, Konya. sultanilerinde öğrenimini sürdürmüştür. Değerli şair, gazeteci ve araştırmacı Etem Ütük'ün arşivinden öğrendiklerimiz kadariyle, ünlü yazar, Atatürkçü Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun liseden okul arkadaşıdır. Lisede öğrenimi döneminde arkadaşları Salih, Kafkasyalı Tahsin, Cemal Gökçe (felsefe öğretmeni ve lise müdürlüğünden emekli), Salih Orhan Onar (TBMM Tutanak Müdürlüğü'nden emekli), Mehmet Doğanay (lise müdürü ve MEB ortaöğretim müdürlüğünden emekli), Memduh Payzın ile birlikte gönüllü olarak cepheye koşmuştur .. Lise öğrenimini savaştan sonra tamamlamıştır (*). Devamla, Yüksek Öğretmen Okulu Tabiiye bölümünden mezun. olmuştur. Çeşitli. liselerde öğretmenlik yapmış, Bakanlık müfettişliğine atanmış, fakat sonunda tekrar çok sevdiği öğretmenliğe dönerek, Kabataş Erkek Lisesi'nden emekli olmuştur. 10 Mart 1970'te İstanbul'da kalp sektesinden ölmüştür.

(*) Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Cumhuriyet, 30- Ağustos: 1987.

 

Beylerbeyi Küplüce mezarlığında toprağa verilmiştir. Bu büyük değer, tüm yazılarında, şiirlerinde Bulgaristan Türklerinin maddi ve manevi varlığını savunmuştur. Ancak, Bulgaristan Türkleriyle beraber Tırnova'da kalan akrabaları da 1985 yılı Ocak ayında silah gücüyle Bulgarlaştırılmışlardır.

Lütfi Erçin, genelde çocuk şiirleri yazmıştır. Hece veznini ustaca kullanmıştır. Ürünlerinin ekseriyetini didaktik ve pastoral şiirler oluşturur.

 

Yapıtları: Jeoloji (Lise 3, 1947), '.Teoloji (Lise 4, 1952-1953), Biyoloji (Teoriler ve Araştırmalar, 1939), Anatomi 've Bitkisel Fizyoloji (Antoine Pizon'dan çeviri, basılmamıştır), Serhat Türkülerinden Duyuşlar (1961), Rumeli Fetih ve Dervişleri (basılmamıştır), Gezi Notları (basılmamıştır), Çocuk Şiirleri (İstanbul 1969).

 

GÜZEL  TUNA

 

Güzel Tuna, mavi Tuna

Gözleri hep nemli Tuna,

Bizden uzak yaşamanın

Hicraniyle yaslı Tuna ...

 

«Uzun kavak yeşillendi

Derelim· yine tazelendi» (*)

Bu türkünü hem dinledim

Hasretinle ben inledim.

 

Mevsimlerin en güzeli

Şimdi bahar. sardı· seni,

Bülbüllerin şakıdıkça

Ruhum arar, sorar seni.

 

Nazlı, güzel,şirin Tuna.

Dört mevsimi renkli Tuna,

Ayrılığın acısiyle

Talihine küsen' Tuna.

 

Tam beş asır biz seninle

Kaderinle, gür sesinle,

Neşe içtik sularından

Güzel Tuna boylarından.

 

Hicran dolu duygularla

Çağıldayan o sularla,

Sen ayrıldın bizden Tuna

Attın bizi tuntan tuna!

 

Çocuk Şiirleri, 1969

 

KARADENİZ

 

Dalgaların kabardıkça

Sen dünyada anıldıkça,

Hür yurduma katıldıkça

Sen bizimsin Karadeniz

Avunuruz seninle biz ...

 

Akın akın dalgan gelir

Akkerman' dan haber verir,

Düşman senden çok irkilir

Tarih kokan Karadeniz

Dalganda var Tuna'dan iz.

 

Bir ucunda· Doğu ili

Diğerinde Tuna yeli,

Eser durur deli deli

Uğultuyla enginlerden

Sesin gelir derinlerden.

Çocuk şiirleri, 1969

 

 

HASAN  BASRİ  ÖZTÜRK

 

Hasan Basri Bulgaristan Türkleri şiirinin ilginç bir halk temsilcisidir. 1905 Eskicuma doğumludur. Öğrenimini Eskicuma'da tamamlamış ve öğretmenliğe atanınca, ikinci okulu, güçlü Turan Teşkilatı'nın zengin kütüphanesi olmuştur. Milli benliğinin olgunlaşmasında, şiir dünyasına atılmasında, Turan ve Türk Muallimler Teşkilatlarının önde gelen yöneticileriyle -kurduğu ilişkiler en önemli etkenlerden sayılır. Şair, -5-6 yıl öğretmenlikten sonra ticarete atılmışsa da, şiirden uzaklaşmamış, siyasal çalışmalariyle de halk iradesinin tercümanlığını yapmıştır. Eskicuma'da Milli Kültür ve Hayır Derneklerinin kuruluşunda ve faaliyetlerinde öncülük etmiş, Bulgaristan Türkleri basınının «Lale Devrini» yaşadığı 1920-1934 yıllarında şiirleri ve yazılariyle Türk halkının haklarını savunmuştur. Bu yıllarda köy köy, şehir şehir dolaşan şair, Osman Nuri Peremeci, Süleyman Sırrı, Mehmet Celil Kalgay, Mehmet Behçet Perim, Arif Necip, Mustafa Şerif Alyanak gibi kültür ve sanat öncüleriyle, Türklük mücadelesinin liderleriyle ilişkilerini güçlendirmiş ve onların takdirini kazanmıştır. Şiirleri «Kocabalkan», «Rehber», «Dostluk» gibi gazetelerde basılmıştır.

Şair, 1951 yılında, uzun yıllar özlemini çektiği Türkiye'ye göç etmiştir. Halen Balıkesir'de oturmaktadır. Bulgaristan'da ve Türkiye'de geçirdiği yılların silinmez izlenimlerini, baskıya hazır 7 eserinde toplamıştır.

Bunlardan, gençliğini, öğretmenliğini, gazeteciliğini,  şairliğini, Bulgaristan'da yaptığı gezileri ve araştırmalarını içeren, düzyazı ve şiirlerden oluşan «Bulgaristan'da 46 Yıl», «Türk Doğdum, Türk Yaşarım», «Hayalimden Silinmez», «Bir Yiğit Bir Vatan Kurtarır» gerçekten de değerli bir eserdir. Bu eserlerin her satırı ,Bulgaristan Türkleri tarihinden canlı birer sestir. Bunların yayınlanmasiyle de büyük bir boşluk doldurulacak, Bulgaristan Türkleri tarihinin karanlık kalan sayfaları aydınlığa kavuşacak, kültür hazinemiz değer kazanacaktır.

 

İLERİ

 

Cehaleti yok etmek sana müyesser ancak

Kirlenmesin, gayret et elindeki o sancak

Yılma yoldan, arkana bakma. yürü, ileri. ..

Kurtulacak seninle vatanın öksüzleri.

 

Ah ve  eninler saçan o dehşetli cehalet

Bulmamalı katiyen hiçbir zamanda kuvvet,

Yılma dağdan, güvenle koş daima ileri ...

İnletme, kurtar artık mağdur olan bizleri!

 

Şirretleri tepele, zulmete verme meydan

Mefkûreci olanlar dönmezler hak yolundan

Gece  gündüz bakmayıp hep ileri, ileri ...

Söyletme, sustur artık o riyakar dilleri!

 

KOCABALKAN Gazetesi 17 Haziran 1925, sayı: 2

 

YÜKSELT SESİNİ

“Aziz Türk Oğluna”

 

O aldırmazlığın, sanma Türk oğlu

Irkına fevz saçıp necat hazırlar?

«Zaman» denilen şey afetle dolu

Zayıfları her an ezip hırpalar ...

 

 

Yaşamak istersen, yüksek alınla

 

El . ele vererek sağlam, ciddi ol! ..

Felah bulmak için, tam maksadınla

Çalışarak ara aydınlık bir yol!

 

Reha'ya hasredip öz dimağın

Durmayarak yürü sert adımlarla! ..

Dalgalandırarak Hak bayrağını

Korkmadan döğüş yıldırımlarla!..

 

Haklarını canın gibi benimse ...

O NUR'lardır zira: yaşatan seni. ..

Olmasa da yoldaş, gayende kimse

Sen yine haykırıp yükselt sesini!

 

HAK sesi her şeyden kavi, keskindir

Onun yaptığını tanklar yapamaz ...

Zulümle mücadele: Hayat içindir

Gadre susan millet refah bulamaz!

 

Verme haksızlığa bununçin meydan

«Haklarım» diyerek atıl ileri!..

Zaferli ümitler taşıp ruhundan,

Birer birer yıkıp, aş engelleri!..

 

REHBER Gazetesi

10 Mart 1928, sayı: 8

 

BEN   KİMİM ?

 

Ben, dertli' bir gencim, amâlim kırık

Yolum uçurumdur, atim karanlık ...

Gönlümdeki neşe, titrek hıçkırık,

Irkımın sevgisi ile yaşarım ...

 

Görürsem O'nu şen, mesut, bahtiyar

İçim nihayetsiz sevinçle dolar,

Varlığiyle ruhum mefahir duyar

Kabıma sığamaz, akar taşarım ...

 

Mahzûnsa Milletim, gamlıyım ben de

Sızlatıcı bir ok vardır kalbimde,.

Acısiyle tufan kesilirim de

Hiç bir engel bakmaz, çağlar, coşarım

 

Bütün aşkım, zevkim, hislerim yalnız

Hayatım sayılan MİLLET adlı kız:

Olmasın mazlum ve boş yere HAKSIZ

Bu uğurda yılmaz, dağlar aşarım.

 

Ey takdirkarlarım, muhaliflerim

İşte öğreniniz, âciz  ben kim’im

Hak düşmanlarına derindir kin'im

Menfaatçıları haşlar, taşlarım! ...

 

DOSTLUK Gazetesi

14 Haziran,1928; sayı. 109

 

ZEKİ  TUNABOYLU

( 1906-1952 )

Zengin   Rumeli türkülerinden esinlenerek  kalbini çocuk  dünyasına açan, evrensel duygularla konularını kahramanlık  tarihimizden  alarak şiirleştiren· Zelıi Tunaboylu kısa ömründe en olgun ürünleriyle aramızda kaldı. Bu özgün şairimiz, soyadından da anlaşıldığı gibi, 1906 Suhindol doğumludur  Bu Türklü kent, Lofça ile .Pavlikeni arasında bulunur. Bulgaristan'da iyi bir öğrenim görmüş, devamla Türkiye'ye göçlerinden sonra Edirne Öğretmen Okulu'nu bitirmiş ve çeşitli yerlerde öğretmenlik yapmıştır. Bulgaristan'da Türklere karşı yapılan işkenceleri ustaca şiirleştiren şair Bulgarca ile beraber Fransızca’ya  da vakıf olmuş, Fransız ve dünya edebiyatından bol bol faydalanmıştır .. Şiirlerinin ekseriyetini çocuk şiirleri oluştursa da, bıraktıkları büyükler için de ilham vericidir.

Yazdıklarının bir  kısmını «Bizim Türkümüz» (1943) ve «Atila'nın Kitabı» (1949) şiir

Kitaplarında  toplamıştır. En verimli bir yaratıcılık dönemine girdiği, şiirimize, Türklüğe özgü iyimserliği ve kahramanlığı. mal ettiği bir anda, 1952'de, geçirdiği bir trafik kazası sonucu Zonguldak'ta ölmüştür. Özgün  şairimizin, sağlığında özlemini çektiği Bulgaristan'da kalan yakınları 1985 yılı Ocak ayında silah gücüyle Bulgarlaştırılmış, yaşamları cehennem edilmiştir .. Ömür vefa etseydi, hiç kuşkusuz, bu çağdışı barbarlığın dramını yazanlardan birisi de Zeki Tunaboylu olacaktı. Fakat ölümünden sonra ardında kalanlar da Bulgaristan Türkleri için canlı birer anıttır.

 

MOHAÇ

 

Bizdik o hücumun bütün aşkıyla kanatlı

Bizdik o sabah. ilk' atılan safta yüz atlı

 

YAHYA KEMAL BEYATLI

 

Yıne ocak başında toplanmıştık o gece

Amcamız söylemişti size birçok bilmece

 

Kar fırtınası ile sarsılırken pencere,

Amcam bağdaş kurarak, kahvesiyle, mindere:

 

-         Çocuklar, dedi, sopa erdi artık bilmeceler.

-         Fakat, sona. erer mi bu upuzun geceler?

 

Şu ocağa atın· da daha birkaç tane dal,

Size anlatayım bir eski ve gerçek masal

 

İnce, titnik gölgeler oynuyorken duvarda,

Amcam söze başladı: - Güzel bir ilkbaharda,

 

Büyük bir ordu, hoşçakal,deyip İstanbul'a;

Savaş için çıkmıştı, gayet uzun bir yola.

 

Macar ovası nerde, Atlas dağları nerde?

sözü geçiyor karada, denizlerde

 

Bugünkü yurdun sekiz misli geniş topraklar

Üstünde yükseliyor ay-yıldızlı bayraklar.

 

Bir Türk gibi kuvvetli sözü mesel her yerde.

'Türk'ün tunç bileğini bükecek kuvvet nerde?

 

Çıkmıştı yola böyle bir devletin ordusu.

Bu ordudaki düzen anlatılmaz doğrusu:

 

Yağmur ve. sis altında yol alındı günlerce;

Zarar görmedi hiçbir. tarla, hiçbir bahçe.

 

Yabancının malına olmadı el uzatan.

İnsan doğru olursa yükselir elbet vatan.

 

1526 Ağustos 28.

Tuna kıyısındayız, Mohaç önlerindeyiz.

 

O zamanda pek büyük, yüz bin kişilik ordu;

Mohaç sahralarında çadırlarını kurdu. /

 

Bir yanda akıyordu masmavi, güzel Tuna;

Söğütler eğilmişti suların aynasına

 

Macar ovalarında sürülüyordu harman,

Üzüm kokusu. vardı, rüzgar estiği zaman.

 

Sığınarak yamacın yemyeşil . kuytusuna,

Mohaç kasabacığı dalmış yaz uykusuna.

 

Yarın cenk türküsüyle çınlayınca şu meydan,

Uyanacaktı elbet bu tatlı uykusundan.

 

Yarın top ses~eriyle inleyecekti dağ, taş;

Yarın yapılacaktı büyük ve kanlı savaş.

 

Bir son verilecekti Türklerin akınına.

Yahut,. Macar, kılıcı girecekti kınına.

 

Sırp yurdu katılacak Macar'ların iline

Yahut, Macar ülkesi geçecek. Türk eline

 

İki ordu önemli tutuyordu bu işi.

Ertesi gün doğarken. sabah güneşi.

 

Harbe hazırlanmıştı binlerce yeniçeri.

Bir yanda da ordunun ileri gelenleri

 

Konuşuyorlardı bu savaşın planını.

Toz bulu,tu içinde bırakıp dört yanını.:

 

Dört nal bir atlı çıktı ortaya dolu dizgin;

Haykırdı: - Bre Bosna Bey! Nerelerdesin?

 

Çene yarıştırmayı, konuşmayı bırakın;

Bunun sırası değil, Macarlar etti akın.

 

Bu, tolgası başında, kırçıl bir ihtiyardı;

Terkisinde kepenek, . sırtında .cebe vardı:.

 

Bu yiğitin adına, Ali Koca, derlerdi; .

Sınır boyunda, ünü cihanı ,tutmuş erdi.

 

Çıkılmıştı çadırdan, bu sözün üzerine;

Kanuni bir göz attı dalgalı cenk yerine:

 

Ordu andırıyordu parıltılı denizi,'

Alaylar ve tümenler olmuştu dizi dizi.

 

Görseydi kıskanırdı bu orduyu denizler,

Şahlanan atlarda bir heykeldi tunç benizler:::.

 

Bu denizin üstünde yükseliyor sancaklar.

Altın başaklı,. engin bir tarlaydı mızraklar;

 

Fırtınadan önceki sessizlik var erlerde.

Az sonra kasırgalar kopacak bu yerlerde.

 

Bu görünüş düşmana korku, dosta gururdu;

Genç Baş Komutan birkaç saniye sessiz durdu

 

Ağır ağır kaldırdı ellerini göklere;

«Ulu Tanrım, zafer ve kuvvet ver Türklere.»·

 

Ayın duyguyla çarpıp yüz bin kişinin kalbi,

«Bir dağ çökmesi,bir çığ yuvarlanması gibi.»·

 

Birdenbire, binlerce yüz kapandı toprağa;

Ve bir vücutmuş gibi kalkıverdi ayağa.

 

Amcam sustu. Bir iki dakika. sessiz kaldı;,

Küllenen korlara dolgun gözlerle. daldı ..

 

Yüreğimiz merakla çarparak, biz üç çocuk

Amcamızın yanına biraz daha sokulduk.

 

0, . devam etti: - Şöyle düzen almıştı ordu:

Rumeli Beylerbeyi sağ yanda duruyordu.

 

Anadolu Beylerbeyi solda yol aldı;

Baş Komutan Kanuni ise ortada kaldı.

 

Ordumuz açılmıştı çelik yelpaze gibi,

Zafer,diye, çarpıyor her bir yiğitin kalbi..

 

Baştan ayağa zırhlı Macar süvarileri,

En coşkun seller gibi atıldılar ileri.

 

'Ordumuz, bir su bendi gibi yarıldı hemen;

Burdan geçti atlılar, yayalar tümen tümen.

 

Arkadan Bali Bey'in akıncıları çıktı,

Açılan gedik şimdi yeniden kapanıktı.

 

Düşmanı çevirmişti çelikten sağlam çember

- İşte, buna da 28 Ağustos, derler-

 

,çarpışıyordu aynı kan ve soydan insanlar,

Yalın kılıçlara ses veriyordu kalkanlar.

 

Kişneyip şahlanıyor iri, yağız kısraklar,

Başlar üstünde şimşek yaratıyor mızraklar.

 

Oynuyor, keçelere pala çalan bilekler.

Türk gücü, derler buna, elbet eğilecekler.

 

Doluya benzer oklar yağıyor sağdan, soldan.

Yılmayan akıncılar saldırıyor dört koldan.

 

Daralıyordu ateş çemberi yavaş yavaş.

Tam bir sürek avına benziyordu bu savaş.

 

Düşmana, kaçmak için, ancak tek yol bıraktık;

Bu yolun solunda da vardı gE3niş bataklık.

 

Aymış bulunuyordu sarhoş Macar kralı,

Kime emir vermeli, kime söz anlatmalı?

 

Vahşi hayvanlar gibi kaçıyordu ordusu;

Önlerinde bataklık, arkada Türk korkusu.

 

Akşam, ufka inerken sıcak bir yaz güneşi,

Meydanda kalmamıştı Macarlardan tek kişi.

 

Ere şölen verildi; sazlar çaldı ozanlar;

Büyük şenlik yapıldı; yazıldı çok destanlar.

 

Ocakta erimiş ve kül olmuştu son kütük.

Fırtına da dinmişti. Ay vurmuştu odaya.

 

Pencerelerde karlar parlak ve beyaz köpük.

Amcam, dedi, uzanıp önünde duran çaya:

 

.:..- Bilin Mohaç'ı, 30 Ağustos'un eşidir,

Tarih yapraklarında bir zafer güneşidir.

 

ÇOCUK Dergisi 23 Mayıs 1942

 

 

MEHMET  FİKRİ

( 1908-1941 )

Kısa ve coşkulu hayatını büsbütün şiire adayan  M. Fikri 1908 Osmanpazarı , Omurtag) doğumludur. Orta öğrenimini bitirince,Yeşilova, Duraklar ve Şaafeller köylerinde öğretmenlik yapmış, bu dönemde iki defa Türkiye'ye öğrenim görmeye gitmişse de, ilkinde okula gecikmesi, ikincisinde,sınavlarda parlak başarı göstermiş olmasına karşın hastalık nedeniyle geri dönmek zorunda kalmıştır. Gerlova aydınlarından Yusuf Ziya, Basri Makaklı ve diğerlerinin teşvikiyl1928/1929  öğretim yılında Şumnu'daki meşhur «Nüvvab» okuluna yazılmak zorunda kalmıştır. Bir yılda iki sınıf sınavlarına katılmış, parlak zekâ  ve kabiliyetiyle okulu birincilikle bitirmiş, devamla, öğrenimini «Nüvvab»ın Ali kısmında sürdürmüştür.

Neden  sonra Güney Bulgaristan Türklerinin kültür merkezi bilinen Filibe (Plovdiv) ve Berkoviça'da birkaç yıl vaizlik yapmıştır. Filibe'de Müslümanlığı ve  Fikriye  ismini kabul eden bir:papaz kıziyle evlenmiştir. Şair, 1941 yılında Bulgarlar tarafından öldürülmüştür. Ölümünden sonra  eşi ve Saliha adındaki kızına Şumnu müftülüğünce sahip çıkılmıştır.

Şairin kabri Sofya mezarlığındadır.

Yaratıcılığa ortaokul öğrenciliği sırasında başlayan M. Fikri, önce Şumnu'da çıkan «İntibah» gazetesinde, devamla «Rehber», «Açık Söz» ve diğer gazete- ve dergilerde, Bulgaristan Türklerinin sorunlarını dile getiren milli ruhta yazıları ve şiirleriyle ün yapmıştır. 1937'de Başmüftülüğün organı olan  «Medeniyet» gazetesinde Başmuharrirliğe atanmıştır. 19.7. 1939'da «Maarifimizin Son Nefes Alametleri» yazısında Türk okullarındaki bozuk eğitim sistemini eleştirmesi nedeniyle yazı yazması yasaklanmışsa da, imzasız ve müstear adlarla yazmaya devam etmiş, milli davanın savunuculuğunu yapmıştır. Şiirlerinin bir kısmı eşi Fikriye Hanım tarafından 1947 yılında Şumnu''da kitap halinde yayınlanmıştır. Şair, diğer. şiirlerini «3. His Çiçeklerim» ve «Armağanım» adları altında bir büyük defterde toplamışsa da, bu· şiirler sıkı sansür nedeniyle yayınlanamamış ve zamanla defter de kaybolmuştur. 1985'te merhum şairin eşinin ve kızının da isimleri zorla değiştirilmiş, mezar. taşları tahrip edilmiştir. Fakat milli şairi ölümsüz yapan özlü şiirleri ve davaya sadakatidir:

 

GÖRMESEYDİM

 

Kör olarak gelse idim cihana

Üzülmezdi belki ruhum bu kadar

Kapansaydım keşke· dar bir zindana

Olmasaydı kalbim böyle rahnedar!

 

Görmeseydim keşke kahpe  dünyayı

Ne olurdu Yarab a'ma olsaydım ...

Çekmektense bunca kahpe yarayı

Ne olurdu çiçek iken solsaydım ...

 

İnsanlığı böyle. sefil gördükçe

Gözlerimden sanki beynim akıyor,

Her adımda birer sefil gördükçe

Kalbimi bir ateş, alev yakıyor ...

 

131

 

Gözlerimden nefret ettim, kör olsun!

Görmeyeyim artık bir şey dünyada!

İster ise körlük bundan zor olsun

Geçsin ömrüm bundan böyle hülyada!

 

Korkma yürü, ümidisin milletin

Her manii yıkar, ezer himmetin.

Tuttuğun yol terakkinin yoludur

Kalbin, fikrin emel ile  doludur

 

Senin azmin yükseltecek milleti

Mahvedecek cehaleti, zilleti ...

Yeter artık bu mazallet, cehalet

Senden artık uzak olsun atalet!

 

Yeter artık bu hakaret, rezalet

Yeter yahu, sende yok mu hacalet!

Yok mu sende kardeş, insan duygusu

Yeter zillet, yeter gaflet uykusu!

 

Uyan, uyan ... Bu girdaptan uzaklaş!

İlerleyen milletlere koş, yaklaş!..

Her milletin gençlerdendir rehberi

Sen de durma, haydi atıl ileri!..

 

KAVAL

 

Sönerken günün son şuaları

Akşamın yası sardı dağları ...

Yetmezmiş gibi kasveti güzün

Çöktü kırlara derin bir hüzün

 

Ağlayan sükût içinde çoban

Vecde gelerek ruhunu saran.

 

Kara günleri mahzun ve gamlı

Alıp üfledi dertli kavalı ...

İnliyor kaval tıpkı BEN gibi

Kim bilir belki onun da kalbi

 

Ne kadar ·mahzun, ne kadar .kırık?

Kahkaha değil, bu hıçkırık..

 

Ağlıyor kaval, inliyor yayla

Nedir  Yarab bu hazin vaveylâ?

 

İnliyor kaval, dertli mi yoksa,

Nedir bu keder, neden bu gussa?

 

Elemin nedir, ey kaval söyle ...

Hicran mı seni inleten öyle?

 

Dalgalanıyor sesinde melal

Anlıyorum: Sen benimle hemhal! ..

 

Hasta şiirimin hazin nağmesi

Gibi ağlayan o yanık sesi.

 

Hicran veren mi ey kaval sana?

Saklama, söyle derdini bana ...

 

Hicranzedeyim, anlat, dinlerim

Senle beraber ben de inlerim ...

 

Söyle ey kaval, ey vatan-ı cüda,

Sevgilin nerede, yurdun hangi dağ?

20 Kasım 1939

 

BEDBAHT  GÖNÜL

 

Güneş doğar, kainata  nur saçar

Fakat gönlüm karanlıkta hep ağlar,

Ah şu takdir etti beni pek naçar

Emeller sönerken kalbim kan ağlar

 

Beklediğim güneş henüz doğmadan

Ben gelmişim zehir saçan zindana,

Seyf-i irfan hasmı cehli koğmadan

Atılmışım şu mihnetli meydana ...

 

İstediğim cennet hitam bulmadan

Arsız gönlüm neden ta'cil ettin sen?

Nar-ı cehim sönüp zâil olmadan

Neden zulmet sinesinde bittin sen

 

 

Bilmez miydin bu gecenin sabahı

Gelip mutlak karanlığı koğacak?

Kâfi değil bedbaht gönlün bu ahı

Ben batarken güneşlerim doğacak…

 

 

FİKRİ  CAHİT  YALÇINER

 

1925'lerden sonra Bulgaristan Türkleri şiirinin önde gelen ve milli mücadelenin bilinçli temsilcilerinden sayılan Fikri Cahit Yalçıner günümüze kadar değerlendirme konusu olmamıştır. Şair, Türklü Varna. ilinin Pravadı kazasına bağlı Kuştepe (Royak) doğumludur (]908). Asil bir aileye mensuptur. Rüştiye'den. sonra Yama'da, Türk öğretmenleri için açılan özer Pedagoji kursunu bitirmiştir. Devamla Peştere'de,  köyünde, Pravadı, Yenipazar Türk okullarında öğretmenlik yapmış, soydaşlarının dertlerini basında şiir ve düz yazılariyle dile getirmiştir. 1925'lerden 1934'lere kadar mefkureci Mehmet Celil'in «Rehber» (1928-1934,. SofyaJ, «Yenigün» 1934, Sofya ), «Doğruyol» 1935-1939, Sofya , Atatürk'çü Bekir Sıtkı'nın «Deliorman»' 1929-1934, Sofya , Arif Necip Kaskatı ve Ömer Nallbantoğlu'nun «Turan» 1928-1934, Vidin,  ılımlı Tahir Nuri ve Ali Kemal'in «Dostluk» 1923-1934, Filibe, yine Arif Necip'in «Karadeniz» 1932-1934, Razgrat  ve diğer önde gelen gazete ve dergilerde yayımladığı şiirlerinde ve yazılarında Atatürk ilkelerinin savunuculuğunu yapmıştır.

1935’te , takibata uğrayan şair Türkiye'ye göç etmek zorunda kalmış, Babaeski maliyesinde devlet hizmetine girmiş 1936,  devamla Kaymakamlık Yazı İşleri Müdürlüğü'ne atanmıştır. Bununla yetinmeyerek, Babaeski Halkevi  Başkanlığı yapmış, Bulgaristan.

Türkleri  basınının önde gelen liderlerinden M. Necmettin Deliorman'ın çıkardığı «Trakya Postası» gazetesine olgun yazılar ve şiirler yazmıştır. Birkaç yıl serbest çalışmalarından sonra Bursa Çalışma Müdürlüğü'nde görev yapmıştır. 30 yıllık hizmetten sonra emekliye ayrılmış olup, yeşil Bursa'da yaşamını sürdürmektedir.

Fıkri Yalçıner'in şiirleri düşündürücü ve öğreticidir. Bulgaristan'da başlattığı bu geleneği Türkiye'de de sürdürmüştür. Beş çeviri yapıtiyle iki ciltlik şiirlerini, «Genç Kuşaklara» adlı uzun öyküsünü yayımlama olanağı bulamamıştır. Bulgaristan'da olduğu gibi. Türkiye'de de öztürkçenin savunuculuğunu yapmıştır. Günümüzde, bu büyük değerin Bulgaristan'da kalan akrabaları,  köydeşleri, öğrencileri silah gücüyle Bulgarlaştırılmıştır.

 

UTANCI GEREKSİZ YAŞAMIN

 

Sevik kardeşim Etem Ütük'e sevgilerimle ...

 

Değersiz yaşam uğruna

Geçer belirsiz zaman

Adam olur olmaz

Düşeriz

 

Apansız çarkına feleğin

Önce babalar didiniriz bir hayli

Sonra alışırız yavaş yavaş

sıyrılırız korkudan

 

Ilık deriz bu geliş

Herşey güzel çırılçıplak

Büyük işlere gireriz dümende

Düşer

Yuvarlanırız çukurlara  güçsüz

Kalkalım derkim

Uzanırız yeniden savaşlarda yenik

 

Yaşamın öylesine tatlı

Öylesine acı yanları var ki sormayın Kimi kez bulanık

Kimi kez duruk sularda balık Avlamak ne güzel

Sabahtan akşama dek uğraş didin

Gecelerde başlayan düşlerimiz gündüzlerden bitik

Çocuksu

Acılarımız dünden bugünlere

Buruksu yanıkara örselenmiş bağrımız

Bir ışık ararız boşluğunda zifiri karanlığın

Yollarımız tekin

 

Ansırım

Özlemi taşırken kara trenin düdük çaldığını

Kayaklardan gelen sevecen kuğu seslerini

Tarlalarda ekin biçen elleri nasırlı köylü kızlarını

Dağların yasını

Sürülerin yaylalarda bölük bölük oluşunu

Kebesine sarılmış çobanın

Kavalından yükselen yanık sesini

Kayalıklara çarpan yankıların eteklerde sustuğunu

Görünüm

Tadım verir

İşler  ruhuna insanın

Direnir döker alın terini sımsıcak ,

Savaşır yaşamınca dirik

 

İnanasım gelmez

Şu doğa denen şey de ne garip

Ağlatır güldürmez

Güldürür sonra döner yine ağlatır

Biliriz

Ama severiz usanmadan canımız

Bezenmiş önümüzde sonsuzlara dek bütün evren

Samanyolları’nda dolaşan periler benzeri

Yaşam çeker bizi tümen tümen savaşlara

İmgelerimiz sevi'ler dünyasında uçkun

 

Coşkular

Gürler içimizden dalga dalga kopuk

Kumar oynarız alınyazısında gözüpek

 

Gülmesek de ne çıkar

Doyumsuz böylesine yaşam

Bir lokma

Biraz azık uzatır yolu

Çile çeker

Dayanır sonuna dek insanoğlu

Tükenmez kavgalarında yaşantıların

Güçlenir yumruğu yedikçe felekten

Aldanır

Erir gerçeğinde varoluşun

 

Biter sonunda

Utancı gereksiz savaşın

Dönüşür kara toprağa

Bir makberde sonsuz

Yeşeren

Bir tutam çimen olur yazık .. ,

 

OĞUZ  PELTEK

(1910-1956 )

 

Bulgaristan Türklerinin kültür, sanat, eğitim ve siyaset sahnesinin değerli aydınlarından birisi de Oğuz Peltek (Mustafa Halim Oğuz Peltek'tir. 1910 yılında Kırcali'nin Yaşlıköy' ünde (Jenda) doğmuş olup köklü bir aileye mensuptur. Kırcali'de Rüştiye öğrenimini tamamladıktan sonra Bulgar lisesinde öğrenimini sürdürmüş, ancak lise  öğrenimini· İstanbul’da, Kabataş'ta tamamlamıştır. Devamla, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin Felsefe bölümünden mezun olmuştur.

Yaşamının en verimli yıllarını Bulgaristan'da geçiren Oğuz Peltek, Kırcali'de Turan cemiyetinin Başkanlığını yapmış, son kongrelerine aktif bir· şekilde katılmıştır. 1927'de Kırcali’de,  1928'de Kızanlık'ta Yahya Hayati ve Ahmet Gültekin Arda'nın çıkardığı «Yeni Başlangıç»,  1928-1931'de Kırcali'de, 1932'den sonra Vidin'de Ahmet Gültekin Arda ve Mustafa  Terziköylü'nün çıkardığı «Turan» ve «Yeni Yol », 1931'de Halim Özdemir'in Vidin'de çıkardığı «İstikbal>~ gazetelerinin, 1932'de Sofya'da Ahmet Hilmi Turgut Ses'in çıkardığı «Çocuk Sevinci»dergisinin muharrirliğini yapmış, 1930-1932'lerdeKırcali'de Ahrrıe Gültekin Arda,  Ahmet Re'fet Rodoplu ve Mustafa Terziköylü ile beraber «Özdilek» gazetesinin kurucusu olmuştur.

Türkiye'ye ·göçünden  sonra  1935’te Lüleburgaz'da «Özdilek», 1947'den sonra da Babaeski'de «Trakya Postası» gazetelerinin kurucusu ve başmuharriri sıfatiyle çalışmalarını sürdürmüştür. Oğuz Peltek, 1954 yılında

 

142

 

Ankara'da neşrine başlanan ve Balkanlı göçmenlerin yayın organı olan «ANAYURT" gazetesinin de kuruculuğunu yapmış, ölümüne. dek (1956) neşrini sağlamıştır. Ankara'da Milli Eğitim Bakanlığı'nın Tercüme Bürosu'nda çalıştığı yıllarda Cöndorcet, Puşkin, Tolstoy, Turgenev, Çehov gibi dünya klasiklerinin belli-başlı yapıtlarını Türkçe’ye tercüme etmiştir. Bulgaristan'da ve Türkiye'de adaletin savunuculuğunu yapmış, birçok hayır kurumlarında çalışmış, Balkanlı göçmenlerin lideri sıfatiyle mücadelesini sürdürmüştür.

Şiire öğrenciliği yıllarında başlayan Oğuz Peltek, Atatürk ilkelerine sadakatle milli benliği ve bütünlüğü terennüm etmiştir. Bulgaristan'da kalan akrabaları, köydeşleri ve meslektaşları ırkçı komünist rejimin gadrine uğramıştır . Bu haksızlıklara karşı savaş veren değerli mücahit şair, ne yazık ki, şiirlerini kitap halinde yayımlayamadan 25 Aralık 1956'da göçüp gitmiştir.

DEĞİL  Mİ  ANNE?

 

Anne, çok seviyorsun da

Üşümiyeyim diye· geceleri

Örtüyorsun üstümü

Değil mi, anne?

 

Ninni söylüyorsun.yorsun bana

Çabuk uyuyayım da

Çabuk büyüyeyim diye

Değil mi, anne?

 

Babamda çok seviyor beni

Oyuncaklar alıyor bana

Oynayayım diye

Sevineyim diye

Değil mi, anne?

 

Beni okula göndereceksiniz

Öğreneyim diye" her şeyi

Adam olayım diye

Değil mi, anne?

 

ŞAKA DEĞİL

 

Gözlerim konuyor

Ağaca minareye doruğa

Derken kuşlara bulutlara

Gittikçe yükseliyorum

Yıldızlara dek

Boyuna bakmadan

Yüceleri öteleri biliyorum

Bir gerçek bir değer dostlar

İnsan olduğum

Sağ olduğum

Şaka değil!

 

ATA’YA  ANT

 

Bize güvendi de

Bıraktı eserini

Söz verdik:

 

Koruyacağız diye

Tek gücenmesin diye O

Tek yaşayalım diye insan gibi

Ele güne karşı

Tek yenilmeyelim diye

Yabana Yobaza ...

Ant' verdik!

 

 

SABRİ  DEMİROĞLU

( 1915- 1988)

 

Bulgaristan Türkleri edebiyatında, hususen mizah dalında büyük değerlerden sayılan Sabri Demiroğlu 1915'te Razgrat'a bağlı Torlak’ta (Hlebarovo) doğmuştur. Köyünde ilkokul, Razgrat'ta ortaokul öğrenimini tamamladıktan sonra Şumnu «Nüvvab» okulunu bitirmiş, Razgrat, Tutrakan ve Silistre'de 5-6 yıl öğretmenlik yapmıştır. Şumnu Türk lisesinde müdürlük, Bulgaristan Büyük Millet Meclisi'nde milletvekilliği yapmış ve uzun zaman Sofya «Narodna Prosveta» yayınevinin Türkçe kitaplar bölümünün «ders kitapları» kolunda çalışmış, buradan da emekliye ayrılmıştır. Bulgaristan Türkleri edebiyatına ve kültürüne büyük katkısı olmuş, her yerde ve her zaman Türklüğü ve Türkçe’yi savunmuştur.

Yaratıcılığına 1944'ten evvel başlamış, çocuk ruhunu okşayan şiirleri, hikayeleri ve güldürüleri gazete ve dergilerde, okul kitaplarında yayınlanmıştır. Türkçe okul kitaplarının yayınlanmasında, Türk gençlerinin doğru-dürüst eğitilmesinde büyük hizmetleri olan yaratıcı resmi düşünce çerçevesinde ateist problemlere de eğilim göstermiştir. 1970'lerden sonra tümünün yakılmasına gidilmişse de, mizahta olduğu gibi çeviri dalında da çok verimli olmuştıır. Mizahi şiirlerini (1963) «Bildiklerden Birkaçı» kitabında toplamıştır. Bundan sonra din, kültür konularında bir kaç ilmi popüler broşür ve bir de «Bulgarca-Türkçe» sözlük yayınlamıştır. Yazar, Osmanlıca’nın olduğu gibi Türkçe’nin de inceliklerine vakıf büyük bir söz ustasıdır.

Silahla Bulgarlaştırma olayları sırasında zengin. kütüphanesi toplatılmış, tepkili davranışları sebebiyle  tutuklanan kültür ve sanat adamı Sabri Demiroğlu bilinmeyen yerlere sürülmüştür. Sosyalizm, onun da hayatını cehennem etmiş, küstahça Bulgarlaştırılmasından sonra 70'lik şairin mezar kazıcısı olmuştur.

 

İBRİKÇİ

 

Bu söz nerden kalınış diye

Merak ettim, araştırdım,

Sordum yaşlı kimselere

Kitapları karıştırdım.

 

Aslı şuymuş: bir şehirde

Vakıf malı bir han varmış,

Otel yokmuş, yolcular da

Hep bu handa kalırlarmış.

 

Çok işlekmiş Vakıf ham ...

Ama Vakfın bundan karı

Yokmuş, çünkü kalabaymış

Memurları, hizmetkarı ...

 

Hancı başı Hancı  Baba

Mesnet vermiş .. eşe-dosta,

Damadı da yerleştirmiş

Bu sorumlu yüksek posta.

 

Demiş ona: İbrikçi  ol. ..

Bağlan şurda bir maaşa,

Aylak durmak ayıp şeydir

Artık çalı, öyle yaşa

 

İbriklerin başında dur

İbrik için gelene de

Hangisini alsın göster

“Onu bırak, bunu al” de

 

…………………………..

 

Lüzumsuzsa , faydasızsa

Cemiyete dostun işi

Siz söyleyin farklı mıdır

İbrikçiden böyle kişi?

 

FIRILDAK

 

Bostanlıkta görürdüm  ben

Fırıl fırıl dönerlerdi,

Ve acemi kargalar da

Bunlardan hep ürkerlerdi.

 

Uçlarında saç modası

«Atkuyruğu» püskül vardı,

Ama bunlar .bir süs değil

Az çok işe yararlardı. ..

 

Hangi yönden yel eserse

Kuyruk çeker, önde kafa

Ki pervane - . ona ,bağlı

Hop. " dönerdi o tarafa.

 

Ve. böylece. fırıldaklar

Fır fır fır fır dönerlerdi,

Kargaları ürkütmeye

Hayli yardım ederlerdi.

 

Bostanlıkta fırıldaklar

Bu gün artık bilmem var mı?

Aramızda olanlar da

Bilmem işe yararlar mı?

 

Kuyruklu da, kuyruksuz da ...

Türlüsüne rastladım ben,

Bu gün böyle söyler amma

Yel esince döner hemen.

 

Bu gün kara dediğine

Yarın, hayır, beyazdır! der,

Başka bir yel esince de

Karadır, der, fır fır döner.

 

Bir gelişme değil ki bu!

O daima yele bakar

Siz söyleyin, böylesinin

Fırıldaktan ne farkı var?

 

 

 

AHMET  MERDİVENCİ

 

Prof. Dr. Ahmet Merdivenci, bilinen ve sevilen bir bilim adamıdır. Kuzey Merkez Bulgaristan'ın Lofça ile Pavlikeni  arasında bulunan Türklü  Söğündal (Suhindol) kentinde 1924 yılında dünyaya gelen ve daha çocukluk yıllarında zengin Türk halk türkülerinden etkilenen günümüzün bilim adamı, Merdivenoğulları .ailesindendir. İlkokul ve ortaokul· öğrenimini Söğündal Türk Hususi· İlkmektebi ile Rüştiyesinde Türkçe yaptı. Öğrenim gördüğü Türk okulu Bulgar yönetimince kapatılınca, sınavla Bulgar devlet okuluna girdi. Bulgar okulunu da pekiyi dereceyle bitirerek, lise  öğrenimini beş yıl öğretimli Bulgar Gimnazyumu'ndan da pekiyi dereceli diploma ile mezun  oldu. Yükseköğrenimini Sofya Üniversitesi'nde yaptı.

Gönlünü daha öğrenciliği yıllarında bilimle beraber edebiyata ve sanata kaptıran Ahmet Merdivenci 1951 yılında Türkiye'ye göç etti. 1955'te Ankara'da çalışma alanında 1. sınıf diploması aldıktan sonra 1.958''de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde asistan, 1962 yılında aynı Üniversite'de Doçent olarak çalışmalarını  sürdürdü.  1967'de Profesör olan Ahmet Merdivenci, İstanbul Üniversitesi'nin Cerrahpaşa Tıp Fakültsi’nde çalışmalarını sürdürdüğü bu dönemde Türkiye Tıp Akademisi'ne (J967) , Türkiye Tıp Tarihi Kurumu'na (1973) ve Türk Dil Kurumu'na (1975) temelli üye seçildi. Çalıştığı bilim alanında 30 yılda 23 adet bilimsel ve tıbbi ders kitabi yazdı, çeşitli yerli ve yabancı bilimsel dergi ve gazetelerde branşiyle ilgili olarak 300''den fazla bilimsel araştırma yazısı yayımladı. 1984 yılında emekliliğini isteyerek istifaen görevinden ayrıldı. .

Prof. Dr. Ahmet Merdivenci bilimle beraber kültür, sanat, edebiyat ve dil konularında da değerli eserler yazdı. 1980'de yayımlanan«Türk Yazı Devrimi ve ,Yurtdışındaki (Bulgarya'daki) Türklere Yansıması,. bu eserlerin başında  gelir.

1984 yılında Bulgaristan'da kitlesel Türk soykırımına gidildi. Değerli bilim adamı, bu çağdışı olayı tepkiyle· karşıladı.· Gazete ve dergilerde yayınlanan yazılariyle, miting ve bilimsel sempozyumlarda yaptığı konuşmalariyle, nihayet 1986'da yayımlanan .«Unutulmayacakların Destanı» (Kitap) ve 1987'de aynı adla yayımlanan 2. kitabına . topladığı şiirleriyle yüzyılımızın yüzkarası olan Bulgar vahşetin idile getirdi.« Yaşama Coşkusu» (Şiirler ) kitabı da basıldı.

 

AK KÖLENİN GÖÇÜ

 

Balkanlar'ın Türk'ü ak pak

Yiğit mi yiğit, alnı ak…

Yendiği düşmanı Rumeli'de

Yönetti özgürlük içinde

Beş yüz yıl boyunca her yerde.

Balkanlar'a götürdü dirlik

Beş yüz yıl oradaydı dimdik,

Yüreği doluydu iyilik ...

Ama birden,

Acaba neden?!

Hiç dinmeyen kanayan yara.

Gibi oldu yazgısı  kara..

Kendi yazgısıyla  baş başa

Yüz on yıl önce orada.kaldı.

Akıncı torununun dağa.taşa

Bile hepten unutturuldu adı.

İnsanca yaşamdan yoksun  ezik

Kaldı Bulgarya' da başı eğik.

Yıkıldı tüm umudu baştanbaşa

Vurdu başını taştan taşa.

Umutsuz yaşamak ne acı

Varlığını korumak tek amacı:

Kendi okulunu kendi kurdu

Bilgi versin diye çocuğuna.

Özgürlük ona haram oldu,

Çile çekti doğduğu yurdunda

Sürgüne gitti, tutsak oldu

Çekilmez baskıda yaşadı,

Gençleri hep emekçi er oldu.

Soyunu, inancını yılmadan korudu.

Longoz,  Pernik  , Tuna boyunda.....

Ak köle gibi çalıştırıldı!

Ama, baskıdan korkmadı, yılmadı, .

Hep umut, bilinç, onurla yaşadı. ..

Çünkü biliyordu o çetin ırkın

Çocuğu, kalıtı olduğunu.

Ezilmedi,

Erimedi,

Yıkılmadı.

Onurla, umutla, kendini bilerek

Hep korkusuzca yaşadı

Ve hep için için ağladı. ..

Yüz yıl boyunca özledi anayurdu,

Kurtulmakta göç'tü tek umudu!

Mal, mülk, ev, çayır, orman, bağ, bahçe ....

Gözü görmedi o hengamede,

Köle edip onu yıkmak isteyen

o sefil, alçak, korkak Bulgara

Bıraktı her varlığım mertçe

Parasız pulsuz her yerde

Karşılık almadan tek para.

Yılmadı,

 

Korkmadı,

Yıkılmadı.

Ve yalnız için için ağladı.

 

Önce kederden, sonra sevinçten.

Bunca acıdan, yıkımdan,

Çekilen onca çileden, baskıdan

Gözünü kırpmadan, hiç korkmadan:

«Artık kurtuldum'!»' diye bağırdı

Anayurt toprağına basınca ...

O yiğit insan özgürdü artık,

Yüz yıldan beri gördüğü .'

Bunca horlanma, çekinme bitti artık!

 

Ağlama,

Sakın hiç ağlama,

Kendi gücünden başkasına

Bel bağlama,

Hiç bel bağlama!

Ayrıldı ana,

Baba,

Kardeş ... bir bir.

 

Böyle göçün yalnız yaşayan bilir

Bitmeyen acısını  çilesini...

 

Son yüz yıl' boyunca böyle sürdü .

Dinmek bilmeyen akan sel gibi

Yüzlerin,

Binlerin,

Onbinlerin,

Yüzbinlerin,

Milyonların

Kurtuluş göçü  ANAYURDA.

 

SENİ  DÜŞÜNÜYORUM

 

Küçücük Bulgarya'daki soylu Türk

Seni düşünüyorum.

O amansız ad değişiminde

O soğuk kış gecelerinde

Evinize zorla girdiklerinde

Yaşadığın büyük acıyı

Yaşar gibi  oluyorum.

 

Seni düşünüyorum gündüz

Gözlerim. açık,

Seni düşünüyorum gece

Gözlerim kapalı,

 

Yüreğim sizin için çarpıyor

Acınızı  duyduğum insanlarım.

 

Seni düşünüyorum.

Yarının ne olacak?

Niçin düşünmeyim

Sen anam,

Babam,

Kardaşım,

Ninem,

Dedem.

 

Sizleri düşünüyorum ...

Hep aynı soydan,

Hep  aynı kandan!

 

 

Hepiniz siz,

Hem de tümünüz

Tütüyorsunuz gözümde

Duman  duman,

Yeriniz var, yüreğimde

Yaşıyorsunuz  gönlümde

İnsan insan !

26 Eylül 1986

 

 

 

HASAN  KARAHÜSEYİNOV

(1926-1990 )

Medeniyet çağında ilkokul öğrenimiyle şiir dünyasına girme çabası gösteren Hasan Karahüseyinov 1925 yılında Razgrat'a bağlı Sevar köyünde doğmuştur. Irgatlık, arabacılık, tenekecilik, tesviyecilik, traktörcülük yapmış, devamla gazeteciliğe atanmış, ·«Yeni Işık» gazetesinde uzun zaman çalışmıştır. Şiirlerinde, 1944 yılı sosyalist rejimin bütün oyunları dile getirilmiştir. Siyasi havanın değişmesiyle basmakalıplar. şematizm ve günlük sloganlarla, beraber adı da sık sık değişmiş: «Karahüseyinoğlu» , «Karahüseyinov» , «Karahüseyin», «Karaoğlan», «Kara», «Sevarski» omuştur. Şiirinin temel tem'ini kuru komünist ideliliiği, ateşin partililik ve rejimin getirdiği sloganlar oluşturmuştur. Halk şiirinin etkisiyle yazdığı şiirlerinde, başarılı olabilmişse de, diğerlerinde aşırı taklit ve angajeliğin uçurumlarına sürüklenmiş, yapmacık sosyalist  mesajlardan öte gidememiş, resmi düşüncenin borazanlığıyla yetinmiştir. Şiirlerini «Sarhoş Gönül», ve «İçiçe» şiir kitaplarında toplamıştır. Türkçe yazma yasağından sonra Bulgarca yazdığı şiirler eleştirinin sıkı saldırısına uğramış, tümü, başarısız şiir örneği olarak vurgulanmştır. Uzun yıllar Gizli Servis'in (KDS)  görevlisi olarak maaş alan şair, «Yeni Hayat-Nov Jivot» dergisinde çalışmaya başlamış, 1985'te derginin neşrine son yerilince, «gönüllü Bulgar» sıfatıyla ve Türkçü oğlu Mehmet'le beraber sokağa terkedilmiştir. Sıra neferi  olduğu rejimin papağanlığını yapan «gönüllü Bulgar»ı arayanlar onu ancak Sofya meyhanelerinde ve perperişan bir durumda bulabilirlerdi.

AĞAÇ

Benim o haykıran esrik sesimle

İçinden içinden iyimser ışıkların

Sen beni tamdın mı?

Ben bir ekmek ağacıyım karımın dediğince

Kuşlar var dallarımda çalışkan

Benim çiçeklerimin burcusudur kızların teri

Yalazasından geçmişim iyilik ateşlerinin

Beni hiç ansımadın mı

Bendim emeksel ter gibi damlayan

Gülüşleri türküleri üstüne insanların

Bir mutluluk marşımın etkisini almışlığımla.

Bendim hem de yine benim

Şemsiyesini açan enli omuzlarınıza

Hiroşima'daki ölüm mantarı değil

Bir yaprak koparıp attın güneşe

Döle gelmiş basılı dallarımdan

güneşten utanmadın .mı?

 

XXX

Çizisine girdim tarlalarımın yalınayak

Bir derindi bir sıcaktı bir serin

Verdiğim bir buğday tanesiydi

Özlenmiş varlığına bu güleç kırların

Sonra yeşile döktü

Ellerimin emekli gölgesi dincelişinde

Ak başaklarımdan bir başka sesti doğan

Zorunların yaşayışıyla gerçek

Aldatarak o sesten gelen türküydü .

alıp  alıp çeviren  traktör  dümenlerinde beni

Saydam terimdi damlayan tarlamın alatavına

Bu yüzdendir ki bu ekmek  özlü ve ak

Bendim minnet sofralarınızda gülen

Benim en büyük varlıklarca anlayacak seni.

 

 

XXX

Benim   karşına çıkacak

Çöl ortasında diri bir ağaç kurumluluğuyle

Bir ak tanın ışınsal çiçeklerinden

Ve sonra dur diyecek

“Bir kara böcek gelip. yiyecek ekme tohumunu”

Yasaları istekleri tanımaz karalığında

Sen beni saygılama bir karıncayı saygıladığın  kadar

Benim bir gün makineli pulluğun ardından

Sıcacık tavlı çizilere çekinmeden. yatacak

Dinlemek için verirken şarkısını verimli toprağa

Sen sür yine toprakları

Almayacak tohumunu sel gelip gelip

Yamaçlar yürümeyecek artık alçaklara derelere

Sen gücendirmeden ne beni ne karıncayı

Ellerindeki dümen manşlarının ötesinden

Ver kendini uzaklara toprağa konuşan o şarkıca i

Tohumlar insin toprağa sıcaklığında hoşnut

Ben sana övgülerimle kalayım.

 

 

 

ETEM  ÜTÜK

 

Şair, yazar, gazeteci ve eğitimci Etem Ütük, Razgrat'ın Ütükler köyünde doğmuş (1925), ailesiyle beraber Türkiye'ye göç edince (1934) Babaeski ilçesi Çiğdemli köyüne yerleşmiş, İstanbul Eğitim Enstitüsü'nün Edebiyat bölümünü bitirmiştir. Er ve Yrd. subay olmak üzere 6 yıl askerlik devamla öğretmenlik ve  müfettişlik yapmış, 1981'de İstanbul İlköğretim Müfettişliği'nden emekli olmuştur. İlk şiiri 15 Mart 1941'de «Çocuk» dergisinde yayımlanmıştır. Bundan· sonra çeşitli gazete ve dergilerde.şiirleri, öyküleri, deneme, röportaj ve köşe yazılarıyla ad yapmıştır. Eski Türk Dil Kurumu üyesidir.

Bilecik'te öğretmen ve şair Hüsnü Yurdusev'le birlikte «Sanat Yolu»nu kurmuş, Kırklareli'de «Öğrenci Sesi»ni çıkarmıştır. Şiirlerinde daha çok ulusal ve askerlik konularını, Rumeli'ye özlem duygularını dile getirmiştir. İlk şiirlerini halk tarzında yazmış, devamla, yaşamında yaptığı  atılımla beraber sanatında da atılım yaparak yeni şiire yönelmiştir. Varlık, Dünya, Akşam, Cumhuriyet gibi gazete ve dergilerde düz yazıları ve araştırmalarıyla tanınmıştır.

 

KİTAPLARI: Vatan İçin (şiir, 1959, 1982), Yolların çocuğu (şiir, 1969), Dördüncü Sınıf Tatil Kitabı (1974), Beşinci Sınıf Tatil Kitabı (1974), Büyük Atatürk (Şiir, 1981) Gazi Zeynel Çavuş (öykü, 1984), Bir Yığın Toprak (öykü, 1984), Vahit Lütfi Salcı ve Trakya Şairleri

(araştırma)1984 , Refet Rodoplu’nun Anısına  Saygı (derleme, 1984).

Şair, Bulgaristan'da kalmış olsaydı, ya silah gücüyle Bulgarlaştırılacak ya da Türklüğünü savunduğu için kurşuna dizilmiş olacaktı. Günümüzde haklı olarak şiirleri ve gazete yazılarıyla Bulgaristan Türklerini savunma savaşı vermektedir.

 

BURASI ISTIRANCA DAĞLARI

 

Burası kocamış Istıranca dağları

Yüzyıllar değil

Bin yıllar geçmiş üstünden

Çökmüş omuzlan

Belli ki çok çile çekmiş ...

 

Burası kocamış Istıranca. dağları

Mor bulutlarla sarmaş-dolaş

Rüzgarlar haber sorar yücesinden

 

\

 

Kurduna kuşuna .çakalına

Kartallar konuklanır

Özgür doruklarında ...

Burası kocamış Iştıranca  dağları

Kucaklaşır Karadeniz'in ak dalgalariyle

Bir incecik yel .eser

Üfül-üfül

Kırağılı sabahlarında

Yayılır dallar boyunca

Burası kocamış Istıranca dağları

Bir çeşme vardır yol kıvrımında

Akar deli deli

Nice âşıklar içmiştir suyundan

Kaç hastanın derdine derman olmuştur

Yoktur başka dostu

Dertleşir durur kayın ağacı ile.

Burası kocamış lstıranca dağları

Boynunu uzatmış bakar büyük Mahya

Sınırlar gerisine zamanın· ötesine

Görünür Plevne ufkunda Osman Paşa

Kükremiş bir yanardağdır

Ha bire vurur düşmana

Dağlar olur duman duman

Burası kocamış Istıranca dağları

Seslenir Kocabalkan'a

«Görmedin mi aslan Aliş'imi?,.

Der, Tuna boyunda

Bir mahzunluk çöker yüreğime

Ağlasa ağlayamaz

Gülse gülemez

Bir garipsemedir sızlatır içini

 

Sonra doğrulur berilere kadar

Pul pul aydınlık Marmara ardından

Geceler boyunca görür Uludağ'ı

Görür

Portakal bahçelerinde Akdeniz'i .

Gururla yükselir başı

Göklere doğru ...

 

Burası kocamış lstıranca dağları

Yüzyıllar değil

Bin yıllar geçmiş üstünden

Selam getirir çağlar ötesinden.

 

Varlık 1,  Aralık 1963

 

Uzaklardan ağır ağır  gelirsin

 

Dur, bir haber. söyle İhtiyar Yolcu,

Bizim eski yurdu belki bilirsin

Dur, bir haber söyle İhtiyar Yolcu!

 

Nazlı Tuna coşup akmazmış .artık

Bülbülleri güle bakmazmış artık, ,

Kızları türküler yakmazmış artık

Dur, bir haber söyle İhtiyar Yolcu!

 

İşittim ki orda çiçekler solmuş

İşittim ki  orda bir hazar olmuş,

İşittim ki orda ıstırap bolmuş

Dur, bir haber söyle İhtiyar Yolcu!

 

Dertli anasını buldu mu. Aliş?

Acep gözyaşını sildi mi Aliş?

Bilmem ki öldü mü, kaldı. mı Aliş?

Dur, bir haber söyle İhtiyar Yolcu!

 

Niçin susuyorsun, söylemiyorsun?

Kederli gönlümü  eğlemiyorsun?

Ah! Tuna boyunu sen biliyorsun

Dur, bir haber söyle İhtiyar Yolcu!

 

ISTIRANCALARDA  SABAH

 

Koyu yeşil bir deniz kımıldar hafiften

Kocamış bir aslan gibi homurdanır dağlar,

Çocuksu gözlerden dağılan uykular gibi,

Duman duman tüter Istırancalar

Aydınlık Haziran sabahlarında…

 

Gitgide silinir gecenin izleri

Her sabah yeniden doğar dalların ucunda

Yeni yaşam

Yeni bir savaş başlar

Gelen yeni günle beraber.

 

Bilemezsiniz rüzgarın ettiğini siz

Ama nerden bileceksiniz

Deliliği tutmaya görsün bir kez

O  tepe senin, bu tepe benim demez

Alır Karadeniz'in' mavisini

Dalgalan karıştırır

Çık çıkabilirsen işin içinden ..

 

Her sabah böyle gelir böyle gider \

Gündüz susar

Gece başlar derelerin şarkısı

Bir bulut vurulmuş, ta canevinden

 

Ayrılıp gidemez Büyük Mahya'nın üstünden

Bıkmadan dinler durur masalını, ...

Çağlar boyunca Istırancaların….

Yolların çocuğu, 1979'

 

 

 

HÜSEYİN  OĞUZ

 

Şair, 1926 yılındaOsmanpazarı'na (Omurtağa bağlı Kestane köyünde doğmuştur. Türklü GerIova vadisinin ve Gerlova insanlarının tabiat güzelliğinden ve zengin folklorundan esinlenerek, edebiyat dünyasına lirik ve milli ruhta şiirleriyle girmiştir. Türk örf ve ·adetlerine sadık, tanınmış bir aileye mensuptur. Dedesinin babası Hacı Mustafa,zamanının zor şartlarında hacca gitmiş olup, aile Hacı Mustafaoğulları olarak tanınır.

İlkokulu  köyünde, ortaokulu Osmanpazarı'nda, lise  öğrenimini de Şumnu «Nüvvab» ında. tamamlamış, devamla, Şumnu'da ortaokul öğretmeni yetiştiren Enstitüden mezun olmuştur. Şumnu  Çarşı Türk İlkokulu'nda ve Şumnu'ya bağlı Durucaköy Türk Ortaokulu'nda öğretmenlik yapmıştır. Türkiye'yi ve Türklüğü savunması nedeniyle bir gece Bulgar Emniyetince alınarak Varna tutukevine sürülmüştür; Serbest bırakılınca 1951'de Türkiye'ye göç etmiş, birkaç yıl Tapu  Ve Kadastroda çalıştıktan sonra Kalecik  ve Ankara Gaziosmanpaşa Ortaokullarında tarih-coğrafya öğretmenliği yapmıştır.Öğretmenliği sırasında Ankara Hukuk Fakültesi'nde yüksek öğrenimini tamamlamıştır. 1976'da emekli olana kadar öğretmenlikle birlikte avukatlık yapan şair, halen Ankara Barosu avukatı olarak çalışmaktadır.

Bulgaristan'da olduğu gibi Türkiye'de de şiirler, hikayeler yazmış, rahmetli Oğuz PeltekveMurat Uytun'la birlikte «Anayurt» gazetesinde çalışmıştır. Şumnu’da  yayınlanan «Benim Kemanım» şiir güldestesi  ile «İlim Kahramanları ve Kurbanları» adlı çevirinin, gazete ve dergilerde neşredilen şiir ve hikayelerin  sevilen ve okunan müellifidir.

 

ANADOLUM

 

Her yolcuya sana giden yol sordum,

Onu soran mahzun olur ... ·· dediler,

Gönlüme teselli için baş vurdum,

Bahtsız, gönlünde ne bulur, dediler.

 

Bahtsızlar acep ne yapsınlar, dedim,

Cihan· sessiz kalmış, bir sükût geldi,

Boş cihanda kime sorsunlar, dedim.,

Hıçkırıktan bir ok içimi  deldi,

 

Meğer ağlamakmış yıllarca bahtı

Anadolu’m, sana hep tapanların ... '

Gözyaşlı çelenkmiş gönlünün tahtı

Sana o gönlünü taht yapanların ...

 

 

İÇİMDEKİ  SES

 

Öbek  öbek çiçek açmış şu yurdun

Bahçesinde renksiz bir gül kalmamış,

İzi kaybolmuş  gür dağdaki kurdun

Dağlarda susan tek bülbül kalmamış.

 

Meleyen kuzusu var çayırların, .

Her yerde ahengi var bayırların,

Zevkine hiç doyum olmaz kırların

Bu yurtta .açmadık tek gül kalmamış.

 

Kokuya gömülmüş gördüğün dağlar

Dağlarda gümüşten   dereler çağlar,

Böyle yerlerde hiç gönül mu ağlar?

Bu yurtta  ağlayan gönül kalmamış.

 

Ağlayan gönül mü dedin kalmamış,

Kimin gönlü dertle sor bunalmamış?

Hangi gönül acep kana dalmamış?

Her gözün içinde görünmez yaş var.

 

Hangi· yeri bunca ıssız kürenin?

Ahengi . kalmamış hiçbir derenin

Ölümle konuşan her bir zerrenin

İçinde. ne derin bir ağlayış var.

 

Ötüyor  sandığın bülbül ağlıyor,

Her ötüşü binlerce yürek  dağlıyor

Göster sular hangi yerde çağlıyor,

Çağıltı değil  sularda ağlayış  var

 

SANA

 

Şu çirkin yüzümü sevmezsin elbet

Gönlü  ağlayan yüz olmaz mı hiç bet?

Sevilir mi sence böyle bir çehre?

Ağlıyor  baksana onda   her zerre

Ağlıyor bir gönül, ağlıyor sözler

Beni mahşer görür sendeki gözler,.

Boğulurken bir insan tufanda

Göster, hangi çehre solmaz cihanda?

Senken sebep hep bu çirkin tufana,

Solduysam bunda da ben miyim suçlu?

Kederim sığmazsa sonsuz cihana

Onu dindirmeğe ben miyim borçlu?

Sensin sebep, sensin benim solmama

Veremliler gibi çirkin olmama ...

Yine sensin sebep hep ağlamama

Sebep sensin tufanca ,çağlamama ...

Sevenleri yalnız şeytan ağlatsın

Sen şeytan mısın ki, ondan inatsın

Sen taş mısın, neden acımaz kalbin?

Ya Rab, sen bari  ver ona merhamet

Tufan gönlüm' bir gün bulsun selamet.

Sen bari kıskanma onu hiç benden

Bunu  istiyorum işte ben senden

 

Değilmişsindir ,sen o kadar inat,

Ağlıyorum işte, et sen kanaat ...

Ölgün  ruhuma sen acı da can ver

Benden canlar al sen, sade canan ver!

Bana tufan değil, yalnız yâri ver

 

Ey yar, sevgime hiç de inanmadın,

Ben ağladımsa da yine kanmadın ...

Senin için seller gibi çağladım

Sen deli sandın da bana hep güldün,

Mahşerde suçlular· gibi ağladım.

 

Beni anlamayan taştan gönüldün ... ,

Ömrü bu zamanın elinde senin

Acımazsan bana sen uzalt onu ... '

Eğer gönlün derse solmasın tenin

Gökler hücum etse de sen azalt onu.

 

SON  ŞİİRİM

 

Yıllarca yollarda. seni gözledim

Anladım, artık hiç görmeyeceğim

Sen bambaşka gönülleri özlerken

Ben ümitlerimi öldüreceğim ...

 

Sonsuz denizlerin  içine battın

Şimden sonra sensiz yaşayacağım,

Bana sonsuz bir mezar yarattın .

Ömrümce içimde taşıyacağım ...

Şumnu/1947

 

 

AHMET  ŞERİFOĞLU (ŞEREFLİ)

( 1926-2000)

Çağdaş Bulgaristan Türkleri şiirinin , tanınmış isimlerinden biri de Ahmet Şerifoğlu'dur. 1926 yılınn4a Razgrat'a bağlı Hlebarovo (Torlak köyünde dünyaya gelen şair, orta öğrenimini bitirince bir kaç yıl terzilik yapmış, Meslek Terzi okulunu bitirmiştir. Da-

ha bu yıllarda şiirde başarılı olan şair, 1955'lerden .sonra «” Çocuk”, ve «Halk Gençliği" gazetelerinde çalışmaya başlamıştır. Gazete yazılarıyla beraber şiirlerinde de, resmi düşüncenin yankısı olarak, sarıcı bir tasvir, çekici bir biçim, düşündürücü bir mantıkla yeni bilinmiştir. Çok okuyup, az yazan yaratıcılardan biridir. Şiirde olduğu gibi nesirde de başarılı olmuştur. ilk şiir kitabı «Müjde»deki şiirlerin hemen hemen tümünde şematizmin, kuru gürültünün, sosyalist  sloganların ağır bastığım görmekteyiz. Lakin “Azın Çoğu,”  kitabındaki şiirler gerçeğin, olgunluğun, düşüncenin, sanatın ürünü sayılırlar. Gezi notlarının oluşturduğu «Adım Adım Memleket» şiir sıcaklığıyla sarıcıdır.

Ahmet Şerifoğlu, gerçek ve büyük sanata geçtiği .bir dönemde tepkilerle karşılanmış, bu dönemin ürünlerini sanata ihanetlikle  yargılanmış olup şair 5 yıl  hüküm giymiş ve Bulgaristan'da sosyalist basına yıllarca hizmetten sonra  sokağa atılmıştır. Soykırımının ağır bastığı bu dönemde uçurumların eşiğine sürüklenen şair, dairesinin de sık sık  aranıp tarandığını bildiği için  susmak mecburiyetinde kalmıştır. Şerifoğlu'nun . insafsızca edebiyat cephesinden uzaklaştırılması, Bulgaristan Türkleri edebiyatının olduğu kadar gerçekçi sanatın büyük bir kaybıdır. Fakat yazdıkları da, zengin arşiviyle beraber çelişkili bir sanatın su götürmez meyveleridirler. Silah gücüyle Bulgarlaştırılmasından sonra bilinmeyen yerlere sürüklenen şairin zengin kütüphanesi de barbarca yağma edilmiştir. 2000 yılında vefat eden şairin kabri Bursa , Görükle mezarlığındadır.

 

BEŞİNCİ KATTA, OTUZÜÇÜNCÜ ODADAKİ ARKADAŞLARIMA

 

Şu üstü başı kireçli gençler, yıllardır iskelelerde

çalışırlar,

Yıllardır ekmeği, cigarayı, güçlüğü paylaşırlar

Aralarında

Ve inip iskelelerden· geceleri sırt sırta uyurlar

 

Neden yıllardır hepimiz  başlıbaşına yaşadık?

Dostlar, zor bu kalabalık içinde yalnızlık!

 

Her gün resmiyet... oturduğumuz oda... tramvay .

 

Tramvay ... oturduğumuz oda ... resmiyet tekrar .

 

Ve insanı bir küçük görme hali diğer yandan

Gülüşlerimiz, deyişlerimiz bile klişeleşti

Fakat dostlar hayat tramvay değil ki

Apartman  da değil

Ne de resmiyet ...

 

Dar geliyor bana bu verdiğiniz dünyalar dar!

Bana bu  çoklardan  o kadar bir az verin ki

İçine sığmış olsun bütün büyük dünyalar ...

 

Yıllardır bu yolda başlıbaşına yaşadık!

Zor dostlar, zor bu kalabalık içinde yalnızlık!

 

Şu üstü başı kireçli gençler her gün iskelelerde

çalışırlar

Ekmeği, cigarayı, güçlüğü, aydınlığı paylaşırlar

aralarında

Ve iskelelerden inip geceleri tahta yataklarda

paylaşamadıklarını paylaşıp da uyurlar

Ayın insanları hatırladım gene bu akşam.

Neden?.,

 

AKŞAMLAR

(Şair S. Bayram’a)

Dost akşamlar, dert akşamlar,

Paylaşılmayan yolcu akşamlar!

Gençlik gibi vardığınız yer hangi dönülmez uzaklar?

Ne hayallerimiz tükendi

 

Ne söyliyeceklerimiz, ne de yolculuğumuz!

 

İşte ... yine ardına bakıyor güneş, alevinden tutuşmuş

yapraklar

Gözleri ardında bir günümüz gitti yine, yine yangın

için…

Vaayy, Müjde'min erguvanları açmış, dışarıda bahar ,

Dostum, ben erguvanları sevdim, hiç düşündün mü

niçin?

Alışamadım şu içkiye, cigaraya da, ne de kumara,

amma

Böyle akşamlarda delice sevdim, delice sevdalandım,

şiire bağlandım  dosta bağlandım .

Zenginliğimi bilirsin, kiralı, küçük bir yarım mutfağım var

Isıtamadığım bir demir yatak, kitaplarım ... bu kadar!

Unutacaktım, evde bir   nöbet duran buzu kırılmadık

derdim: ..

Bu oda, bu yatak, bu kitaplar benim  kadar tanırlar

seni ...

Çünkü. akşamları dönerken, geç de olsa, güç de olsa

Odama

Sevincini getirdim, dost derdini getirdim!

Dert de olsa dostun değil mi,atamazdım hemen öyle

bir yana!

 

Eh  akşamlar, akşamlar, paylaşılan

Ve paylaşılmayan akşamlar!

İçimdeki boşluğu dolduramıyan dost akşamlar, yolcu

akşamlar!

Bazan üstümüze sessiz kar yağdı

Bazan üstümüze yağmur gibi çisedi yıldızlar

Bazan avucumuzda yeşerdi kırılan dallar sabaha dek ...

Biz böyle akşamlarda dostluğumuza mavi  bir  ömür

verdik

Ve .hayatımızı en büyük yerinden başladık yaşamaya

Ama kaç defalar, kaç defalar bu tazelenen yeşilliği

Bir kükremenin, bir tezliğin ateşiyle dağladık!

Her defasında en yıprak telimizden koptuysak eğer

En kuvvetli yerimizden sımsıkı bağlandık.

Bazan pek küçük yaşadık bu yüce hayatı, lakin biz gene

Şiire dost, dosta şiir pahası veren birer insandık!

Eh akşamlar, akşamlar, paylaşılan ve' paylaşılmayan

akşamlar

İçimdeki boşluğu dolduramıyan dost. akşamlar

dert akşamlar

yolcu akşamlar ...

 

 

BU  İLK  SEVDA  OLMASIN

İçime şavkı aksetti tertemiz iki damla maviliğin

Bu. mavilik  akan denizlerden. değil, göklerden  değil

Yankısıdır geceleri rüyama giren o mavi gözlerin

Bu ilk sevda olmasın? ..

 

Beklediğim yoktu, yolunu bekledim kapımın önünde .

Bir gelse dedim, bir geçse de görsem dedim.:.

Benden başka şimdi bir başkası yaşar gönlümde

Bu ilk sevda olmasın? ..

 

Çılgınlığı gem almaz oldu yüreğimin

Hızlı hızlı bir atışı var, deli deli...

Kendisine söyleyeceğim her  söz bir yemin

Bu ilk sevda olmasın? ..

 

Sanki sevinç kanatlı uçan .bir kuşum

Ne yerde, ne gökte, ne dalda, ne çiçekte

Nedendir acap aynalara sık sık koşuşum

Bu ilk sevda olmasın? ..

 

Temizini, yakışırını  kuşandım elbiselerin

Güzelliği düşündüm, çirkinliği düşündüm

Gözlerinden daha tatlı, güzel bakışı  gözlerin

Bu ilk sevda olmasın?.. '

 

Yanan bir pencereye bakarak sabahlarım

Şimdi başka türkülerin sıcaklığı, derinliği

Bir gülümsemede bile bir mana ararım

Bu ilk sevda olmasın? ..

 

Pencereyi açık bıraktım  akşam, kapıyı sürmesiz

Gölgelerden, tanıdık seslerden bile korkan o ben

Sor da söyleyeyim beklediğim kimdi sessiz sessiz

Bu ilk sevda olmasın? ..

 

TRENDE  YOLCULUK

 

Öyle hafiften bir rahat uzandı ve uyudu

Memelerinin  üstünden aşağıya doğru

Sarkıtmıştı   sırmalı beliklerini

Yakasından bir el girecek kadar çözmüş

Entarisinin iliklerini

 

Kızlığının içinde olgunlaşmış bir  meyve gibi

Bütün gençliğiyle takınmış analığı. ..

Camda kırılarak bir su gibi. akıyordu yüzünden

Ayın aydınlığı…

 

Aşkın geldiği yolları düşündüm

Sevmek, sevmek, sevmek geçti içimden

Okşasam dedim, olmayacak. ..

 

Okşamaya kıyamadım ...

İki gül yaprağı gibi kapanmış. dudakları

Öpsem, öpsem, öpsem dedim, uyanacak ....

Baktım, baktım, yüreğimin gözleriyle baktım

Bütün gece bakmaya  doyamadım

O, böyle dilber değildi uyumazdan önce

Güzelliği uyuduktan sonra açtı

Hani gece safaları vardır  öyle sessizce ...

 

Bu saadeti aklımdan kokladım bütün gece

Gençlikte sevmek ne büyük zenginlik!

Temiz seven insan ne temiz oluyor, ne yüce!

 

 

MEFKÛRE  MOLLA

 

Şiirde Bulgaristan Türkleri edebiyatının en başarılı en özgün kadın şairlerden birisi de Mefkûre Mollla'dır. 1927 Hacıoğlu Pazarcığı (Tolbuhin) doğumludur. İlk ve ortaokulu doğduğu Türklü  şehrinde, Fransız kolejini yine Türklü Varna'da, Fransız filolojisini Sofya'da bitirdikten sonra birkaç yıl gazeteci. olarak çalışmış, 1952/1953 ders yılında Sofya Üniversitesi''nin yeni  açılan  Türkoloji bölümünde  Türk Dili ve Türk diyalektolojisi asistanlığına atanmıştır. Şiirde olduğu gibi bilim dalında da çok başarılı olduğu bir dönem-

de, eşi, Filoloji Bilimleri Adayı Rıza Molla  ile beraber  görevden alınmış ve kaderlerine terkedilmişlerdir. Sovyetler Birliği'nde doktora tezi savunan ve Doç. Dr. unvanı kazanan Rıza Molla ile Mefkûre  Molla'nın görevden alınmaları Türk aydınları tarafından tepkiyle .karşılanmıştır.

Mefkure Hanım'ın şiirleri kadın dünyasının en ince serüvenleri ve duyulanmaların sıcaklığiyle, temizliğiyle çekici olmuştur. Her olay bir şiir konusu haline gelmiştir. Şiirlerinin bir bölümünü «Şiirler» (1964) güldestesinde toplamıştır. Folklor çalışmaları ürünü  olarak «Bilmeceler»i (1958) ve daha birkaç derleme eseri yayınlanmıştır.

Üniversite'de okutmanlığı yıllarında ve görevden  alınmasından sonra da  bilimsel çalışmalarını sürdürmüş olup araştırmaları Fransız, Sovyet, Macar, Alman  basınında takdirle karşılanmıştır. Bilimsel çalışmalarının temel konusunu Bulgaristan Türkleri folkloru ve  Türk lehçeleri oluşturmuştur. Tüm bu ansiklopedik çalışmalara rağmen  artık 25 yıldır bir yerde çalışma imkanı verilmeyen Mefkure Hanım da sosyalizm şartlarında kaderine küsenlerden olmuştur. En verimli bir dönemde böyle  merhametsizce  susturulması özgün şiire ve bilimsel çalışmalara karşı  işlenen en büyük hakaret olsa gerek. Nedenlerini zaman  gösterecektir:

Mefkûre Molla, eşiyle beraber. Bulgaristan Türklerinin kültürel   kalkınmasında söz sahipliği yapmış ve bu kültürel miras,  çağdaş  Bulgaristan heykeltıraşları arasında yepyeni serüven biçiminde  yorumlanan  oğullarına devredilmiştir. Bu aşırı  kültürlü aile de Bulgarlaştırmayı tepkiyle karşıladığı. için sosyalizmin gadrine uğramıştır .. Zengin kütüphanelerinde Türkçe kitap bulundurmaları nedeniyle «siyasal suçlu» kapsamına alınmışlar, hatta Rıza Molla'nın 1986 Mart'ında ölümüne gidilmiştir. Türklüğü  ve Türkçe’yi savunmalarına rağmen, uygulanan  bu  çağdışı engizisyonlar,  edebiyatın da, bilimin de geçersizliğine  delalettir.

 

SPUTNİK

 

Bir şeyler söylemek istiyorum

Bir güzel şeyler ...

 

İçim senin avucun gibi  yumuşak yavrum

Sıcak bir şarkıya gömülüyorum

Güneşlerden  delen  bir şarkıya ...

 

YALNIZLIGA NASIL DAYANILIR?

 

Yemek pişmiştir elbette

Bense  dalmış kalmışım;

Denizde gölgemi arar gibi

Hülyaya dalmışım

Yıldızlar geçer göğün dibinden.

Sarı  kanatlı, sarı  saçaklı yıldızlar

Ben  onlara bakar bakar da şaşarım

Yalnızlığa nasıl dayanılır? ..

 

GENÇLİK

 

Gözü güzel   olanın

Özü de güzel olur

Senin gözlerin pek güzel

Güzel özünü

N'olur

Bir ömürcük

bana ver ...

 

KAFDAĞI

 

Kafdağı aşınmış   insanlar

Kafdağı kader dağı

Hani o demir kursaklı dağ !

Bugün gibi aklımda

Ninemin anlattığı .masal

O kış geceleri

Soba sessizce yanar

Dışarda soğuk iğne  iğne

Etraf su gibi aydın ...

Hey benim uykularımı delen

Ve beni uçurumlara  götüren

çocukluğum

Kaygu çoktu o zaman

Kaygu, bir arpa boyu büyümek

Kaygu

Kafdağı'nı delinmiş   görmek

E' cüc-me'cücleriyle ...

Haber geldi şimdi

Hem   kurttan hem kuştan

Hem havadan hem sudan.

Haber geldi uzaktan ve yakından

Haber işte

Haber geldi vesselam

Kafdağı aşınmış, diyorlar!

Ama kolay olmuyor bu iş

Kolay incelmiyor maden dağı. ..

Her gün  sabahtan akşama

Mazlumlar onu yalar ...

 

ONU DÜŞÜNÜRKEN

Her geçen aramıza giriyor

Aramızda kalıyor

Aramız derya   deniz

Aramızda günler

Günlerin ötesinde Sen

Berisinde Ben

Günlerin ...

Günler ...

Sonra geliyor dünler.

 

YAZ  SABAHI

 

Sabahleyin sokakta insanlar  Ama bir yaz sabahı

Dünyaya gelmişliğini

Unutaraktan yürüyorlar

Ne ben var

·Ne sen

Ne senin benim.

Bir yaz var

Ayaklarımızın altında

Gerilip kımıldayan.

 

 

NİYAZİ  HÜSEYİN ( BAHTİYAR )

 

Daha.fazla köy ve köylülerin meselelerini işleyen şair 1927 yılında Eskicuma'ya bağlı. Turnaovası  köyünde doğmuştur. İlk ve ortaokuldan sonra Şumnu «Nüvvab» okulunu bitirince bir  kaç yıl köy öğretmenliği yapmıştır. Devamla,  Sofya Üniversitesi'nin Türkoloji bölümünü bitirmiş, Koşukavak (Krumovgrat), Yeni Pazar, Şumnu lise ve Türk pedagoji okullarında Türk dili ve edebiyat öğretmenliği yapmıştır. İlkin Kırcali, daha sonra da Şumnu okullarında görevden alınmış, çeşitli işkencelere maruz kalmıştır. Bir kaç zaman Kırcali ve Eskicuma (Tırgovişte) köylerinde öğretmenlikten sonra Kırcali vilâyet gazetesinin  Türkçe sayfasında redaktör  olarak çalışmaya başlamıştır. Burada da görevden. alınmış olup, halen ağır şartlar altında hayatını sürdürmektedir.

Niyazi Hüseyin daha  Nüvvab’da öğrenciliği sırasında şiir yazmaya başlamıştır. İlk şiirlerinde deklaratif unsurlar, şiarlar, kur tasvirler üstünlük  göstermişse de  zamanla kendine mahsus bir dil ve tasvire sahip olmuştur.. “Köy Yankıları” ( 1964 ) kitabında topladığı şiirler ustalaşmanın ürünlere sayılır. Şiirle beraber çeviri ve nesirde de başarılı olmuştur.

Sosyalist düzendeki  çelişkileri ele alan romanı, «rejimi eleştirmesi» nedeniyle basılmamıştır. Şair, ağır şartlar  altında yaşayışını sürdürmektedir.

 

Türklüğün mukaddesliğine varlığını adayan, hayatını garantiye bağlamak  amacıyla  saçmalamalar da yazmak zorunda kalan şair, Bulgarlaştırma olayında en ağır işkencelere tabi tutulmuş, hatta sonunda, «Ben, özgürlüğü paylaşan hür bir Bulgar vatandaşıyım ve ismimi gönüllü olarak değiştirdim» biçiminde beyanname yazıp imzalamak zorunda kalmıştır.

Halen İstanbulda oturmaktadır.

ADIMLAR  HAYATA  UYGUN  OLMALI

 

Çağın saatiyle ayarlanmalı

İnsan kalbi

Ve bahar kokulu sevgilerle dolmalı

Adımlar hayata uygun olmalı.

Bu gün atılan her adım

Dünkülerin devamı

Ve yarına dalmalı

Bahçelerin hoş günlere açılan kapısından

İnsan direşken olmalı işinde

Adımların meyvesi de

Sevmek ve sevilmek cilvesi kadar tatlı!

Tepelere mavi mavi bulutlar serpili

Dağlardan geçmeli '

Bağlardan geçmeli

Çoban yıldızından sormalı yolu

Adımların  ritmik ahengiyle çözülsün

Gizemli gecelerin dili...·

Hoştur maviliklere sefer etmek,

Ve bu yoldan uygun adımlarla gitmek :

Seherden bile hoş kahkahaları

,Dosttan işitmek

İçten işitmek ...

Ümitlerin çiçek bağından geçmeli adımlar .

Adımlar hayata uygun  olmalı,

Umum saadet  kaynağına varmalı…

 

UÇUN  MARTILAR

.

Kanat açmışsınız serinliklerde

Uçun, şu enginler sizin, martılar

Dolaşıp dolaşıp mavi göklerde

Köpüklü sulara inin,  martılar

Dolaşıp dolaşıp mavi göklerde.

 

5ırlı oklar gibi dalın denize

Kuduz dalgalarla yarışınız var

Sular. ninnicikler söylesin size

Ben destan yazayım buna, martılar

Sular ninnicikler söylesin size.

 

Martılar, siz  niçin  göç etmezsiniz

Bazı kuşlar gibi sıcak illere?

Bizim denizi bırakıp gitmezsiniz

Sizi buralı eden bu sevgi ne? ..

 

Siz kadar ben de severim denizi

Şafak gözünü ilk buradan açar,

Bakışlarım gökte kucaklar  sizi

Hayalim sanmayın sizlerden kaçar

Bakışlarım gökte kucaklar sizi.

 

Deniz. bana yar oldu, dostlarım. siz

Siz gibi ben de âşıkım bu yere,

. Hiç bırakılır mı· bu şirin deniz?

Göç edilir mi yabancı illere?

Hiç bırakılır mı bu şirin deniz?

 

Bu yerin değeri söyle ne etmez?

Uçun, suya dalın, martılar ...

Sevda bu yerleri bırakıp gitmez

Bizimle baş başa kalın martılar

Sevda ecdat yurdunu bırakıp gitmez.

 

IŞIYAN  BİR  KÖY

 

Son ışınlarını da toplarken güneş dağdan

Çıngırakların sesi sardı dağ yollarını,

Siyah şemsiyesini açınca serin akşam

Yıldızlar bu. köye de uzattı  kollarını..

 

İndiler karşı köye. Tümü sözleşmiş sanki

Bir sevdadır ısıttı aydın, kor gözlerini,

Zaman ışıklara boyanan öyle bir an ki

Kayalıklar, dağlarda açtı kör gözlerini.

 

Bir şarkıdır  tutturdu kuşlar sabah üstüne

Bahar tomurcukları göz göz yeşil dallarda

Hayaller yolcu oldu gel gel eden bir güne

Ümitlerin  özenci şafaktaki allarda ...

 

«Kaya altı» refahlı ... Işınlar alev  alev ...

Güçlü doğa bu akşam yitirmedi rengini,

Bu öyle bir kuvvet ki, hiçtir masaldaki dev

Işıklarla uyandı bitersiz köy engini...

 

Işınlar yaşantıya sevda esen bu akşam

Aşkın en büyüğüne ayna tutarken Arda,

Işık ışık mutluluk.Her taraf şen bu akşam

Bu destanî manzara parlayacak yıllarda!

 

 

 

 

LÜTFİ  DEMİR

( 1929-1990 )

Çok virajlı yolculuklardan sonra şiirde başarılı olan şair 1929'da Razgrat'ın  Rakovski (Kuyucak) köyünde doğmuştur. Lütfi Demir'in hayatta ve sanatta  amaçlanan durağa götüren' zikzaklı bir yolu  olmuştur. Şumnu'da «Nüvvab»dan sonra Ôğretmen  Enstitüsünü bitirince Kırcali ve Razgrat Türk pedagoji okullarında öğretmenliğe atanmış, lakin bununla yetinmeyerek Üniversite'nin Filoloji bölümünde yüksek öğrenimini tamamlamıştır. Bundan sonra «Eylülcü Çocuk", «Yeni Işık» gazetelerinde çalışmaya başlamıştır.

Şair, şiire 1946'larda başlamışsa da, gazeteciliği döneminde hikaye, oçerk, röportaj, izlenimler ve hatıralar gibi yazılarla basmakalıpçılığın uçurumlarına kadar sürüklenmiş ve bu sosyalist mesajlar şiirdeki  başarılarını da gölgelemiştir. Lakin ısrarlı çalışmaları sonucu şiirini her türlü zararlı «izm»lerden kurtarmış, ona, tatlı dili, orijinal sembolleri ve çekici temleriyle  otorite kazandırmıştır. Şiirde olduğu kadar nesirde ve çeviride de başarılı olmuştur. En olgun şiirlerini «Şafak» (1963) şiir kitabının yayınlanmasından sonra yazmıştır. Hayat ve ölüm, sevinç ve keder, umut ve umutsuzluk, iyilik ve kötülük, şiirlerinin temel konusu olmuştur. Son yıllarda yazdıkları hür sanat anlayışının ürünleri sayılırlar.

Lütfi Demir de silah gücü ile Bulgarlaştırma sırasında evinde ve polis dairesinde tekrar tekrar dayaktan geçirilmiş, nihayet hasta şair görevden alınmış, sokağa atılmıştır. Libyalı biriyle .evlenmiş olup  Libya'nın Sofya Büyükelçiliği'nde çalışmakta olan kızı «Gülten» adını taşırken  Türklüğün hakiki savunucusu olan şaire Bulgar adı verilmiş, Türklüğü siyasi suç sayılmıştır.

 

GELEN  SESLER

 

Gelmiş olmalı dilimin sökülme zamanı

Her dil gibi o da bilir konuşmasını

Ama sustuğu olur bazan ...

Sağır bir gece, masum bir aşk gibi!

Usandım artık çıplak ihtirasların masallarından –

Kimi cüce, kimi pek garip ve zavallı . ,

Bilirim dosta söylenir sözler, dosttan dinlenir

Dostadır samimiyet,  sıcaklık ve güven;

Ama dostunum diyenleri sevemedim nedense,

Kollan boynumda  kadınlarda bile

Yalancı gözler gördüm.

 

İnsanlığın, zamanın dışında onlar çoğu zaman

Onlar ki,  duymazlar sesleri, şarkıları

Görmezler süzülen ışıkları   pencerelerden,

Yolcudurlar, yolları bir, yolları belli:

Bir kahveden  öbür kahveye

Bir meyhaneden bir başkasına gider.

Birinde akşam olur, diğerinde sabah ...

Uzaklardan sesler gelir koşun, koşun diye

Alaylı bakışlarla sırıtır onlar

Kadeh tokuşturulur, şerefe denir ...

Rakı konyak, konyak kahve içilir;

Boş kalan bir yastığa konar başları sonra.

Yabancı bir yatağın sıcaklığıyla dönerler eve

 

Ne arkada   kalan gözler vardır

Ne de sesleri duyan bir  kulak…

 

Gelmiş olmalıdır dilimin sökülme zamanı

Her dil gibi o da bilir konuşmasını

Günler geçsin diye yaşamıyorum bu dünyada

Her geçen gün

Bir hüzün bırakır içimde geçti diye

Yar sevgisiyle karşılarım her geleni..

Kızlarımın  uykusuna sevinerek çıkarım evden

Ayak seslerim karışır sokaktakilerine...

 

Kahveler, sohbetler, sofralar sizin  olsun

Sizin olsun gün boyu geziler, dedikodular!

«Yarın. da olacak köpekler yıldızlara üren!,.

Devrimin sancılarını dindirmek  kolay değil

 

Belki otelde konaklar kapımı çalan misafir

Belki dar gelir yemeklerime küçük bir masa

Belki ...

Belki parasız kaldığım da olur ...

Koşma1ıyım ben, koşuyorum gelen seslere

Çıkılacak yokuşlar ,aşılacak dağlar var

Düşüp kalmak, yorulmak, yorulmamak

Sevinmek her günün getirdiği aydınlığa

Ve dilimde yolculuk şarkısını ,bırakmamak:

«Yolculuk var, var

Yolculuk var yarına'

Yoldaş olmak ne mutlu

Gönlümün uyarına.. ,"

 

XXX

 

Sevmiyorum alaca renkleri duvarlarda

Dolayımda sinsi gölgelerin karanlığında

Senin de bulunduğunu düşünerek.

Her ayak atışımda  sen, ensemde sen .

Yorgunluğumda sen, dişlerimde sen .

Düşlerime giremedin fakat ...

Giremezsin …

Yoluma çıkamadın

Çıkamazsın ...

Yanımda  olamadın... Olamazsın ..

Gücün yetmez benimle olmaya!

Kaz örneği yürüyüşün itilmek ister

Yedilmen var bir de.

Tükenir fakat yabancıya harcanan yabancı  kuvvet

İtenler oturuşur,  yedenler usanır ....

Ya sonra? ..

 

 

Hangi gözde ümit?

Her sabah bir  doğuyorsa güneş

Her doğan günü sana mı sandın?

 

AĞAÇLARA  VURGUNUM

 

Verin yapraklarınız bana,  ağaçlar

Dallarınızı da

Sizden ayrılmanın yolu yok

Ne güzelsiniz baksanıza, endamlı

-Öyle kaygısız,  öyle düşüncesiz

Ben de sizin gibi olsam

İnsanların gözlerinde güzellik

Ve bir serinlik yağmur sonrası

Dallansam,  dallansam, dallansam…

Köklerimi salsam derinlere

Ne fırtınadan korksam ve kıştan

Ne de yüreğimi çatlatan sevinçten.

 

SABAHATTİN  BAYRAM ( BAYRAMÖZ )

 

Sabahattin  Bayram, şiirde, gök gümbürtüsü,  lokomotif, iskeleye demir atan bir vapur yerine bulutsuz  enginleri, telli sazı, hatta  udu  simgeleyen, zirvelerin doruklarından gelen seslerle gönülleri kolayca fethetmesini beceren bir şairdir. 1931'de Tolbuhin (Hacıoğlu. Pazarcığı) kentinde doğmuş, ilk ve ortaokulu Tolbuhin'de , liseyi de Sofya'da bitirmiş ve devamla  çeşitli görevlerde bulunmuştur. Askerliği yıllarında «Trudovo  Delo» (Emek Davası) gazetesinde, daha sonraki  yıllarını da «Halk Gençliği»nde, «Narodna Prosveta» yayınevinin Türkçe edebiyat kolunda, görevden alınarak sokağa atıldığı yıllarını oturduğu Sofya, doğduğu   Tolbuhin,  hanımının doğduğu Kırcali üçgeninde tasviri mümkün olmayan avareliklerle,   bir kaç yılını Şumnu Tiyatrosu'nda, tekrar bir kaç yılını işsizlikle  geçirmiştir. Sofya radyosunun Türkiye'ye mahsus yayınlar bölümünde çalışmıştır. Şiirleri gibi; orijinal bir yaşam sürdürmektedir.

Şair, bazı şiirlerinde basmakalıpçılığın, didaktizmin ve boş gürültülülüğün izler bırakmasına karşın gerçek şiir dışında her türlü «İzmin» karşısında kalmış,  sanata kan kusturan bürokratizme ve aşırı sansüre aldırış  etmeden nikbinliğin, gönül ürpertilerinin, çağrışımların, duyulanmaların şiirini yazmıştır. Yıllarca şiir ve hikaye yıllıklarının derleyiciliği ve redaktörlüğünü yapmış, şiirlerinin bir kısmını «Adresim Şudur», «Sokaklarım Çağrışımlar İçinde» güldestelerinde toplamıştır. İmkânları doğrultusunda olmasa da, Sabahattin Bayram'lığını hissettiren bir de «Ahmet» destanı vardır. Nesirde olduğu gibi çeviride de başarılı olmuştur, Türkçe yazma yasağından sonra (1969) büyük şiiri, küçük cep defterlerine mahkûm etmek zorunda kalmıştır.

Bulgarlaştırılmasından sonra sokağa atılan şair Türklüğün büyük şiirini bundan böyle yazacak, Bulgar canavarlığını ergeç dünyaya duyuranlardan olacaktır. Her gün polis dairesinde  dayaktan geçirilmesi, komünist işkencelere maruz kalması Bulgaristan Türkleri edebiyatı için de ölüm simgeler.  Komünist «babaların»sırlarına eremediği bir gerçek var: Büyüklerin hayatı ve ölümsüzlüğü, ölümlerinden sonra başlar ...

Şair, yaratıcılığını Bursa’da  sürdürmektedir.

 

 

 

YAŞAMAYA  İNANIYORUM

 

 

Yaşamaya inanmak istemişim her zaman

Bitmese de gönlümü inciten gölgeleri,

Çullansa da bağlandığım sevgilere bir duman

Sönmeyen  inançların görülmedik eseri. ..

 

Tutulmuşum geleceğin vaadettiği her güne

Yaklaşırken beklediğim kızın ayak sesleri,

1nanmışım her yemine, her şerefe, her üne –

Dağıtarak inancımla erittiğim sisleri ...

 

Zaman oldu, vefasız çıktı bütün dostlarım

Gün geldi tutunduğum dallar çabucak kırıldı,

Ve çok vakit menzile erişmeyen yollarım

Bir sarmaşık örneği gençliğime sarıldı. ..

 

İnandım yaşamaya, ikircimlik bilmeden ,

Bulunsa da renklerimi inciten gölgeleri,

Yaşamak, ah yaşamak! Diz çöküp eğilmeden!

Dağların gururudur denizlerin  feneri. ..

 

ESKİ  HASTALIK

K…ya

Yine mi yakınlaşmak, yine mi sokulmak eğilimi

Eski soğukluğa   yine· mi ısı katacaksın?

Ufkumda yine serpilmek istiyorsun öyle mi

Buzların altına yine mi  demir atacaksın?

 

Sevgin bir tedirginlik doğurmuştur, bunu bil

Gelişin hep gidişine bedel olmuştur, acı,

Yine de yakınmam sana karşı değil ..

Yine de sanadır bendeki dirlik bulma ihtiyacı.

 

Ne iyi! Bir yere çıkıyor çelişken yollarımız yine

Ne güzel! Şu dağ ardındaki düzlük yine bizim ...

Yeniden tutkunluğum başlıyor gökyüzünün maviliğine

Ve her sabah serpilen gündüzlük yine bizim ...

 

BİR YABANSI  TANIMA

 

Sanma ki üzerinde bildiklerim yetersiz

Sanma ki gönlüm açık bu hain bildiklere?

O ışıklı gözlerin gönlümde öyle fersiz

Öyle sağır ki ruhum yapmacık dileklere ...

 

Ben senden ne istedim, sen neler adıyorsun

Ben hangi ufuklarda, sen hangi doğuştasın?·

Belki de bu acıyı sen yeni tadıyorsun.

Belki suç senin değil, daha pek genç yaştasın.

 

Kirliliğim önünde öyle sonsuz derin ki

Arıtmaya gücünden kat kat üstün güç gerek,

Elindeki silahta sadece gözlerin ki

Bilmem ucunda var mı yöneldiğim o erek?

 

Bilmem  sana çizdiğim karışık mutluluklar

Konuk diye geldi mi. bu gece  yatağına?

Bilmem ki tanıklığa   çağırdığım uzaklar .

Sardı mı seni, güzel, bilmezliğin  ağına?: ..

 

Gördün mü? Bilinmezlik içinde yanıyorum

Kaçmak elbette hakkım dilediğim sevinçten,

İlle ne var, bu anda sana inanıyorum

Uzak yolculuğumda.  Hem de bu sefer içten ...

 

DUYGU  BARAJI

 

Bir baraj kurulmuş köyün civarında

Bir  avuç su gibi göründü. Baktım:

İçinde koskoca dağlar bitmiş

Ve bu köyde ne kadar güzellik varsa

Bu barajın  sırçasında birikmiş ...

 

Bir baraj kurulmuş köyün civarında

Yağmur sonu akşamdı, serindi. Baktım:

Su içinde balıklar sıcak sıcak oynaşır

Ve bu köyde ne kadar mutluluk varsa

Kırılan sırçanın tellerinde titreşir ...

 

Bir baraj kurulmuş köyün civarında

Ne büyük, ne de derindi... Baktım:

Bütün gülcü kızların sevgileri birikmiş

Ve gönlümde ne kadar muhabbet varsa

Anlayınca, içimden suya göç etmiş ...

 

ANILAR

 

Anılar, anılar, anılar ...

Kimsesiz gecelerime, sıcak bir kadın misali

Beni severcesine sokulan gündüzleri ömrümün

Sararıp solan dileklerimin daha çatlamamış

Tomurcuk hali ..

Niderim ben, nasıl yaşarım sizi kaybettiğim gün?'

 

Tasasız bir çocuk oynar uzaklarda

 

Kırığı döküğü yok henüz bir tek oyuncağın

Bir bakar ki  sonra, çiçeği yanmamış

Kırağıda karda

Sahteliğini duymamış seven kucağın ...

 

Kaybettiğim her sevgili, kazandığım dost yüzü

Her sönen ateşimin bıraktığı yanık iz ...

Her sabahtan beklediğim o lekesiz gökyüzü

Her kırılan dalda kalan meyvalarım sizsiniz;

 

Anılar, anılar, anılar ...

Ben sizinle .seviyorum kendimi

Ben sizinle temiz ...

 

 

MEHMET  DAVUT  (ÇAĞLAR )

( 1932-1986 )

Bulgaristan Türkleri şiir geleneği ve genel sanat  kuralları dışında görüldüğü kadar olumlu yorumlara  konu olan şair 1932 doğumludur. Razgrat'ın  Ezerçe .köyündendir. ilk ve orta öğreniminden sonra Eskizağra Türk Pedagoji Okulu'ndan mezun olmuş ve bir kaç

yıl öğretmenlik yapmıştır. Devamla Sofya Üniversitesi'nin Türkoloji Bölümü'nde yüksek öğrenimini tamamlamış ve Razgrat Türk Pedagoji Okulu'nda Türk dili ve edebiyatı öğretmenliğine atanmıştır. Lakin çok   sevdiği öğretmenlik mesleği uzun ömürlü olmamış ve Mehmet Davut, «milliyetçi» damgasıyla  görevden alınmış ve uzun zaman işsiz kalmış, devamlı, çeşitli  fabrikalarda  işçi olarak çalışmıştır. Bulgaristan koşullarında daha fazla kalmanın zararına olacağını gören şair,  1968 Göç Antlaşması'ndan .yararlanarak anayurda göç etmek zorunda kalmıştır. Lise öğretmenliğini İstanbul'da  sürdüren  şair 1986 sonbaharında kalp krizinden vefat etmiştir.

Mehmet Davut'un şiirleri ilk bakışta değişik yönleriyle ilgi çeker. Öğrenciliği yıllarında ve daha sonraları yazdıkları basmakalıpçılığın damgasını taşımış, sosyalist mesajlar vermenin ürünleri olmuşlarsa da, bundan sonra kendisine özgü ve orijinal şiir tarzını yaratmıştır. Dile ve tekniğe önem vermemiş olmasına  rağmen,  düşündürücü yönleriyle orijinal şiirler  yazmış ve bunların bir kısmını 1966 yılında yayınlanan «DEMETTE   BİR ÇİÇEK" şiir güldestesinde toplamıştır.

Şairin, Türkiye'ye göçüyle Türklüğünü Savunmasına  rağmen, Bulgaristan'da kalan ağabeyleri ve diğer yakınları silah gücüyle Bulgarlaştırılmış, sosyalizmin   kurbanları olmuşlardır.

 

HAYAT

 

Hayat var tamtakır

Hayat var kılı çek tereyağından

Benimkisi,

Ne berikisi, ne ötekisi. ..

Benimki tıpkı bir kara bakır.

Gün oldu koştum geçim peşinde

Gün oldu koptu kopacaktı sinirlerim

Gün oldu «eğil dendi"

 

eğilmedi başım!

Gün oldu, dostu düşman bildim

Düşmanı dost ...

Açmadım dert kapılarımı kimseye

Yaralı ruhumda eriyip gitti günlerim.

Kalbimin telleri söylerken onların sesini

Garip garip dinledim

Ama bir kibrit çöpü gibi de

Yanıp sönmedim ...

Edemedi beni. benden dertler

Beni bana  da anlatamadı

-Uyku öncesi ve sonrası-

Gözlerimi terk eden sevinçler,!

 

ÖLMEMESi VAR ...

 

Ölümüme bir gün kalsa da

Ölümü sayıklasa da gönlüm

Yıllar yılı

Tercih ederim yaşamayı. ..

 

Ölümüme bir saat kalsa da

Kökten sarsılmadan duygularım

Ve limon gibi sararmadan  benzim

Muhabbet  içinde, neşe içinde

Doğar ölüme karşı nefretim.

 

Ölümüme bir dakika kalsa da

Korkmamak var ölümden asla

Eğer mukadderse ömrüm

Esef etmemek var en başta

Sevmek var ihtirasla

Yaşamı son nefeste de ...

 

Ölümüme bir saniye kalsa da

Gözlerimin akı dönmeden

Kulaklarımda çınlaması var

Beni benden eden feryadımın

Ve son atışında nabzımın

Ölümden sonra da ölmemesi var

Yüreklere yazılan adımın ...

 

İŞÇİ  SÖZÜ

 

Bir gün dostlarımdan ayrı düşsem de

Görmesem bir muhabbetini onların

Çarpmasa gönlüm dost sevinciyle

Yaşatmasa dost sözü beni

Kudretsiz duyarım o gün kendimi!.

 

Hissetmesem  bir gün acısını

Ameliyat geçiren bir hastanın

Duymasam malül kimselerin sancısını

Yüreğin insan sevgisiyle

Boşalıp dolmasa

Kudretsiz duyarım kendimi!

 

Bir gün girmesem haline

çocuğu hastaca ananın

Neşemden bölmesem

Teselli etmesem· onu

Kudretsiz duyarım   kendimi!

 

Kaldırmasam yola düşeni

Sonra koluna girmesem

Sevgimi, nezaketimi göstermesem

Yardıma  muhtaç insanlara

Kudretsiz duyarım  kendimi!

 

DELİORMAN’A  SUNU

 

Yalnızlığımla yolculuk ederim yollarında

Nereye varsam

Renklerin yeşilinde, sansında, allarında

Bir ısı duyarım, bir yakınlık

Ve her zaman yalnızlığımda  bile

Ruhumu okşar yaşam dolu havan

Öyle levent levent,

Öyle  ılık ılık…

Yeşerir, bir yeşeriverir

Başucumda uzanan  dal uçların

 

Ve ıhlamur ve iğde kokusu saçar

Batan güneşle aydınlanan akşamların

Dağını   uyanık bulurum sabah sabah

Yaylanı  uyanık bulurum

Ve şarkısını  dinlerim meşe yapraklarının

- Kah sevda dolu, kah yanık-

Çehrene alı seren ellerin

Muhabbeti var sevgimde…

 

GECENİN  ŞİİRİ

 

Bir rastlantının içimde etkisi değil de

Kalbimde ışıyan gecenin mehtabı mı bu?

Şeklini yitirdiği anda odamın gölgesi

Bir şiir kıpırtısı mı gözlerimi açan?

 

Uyanıklığımda da huzursuz yatağımda

Uykusuzluktan kurtulmadı gözkapaklarım

Sesim de tıkanmadı soğuktan ...

 

N e yaz  sıcaklarının etkisi vardı onlarda

Ne de kış soğuklarının dondurucu yeli...

 

Uyandım bu gece de, uyandım amma

İçimdeki şiiri mi bulacağım dipdiri

-Feryat edenlerin şarkısıyla beraber-

Uyandıran  düşüncelerim mi acaba

Bir  türlü çözemediğim uykusuzluğun

Çağrışımlarla dolu bilmecesini

Yazı defterime çözüvermiş gecenin şiiri.

 

 

İSMAİL  İBİŞOĞLU  (TUNALI)

(1933 )

Şiirimize buruk ve düşündürücü mizah havası getiren İsmail 1933 Rusçuk'a bağlı Svalenik doğumludur. İlk ve orta öğrenimini başka başka okullarda tamamlamış, bir kaç yıl öğretmenlikten sonra Mestanlı (Momçilgrat) Türk lisesini bitirmiş, İsmail Kahraman, Hasan Kınalı gibi milliyetçi öğretmenlerden ders almıştır. Askerliğini «EMEK ERİ» gazetesinde tamamlamış, bir kaç yıl öğretmenlikten sonra Hasköy Tıp Okulu'ndan mezun olmuş, Rusçu~ köylerinde 10 yıldan fazla sağlık memurluğu yapmıştır.

Komünist rejimin iğrenç oyunlarına tahammül edemeyen İsmail, 1977'de eşi ve 2 kızıyla anayurda sığınmıştır. Suudi Arabistan'da birkaç yıl çalışmış olup halen Ankara Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi''nin Hematoloji laboratuvarıda görev yapmıştır.

Yaratıcılığına öğrenciliği yıllarında başlayan İsmail    İbişoğlu ( halen İsmail Tunalı)   biçimden önce içeriğe, amaca ağırlık vermiş, Ezop diliyle de olsa, rejimin baskılarını,· insanlar arasındaki çelişkili ve  kuşkulu tutumları konu edinmiştir. Bulgaristan'da yazdıklarının bir kısmını 1965'te İĞNELİ GERÇEKLER kitabında toplamıştır.

Bulgaristan cehenneminde kalan tüm yakınları silah gücüyle Bulgarlaştırılmış, birinin ölümüne gidilmiş, bir kaçı da tutukevine sürülmüştür. Türkiye'ye iltica etmekle bütün ailenin milli benliğini koruyan  Tunalı, kalemiyle tekrar Bulgar ırkçılarının karşısındadır. Bu yakın dosttan büyük ve özgün eserler beklemek hakkımızdır.

 

SOSYALİZMDE  MORAL ÜSTÜNE  FIKRALAR

 

DEĞERSİZ KARDEŞLER

 

«Barış» ile «Moral» sözü.

Sosyalizmde besmeledir,

Sokakta ve meyhanede

İkisi de eleledir ...

 

BÜYÜK  ADAM

Bir zamanlar bizim İsmet

Kansını pek severdi,

Alınca iyi bir mesnet

Eşini unutuverdi. ..

KOMÜNİST  YAŞAR

 

Dillerde destandır Yaşar

Sekiz karı oldu başar,

«Komünist bir gencim» deyip

Kız peşinde durmaz koşar.

 

SOPALI AVCI

 

Münevverdir  bizim Enver

Kansını her gün döğer,

Sonra onu işe salıp

Kendi dağa ava gider ...

 

KÜLTÜRLÜ  DEREBEY

Tiyatro, sinema demez

Gider göğüs gere gere,

Kansını 'bak götürmez

Beş-on yılda üç-beş kere.

 

ÇAĞDAŞ AYDIN

 

Çok gezdi o, çok okudu

Kafasına bilgi kodu,

Köye döner dönmez hemen ,

Kansını evden koğdu.

 

KIRK TARAKTA BEZİ VAR

 

Evden çıkmaması için

Karısına moral. okur,

Kendisiyse bilmem niçin

Köyden köye mekik dokur.

 

KOMÜNİST  FERMANI

 

Elveda sevgilim, elveda

Bekleme, hiç mektup, seda,

Olup bitenler üstüne

Kırmızı  kalemle çek bir nida!

 

YALANCININ  MUMU

Şefin yanına gider

Benden şikâyet eder

Benim yanıma gelir

Şeften şikâyet eder

 

ÖĞÜT  YERİNE

Öyle candan güvenme

İmansız bir dostuna

Gün gelince görürsün

Sahip çıkar postuna

 

 

MEHMET  ÇAVUŞ

 

M. Çavuş 1933'te Eskicuma'ya bağlı Turnaovası :köyünde doğmuş,  ilk ve orta öğreniminden sonra Eskizağra ve Razgrat Türk pedagoji okullarında okumuş,Sofya Üniversitesi'nin Türkoloji Bölümü'nden mezun  olunca 2. yüksek öğrenimini Tarih-Felsefe bölümünde sürdürmüştür. Üniversitede öğrenimi döneminde «Eylülcü Çocuk» gazetesinde ve Sofya Radyosu'nda çalışmaya başlayan şair, devamla, Şumnu Türk lisesinde, bir kaç kez görevden alınmasından sonra da Gerlova köylerinde ve Rodoplar'da öğretmenlik yapmıştır. Tekrar Sofya Radyosu'nda, Eskicuma  vilayet gazetesinde, vilayet muhabiri olarak "Yeni Işık-Nova Svetlina»da çalışmış, parti siyasetine ters düşmekliği nedeniyle tekrar görevden alınmış, bir kaç yıl işsizlikten sonra 1982 yılında evcek sınır dışı edilmiştir.

İlk şiiri 13 yaşlarında iken basılan M. Çavuş bir .bölüm şiirini «Yılların Serenadı» (1964) ve "Yol Verin» (1969) kitaplarında toplamıştır. «Cennet ve Cehennem» destanı vilayet gazetesinde, Bulgarca «Ölümden Sonra Yaşayanlar» nüvellası «Yeni Hayat» dergisinde tefrika edilmiş, «Sevdanın Başlangıcı» romanıyla "Sevda İlk Durak» şiir kitabı, hikaye, deneme ve anılardan oluşan diğer üç eseri de «rejimin zararına» nedeniyle basılmamışlardır. Eleştiri,  çeviri, anı, deneme dallarında da başarılı olmuştur. Bulgaristan Türkleri Edebiyatı Antolojisi'nin (1964) takdim yazısında  belirtildiği gibi: «Taze, canlı ve orijinal  bir sima sistemi vardır. Basmakalıpçılığın, kof gürültülülüğün, şematizmin geniş olarak yayıldığı bazı motiflere yeni bir canlılık ve renklilik vermektedir. Şiir tekniğini iyi kullanan, kafiyeleri pürüzsüz bir şairimdir", Halen İsstanbul'da oturmakta olup, yaratıcılığını gazete ve dergilerde sürdürmektedir.

Şair, Bulgaristan'da sürdürdüğü Türklük dünyasını anavatanda da sürdürmekte ve Bulgaristan Türklerinin hak ve özgürlüklerini savunma savaşı veren Balkan  Türkleri Dayanışma ve Kültür Derneği nin kurucusu sıfatıyla gecesini gündüzüne katmaktadır. 1984'te «Bulgaristan'da Soykırımı», 1985'te «Bulgaristan'dan Sesler» (Şiirler), 1986'da da «Bulgaristan Türkleri Dün ve Bugün» eserlerini yazmış, gazete ve dergilerde, yerli ve yabancı basında neşredilen yüzlerce bedii ve bilimsel yazısında Bulgaristan Türklerinin tarihsel varlığını, maddi ve manevi yapısını dile getirmiş ve getirmektedir.İstanbul’da Tuna dergisini de çıkarmaya devam etmektedir.

 

AZINLIKLAR  MEZARI

Sıcaklığını yitiren kadınlar gibi

Kanseri simgeler Rumeli'de günler,

Kanımızı emen akrepleri yankılar

Kelepçeler, darağaçları, sürgünler ...

 

Kan kusarken hüküm giyen türküler

Ölüm taşır karanfil açar her yara,

Zulme karşı savaş verir mazlumlar

Saçlarını bayrak edip rüzgarlara.

 

Pırangalarla gelip geçiyor günler

Ruhlar esir, kalpler kırık dökük,

Acılar, erkeklerin canına minnet

Anaların gözleri yaşlı, boynu bükük.

 

Ölüm sellerinde yaşam sürdürüyor

Rodoplar, Dobruca, Gerlova, Deliorman

Sevda oluşunu yitirirken umutlar

Kavgalardan kopan avuntudur zaman.

 

Dil yasak, din yasak, töreler yasak ...

Bir iniltidir her .ağıt, her destan,

Derde derman yok, gözler kan çanağı

Azınlıklara bir mezardır Bulgaristan.

Eskicuma, 1982

 

TURNA  OVASI

 

Yalnız tatlı rüyalarımda değil

Uyku önceleri de her gece

Ruhumu okşayan bir elsin ...

Şarkıların kadar cana yakın

Türkülerin kadar güzelsin ...

Buğday kokusu, ter kokusu burnumda

Başım gibi sevdalı  dağların

Çoban yeşilidir, yiğittir, uludur,

Gülün söyler, bülbülün söyler

Korkunç gecelerin bile türkülüdür.

Bayrak bilirim seni, köyüm,

Çocukluğum kadar uzaksın benden

Ama  bir nefes kadar yakınsın bu an,

Seni duyup anlayan

Ve anlatan bir destandır 25  yaşım,

Dağların gibi dumanlı başım ....

Köyüm, evim-barkım  benim,

 

(*) Turnaovası: Eskicuma'nın doğusunda, Gerlova'nın. kuzeyinde 500 hanelik temiz bir Türk köyüdür.

 

İçimde sen ve titrek dalgalar.

Gündüzler yaşadım sende

Ama hasrettik yaşam kervanına,

Şimdi hıçkırıklı gecelerinde bile

Baykuşlar hakim sana.,.

Bir teselli getirmiyor bana

Yarınlardan yükselen sesler,

Gönül avutmasa da türkülerin

Bilirim, mertsin, cömertsin,

Göğün besler, toprağın, suyun besle!

Köylüm şahidim olsun,

Sende herkesin bir sevdiği var:

Fehimin Gülteni,

Alinin Ayşesi,

Ahmedin Gülşeni,

Benim de kalbimde bir Fatmacık yaşar

Köyüm benim,

Rüzgârlarınla dertleşen toprağında titreşir

Benim yaralı hürriyetim ...

Bu hürriyet haykırıyor

Bülbüllerin yanık şarkıları

Kavalların  döktüğü türküler ...

Benim kırık hürriyetim

Fatmamın gözlerinde güler... _

Şumnu, 1958

 

SENİ  ANDIM GERLOVA

 

GerIova ...

Kaç defalar bu kelime

Dilime düştü bilmiyorum

Ama korkunç kanatlarını

Savururken işkenceler ve ölüm

Üstünde uzun geceler

Kahrını dinlediğim malûm ...

Ağladığım günler oldu

At güderken ovalarında

Sevindiğim günler oldu

Ama tatlı rüyalarımda ...

Bazan torbam bomboştu

Nedendi bu, bilmiyordum

Bazan tuz-soğan çıkıyordu

«Koyana şükürler» diyordum.

 

GerIova ...

Buram buram Türk kokan

Çiçekleriyle  içe akan diyar .

Anammış gibi severim seni

Anammış gibi tanırım ...

Ana değil misin ki zaten

Yaslı günlerimde göz yaşlarımı silen

Ve kaderin cilvesine aslan kesilen

Gökte yıldızların kadar

«Gel gel» eden köylerin

Ve evlerin ve çekilerin var ...

Eriyen karlar gibi yok olmuyor

Zalim eliyle yazılan

Ağışlayışlar, ağıtlar, sızılar…

 

GerIova ...

Bana dünyalar öğrettiğim için

Ebedi bir yürek gibisin,

Her öğün ve her evde yediğim .

Kepekli ekmek gibisin ...

Cesur insanların var

Türkülerin kadar sevilesi

Ağlatıcı, ağıtların gibi

Nasırlı ellerle tarih yaratanlar!

Türkülerin var, GerIova

- Aşımızın tuzu-biberi

Rahatlık getiren anlarla

İçlerden her derdi atanlar

 

Gerlova ...

Sesimi duyar mısın?

Gönlümde seni selâmlayan arzular

Ve yanan, uyanan gözlerimde

Ak günlerin muştusu var ...

Sesimi duyar mısın, GerIova?

 

Eyyyy bahar dolu toprakları

Buğday kokan, ter kokan ova

Eyyyy  çiğdem çiğdem bayırları

Ve mezardan gelen haykırışlarıyla,

Gönlüme akan GerIova

Seni dile getiren sevdalar gibi

Bu gün başka biçimdesin ...

Tohuma can veren

Ve arzularımı toprağa ören

Muhabbetler, merhabalar gibi

Ilgıt ılgıt kanımda,

Rüyamda ve içimdesin ...

Uzağından sana haykırıyorum

Sesimi duyar mısın, . Gerlova? ..

Şumnu/ 1957

 

 

KIRlLAN  DAL, KIRILAN GÖNÜL, LEKELİ ONUR, ÖLDÜRÜLEN BÜLBÜL, BEN VE ÖYKÜMÜZ

(Dost İsmail Bekir’e)

1.

 

Bahçede bir badem dalıdır bu

Rüzgârların, kasırgaların kırdığı

Beşinci mevsimden esende ...

Ah ne yazık,  ne yazık, ne yazık

Bir daha yeşermeyecek bu dal

İstesen de, istemesen de ...

 

Kuşlar konmayacak kınlan dala

Ne su işleyecek yaprak yaprak

Ne de meyvesini göreceğiz ...

Yuvası haraboldu dertli bülbülün

Yazgımız sorulunca tüm baharlara

İşte bu dalı göstereceğiz ...

 

Dalgalar her şeyden habersizdir

Denizde yosunlar, karada otlar

Dalın derdinden ne anlar?

Gözyaşlarım  dal uçlarında şimdi

Ve günler  kalbur edince kalbimizi

Dalın simgesi olduk, insanlar ...

Hep mi kırılacak  körpe dallar

Sakıza mı dönecek dal uçlarında su

Hep yeşili mi öldüreceğiz?

Ağlama badem ağacı, ağlama. ağlama

Kasırgalar dilimden anlamıyor

Kıran da biz, kınlan da biz ...

 

2.

 

Yuvacığı haraboldu bülbülün

Üzgün üzgün bir başkasına .kondu

Ve bir başkasında daldı yasa ...

Böyle hali mi olurdu zavallı kuşun

Kasırga kopmasa beşinci mevsimden

Güveren dallar kırılmasa? ..

 

Bülbül şarkısını sevmeyen mi var

Ne çare dili yabancıdır bize

Sevgisi yabancı, kaderi yabancı,

Hava güneşli olsun, bulutlu olsun

Yeşil bahçede saltanat sürüyor

Bulut bulut bir sancı. ..

 

Bir avcı dolaşıyor bahçede bak

Bir el ateş, biraz duman ... derken

Can veriyor  yuvasız bülbülüm…

Onurumuzu ayakaltı ederek düpedüz

Sevincimizi, kişiliğimizi öldürüyoruz

Farkında mısın gülüm?

 

3.

 

Bizim bildiğimiz bahçededir orda

Yas tutuyor badem ağacının altında

Kırılan dal, yitirilen gönül...

Kan damlıyor lekeli onurlardan

Toprağa dönüyor sağduyularımız

Şarkısını tamamlamadan bülbül..

 

Sonra ben fışkırıyorum topraktan

Yeşil dallarım olacak benim de

Kuş sesine garkolacak dağlar taşlar!

Söyleyin, dallarımı kıracak mısınız,

Yarıda bırakacak mısınız türkümü

Beni de vuracak mısınız yoldaşlar?

22-23 Şubat 1973, Eskicuma

AYNALARIN  GİZLEDİĞİ

 

Zamanla ne kadar değiştiğini sezmek için

Yaşını düşünmeden aynanın başına geçiver,

Beyaz  teller göreceksin siyahlar arasında

Göz çukurlarından başlayacak çizgiler ...

 

Bilmece çözercesine düşüneceksin niteliğini

Alnında çöreklenen yılankavi kırışıkların,

Beddua etmeyeceksin geçirdiğin günlere

Bir mutluluk ararken köşkünde ışıkların.

 

Sevdim mi diyebilirsin yaşını unutarak

Sevda üstüne bir türkü· de yakabilirsin,

Mecnun’dan farkını görebilmek için sonra

Aynada yüzüne bir kez daha bakabilirsin

 

Aynalar mı dedik? Aynalar yalan etmez ...

Ama cüce görünüşüne üzülme, aldanma sakın,

Sen de bir şeyler bıraktın bu geçen günlerde

Sevince baraj kurarken muzaffer akın ...

 

Şu çam çatıl  iskeleler.de sabah sabah

Belki mevsimlerce  sızı inmişti dizlerine,

Yorgunluğunu gecelerce yitirirken belki

Merhametsiz boralar set çekmişti izlerine.

 

Kâh  kuru topraklarca yanıp kavruldun

Kâh  sırdaşı oldun yağmurun ve selin ...

Ve günlerce güneşle paylaşırken hislerini

Kadeh tokuşturmasını da unuttu elin ...

 

Ama bir iz bıraktın  korkakların gidemediği

Seni günlerce ısıtıyordu kışta ve karda,

Ve şimdi geçtiğin yolu görmek istediğinde

Alnındaki kırışıkları göreceksin aynalarda.

1965 Sofya-Eskicuma

 

 

DERTLİ  ŞİİR

 

Tüm dertlerim güvenilir dost bana

Evimde dert, sokakta dert, işte dert,

Cümle alem saldırırken insana

Gerçeklerden üstün olur düşte dert.

 

Diyelim ki kadeh elde her gece

Yalnızlıktır canevinde kol gezen,

Dost bildiğin dertlerindir gizlice

Sana candan kucak açan gezeğen ...

 

Diyelim ki eşten oldun, için boş

Çocuklara özlem dolar kucağın,

Bâde sudan ne ayıksın, ne sarhoş

Dertlerinle alevlenir ocağın ...

 

Diyelim ki kapın açmaz  dostlarım

Pencerenden koğamazsın usancı!. ..

Ne geçmişler sarar şeni, ne yarın

Canevinde at oynatır bir sancı ...

 

Diyelim ki harçlık yoktur  kesende

Değirmeni tuzla soğan döndürür,

Yangıları attım artık, desen de

Ateşini dost dertlerin söndürür.

 

 

Diyelim ki tutmaz kolun-ayağın

Sahrada son  çağrışımdır özveri,

Dört duvardır güvenilir dayağın

Solup gider babalığın değeri ...

 

Diyelim ki yorgan döşek halin var

Umutlarla elin vermez gelecek,

Dil ucunda çağrı olur anılar

Dertlerinle dertleşirsin, bu gerçek.

 

Öyle bil ki ölüm sonsuz bir umut

Kuş sesinde haykırışı andıran ...

Türkülere pencereni  açık  tut

Türkülerdir derdimizi yandıran.

Eylül 1981 Eskicuma

 

MAVİCE

 

Sensiz her nereye gitsem yol düşende

Renklerden maviye takılır gözlerim

O zaman mavi düşünceler şahlanır bende

Bu rengi neden bu kadar sever özlerim

Sensiz her nereye gitsem yol düşende.

 

İlk gelişinle maviyi sen getirdin bana

İçimde gebe bir dal ucu patladı çiçeğe,

Dünyaları oturtmuştun göz kapaklarına

Bekleyiş yağmuru örneği süzülen gerçeği

İlk gelişinle maviyi sen getirdin bana.

 

Süt mavi elbiselerinle gelmiştin hani

 

Hani mavi düşüncelerdi damarlara çöken

Mavice konuşuyor, mavice gülüyordun hani

Kirpik arası bu renkti ağrılarımı söken

Süt mavi elbiselerinle gelmiştin hani. ..

 

Sırsıklam oturdun da gönül tahtıma

Dimağıma akıyordun sevda tellerinden,

Mutluluğu bir villâ örneği kurdun bahtıma

Ve mavi mavi nefes alıyordun derinden

Sırsıklam oturdun da gönül tahtıma ...

 

Çağrılar sevdanın raksı mıydı gözlerinde

Benim olduğunu bilmediğim o ilk sızıdan

Mavi rengin pınar derini körfezlerinden

Bıraktığım tanıdık bir ses geliyordu o an

Çağrılar sevdanın raksı mıydı gözlerinde?

 

N'olur, bağrımda bir ömür mavice gülsen

Sanatıma sağduyu olsan, içimde şenliğim,

Gözüme bir yığın mavi baharla görünsen

Renklerden yalnız maviye takılsa benliğim

N'olur, bağrımda bir ömür mavice gülsen?

1963, Sofya

 

 

RECEP  KÜPÇÜ

( 1934-1976 )

1950-1970  yıllarında Bulgaristan Türkleri edebiyatı «Lale Devri»ni yaşadı. Bu devrin gerçek ünlülerinden biri de 'şair Recep Küpçü'dür. Şair, 1934, Filibe'ye (Plovdiv) bağlı Kuklen doğumludur. İlk ve ortaokuldan sonra Kırcali Türk Pedagoji Okulu'nda başladığı öğrenimini Razgrat'ta tamamlamış, bir kaç yıl üniversitenin Türkoloji bölümüne devam etmişse de, siyasi sebeplerle öğrenimine son vermek zorunda kalmıştır. Öğretmenliğe atanmışsa da, bununla yetinmeyerek, «Yeni Işık» gazetesi muhabiri olarak çalışmaya başlamış, fakat bunun yararından fazla zararını görmüştür. Uzun zaman işsiz kalmış, perperişan bir hayat yaşamış, 1976 Nisan'ında bilinmeyen sebeplerle bilinmeyen kişiler tarafından ölümüne gidilmiş, eşinin, başta şair dostları Nedalko Yordanov ve diğerlerinin ısrarına rağmen, yapılan otopsiden bir sonuç alınamamıştır.

Recep Küpçü" angajeliğin, basmakalıp sanat ve taklitçiliğin batağından kolayca kurtulmuş ve öncü dünya edebiyatından esinlenerek kendine özgü gerçek  sanat yolunu bulmuştur. Gerçi, şairin, her türlü sansürü ve gözdağı vermeleri yenerek büyük şiire doğru yolculuğu çoğu kez dar görüşlü edebiyat çevreleri ve resmi düşüncenin borazanlığını yapanlar tarafından  saldırılar  konusu olmuştur. Lakin şiiri kadar bencil ve  atak olan şair saldırılar karşısında daha da ateşin olmuş ve büyük şiirin örneklerini vermiştir. «Ötesi Var» (1962) şiir kitabı büyük şiirin' başlangıcı sayılırsa da  “Ötesi Düş Değil” güldestesindeki şiirler büyük şiirin örnekleri olmuşlardır. Şairin, Bulgarca da bir şiir kitabı basılmıştır. Bir roman ve daha bir kaç eseri «zararlı» görülerek yayımlanmamışlardır. Şair, çeviri dalında olduğu gibi tüm edebiyat türlerinde başarılı olmuştur.

Türklüğü de şiiri kadar büyük ve güçlü olan R. Küpçü'nün de adı  ölümünden 8 yıl sonra Bulgarlaştırılmıştır. Bu durumu protesto eden eşine çağdışı işkenceler uygulanmış, sonunda bir köye sürülmüştür. Fakat şairin şiirlerinde ve kişiliğinde bir güneşi simgeleyen Türklük er-geç Burgaz'dan şahlanarak, intikamcı gücüyle Balkanlar'da bir bayrak gibi dalgalanacaktır.

 

YAŞAMADA  ANLAM

 

Gönlü avutan bir anlatıdır

Beklediklerimizin yanımıza geleceği inancı

Biz varacağız onların yanına er geç

Düşsek de yollarda, içimizde doğsa da sancı:

Gelecekte bizi bekleyen kocamışlık. .

Değil mi yaşamaya başladığımız gün

Doğa ile böyle anlaşmıştık?

Yersizdir şimdi darılma eğilimimiz ...

 

Kocamışlığımızda anılara dönme isteğimiz

Bu gün bilmediğimiz bir özlem olacak

Yaşadıklarımızı yeni baştan yaşama özlemi.

Yaşantının öylesi de güzel böylesi de.

Kaçan mı var yoksa iyiden, güzelden?

Yaşamanın en yüce anlamı

insanlığı yitirmemek elden.

 

II.

Sevmem mavi-yeşil denizin sütliman  kesilişini güzün

Dalgalanmayış yaşamışlığın türküsü olsa gerek

Anladım ki durgunluğun ürünüdür hüzün

Kişiye yaraşan durgunluğa kulluk etmemek.

Her çağda geçerlidir saplantıya kul olanlar

Ama ben ölüyümdür gönlüm dalgalanmadığı anlar.

 

Hiç bir şey yok olmaz bende yaşadıkça Ben

Tatlı üzüntülerimde yaşar benden gidenler

Bana gelenler yaşar tedirgin sevinçlerimde

Ömür dediğimiz şuradan şuraya dek bir yolculuk.

Bir yanda mendil sallayanlar henüz görünürken

Öte yanda bakarsın belirir sana el edenler.

 

Düşünürüm de

Kimi kederden kimi sevinçten nemlenir gözlerim

Değil mi ki yaşamı içten duyup yaşayan insanım

Ben geleceğe bel bağladığım gibi

Ardımda kalanı da özlerim ...

 

BAHARA DOĞRU YÜRÜYEN ADAM

Yürüyorum

Sızlıyor tabanlarım yürümekten

Yürüyorum ...

Başı karlı yüce dağlar

Ardında mevsimin bahar

Olduğuna inanarak yürekten …

Yürüyorum ...

Bir adım, iki adım, üç adım derken

Düşüyorum bir çukura. .

Daha fazla artıyor özlemim

Başı karlı yüce dağlar.

Ardınca açan bahara

-- Çok iyi olmuş, diyor

Beni çukurda görenlerin kimi

Kimilerde telaşlar içinde:

Yazık oldu, diyorlar.

Ben de diyorum ki:

Hayıflanmaya ne hacet var?

-Yüce dağlardan önce

Tanımalı beni şu çukurlar ...

Bir hamle, iki hamle, üç hamle ...

Çukurlardan çıkmak öğretiyor insana ,

Dağlara tırmanmayı, tosunum!

İşte düştüğüm çukurdan  çıkarak

Yine yürüyorum ...

Bir adım, iki adım, üç adım ...

Bilmeyenler bilsin

Yürüyüştür benim adım ...

Düştüğüm zaman «İyi olmuş» diyenler

Geldiler beni selamlamaya ilkin

Yüreklerindeki ifade ne sevgi, ne de kin.

Geçiyorum yanlarından kollarımı sallıyarak

Başım gökte alnım pak.

Ayaklarım yerde, fakat

Yaya yürümekten yılmayan ayaklarım.

Yürüyün ayaklarım ...

Başı karlı yüce dağlar

Ardında açan bahar

Benim baharım ...

 

 

GÜNEYE  GÖÇEDEN  KUŞLAR

 

Güneye göçeden kuşlar,

N' olur, söyleyin bana.

Nerde kaldı o güneş,

O  ılık akşamlar,

O ferah? ..

Neden böyle vakitsiz geldi güz?

Biliyorum, burda bir sır var:

Siz yazı kanatlarınızda götürdünüz

Güneye göçeden kuşlar ...

 

Ama değil mi, değil mi kuşlar

Gencelmeye gitti yaz?

Değil mi bahar olarak dönecek

Yine buralara?

Ve dökülecek yerlere

Sizin kanatlarınızdan,

Gagalarınızdan,

Ilık ılık

Çiçek çiçek

Yeşil yeşil

Ferah ferah ..

N'olur, n'olur sanki

Gözünü sevdiğim kuşlar

Beni de her güz alsanız

götürseniz güneye? ..

Ve açınca bahar

Yine buralara getirseniz

Hep böyle genç genç

Ümit ümit, aydın aydın

Sevda sevda ...

 

BURGAZ’DA  BAHAR

 

Yine bahar tacını giyiyor şehir

Yine bahar çağında ortalık

Cömertliği tutuyor güneşin

Bu aralık. ..

 

Hesabına bakmadan üçün-beşin

Sırsıklam ışık serpiyor boyuna

Doğanın ağacına, çimenine,

Havasına, suyuna ...

 

Şu lacivert şehri öpmek geliyor içimden

Kalbime nadide bir his sinince ...

Deniz bahçesinde ılık, rayihalı hava

Okşuyor yüzümü ince ince .

Yalı çiçekleniyor renk renk .

Yalıda bahar ...

Denizde bahar,

Besteliyor tatlı bir ahenk

Sahili öpen dalgalar ...

 

Havada da ılIk ılık bahar.

Baharı bütün neşesiyle

Kanatlarında taşıyor martılar.

Nereye baksan bahar ...

Bahar dallarda sarmaş dolaş yeşille

Kuşların dilinde bahar

Yüzlerinde baharın tazeliği

Gönüllerde bahar ferahı var

Bakışlarda ılıklığı, güzelliği…

 

Bu esrarengizlik içinde

İçten coşuyorum da dostlar

Şahlanan hayallerime

Dar geliyor ufuklar …

 

KALBİMDE ·İNANÇLA

 

Yıllar var ki yalın günde

Nice yollar arşınladım

adım adım, adım adım.

 

Kaldım toz-toprak içinde

Yürümekten usanmadım

Sarıldım hayata kalpten

Ümidi kesmedim 'asla

Aydın aydın gelecekten ...

 

Yandım bazan susuzluktan

Cayır cayır yandım durdum ,

Söz açmadım öz derdimden

Ellerin halini sordum ...

Ve istemedim kimseden

İçmek için bir damla su,

İçimde aslan kesildi

Boyun eğmemek duygusu ...

 

Yürüdüm ben bağrı yanık

Yokuşlu uzun yollardan

İlham aldım insanlardan

Olduk hayallerine tanık ...

Şimdi ateş var karnımda

Benim alevim bundandır

Duyun insan kardeşlerim

Yaratan insan insandır ...

 

Ter kokusunu da sevdim

Menekşe kokusu kadar ...

Bütün hünerli ellere

Kalbimde engin sevgim var.

Bu sevgidedir ümidim

Korkmam gayrı kurttan-kuştan

Dünyaya gelmiş gibiyim

Yeni baştan

Yeni baştan ...

 

BAHAR  DA  OLSA

 

Tomurcuk çatladı güneşten

İğdeler çiçek açtı yumak yumak

Halı gibi yeşerdi çayır-çimen

Kuru dereler bile çağladı

Bütün kuşlar dile geldi bak

Cıvıl cıvıl bir hayat başladı.

 

Ne kolay bunu söylemek,

Hazıra sevinmek ne kolay,

Amma bu kadar mı

Kolay geliyor bahar?

Hiç mi yok bunda

Ağrılar, sızılar? ..

 

Git sor açılan tomurcuğa

Yeşeren çimene

Ve dalda öten kuşa sor

Göreceksin ki

Tomurcuk sanıldığı kadar

Kolay çatlamıyor

Kolay delemiyor

Toprağı çimen ...

Ve rastgele ötmüyor kuşlar.

Tomurcukta da

Çimende de

Kuşta da

Gizli bir savaşın

Zafer gururu var ...

Ümitle beklenilmişe ...

 

YILLAR  ÜSTÜNE

 

Yıllar kışla başlıyor

Kışla bitiyor yıllar

Tıpkı aşk serüvenleri gibi

Ortada kalıyor yalnız

yeşil bir yaz

yeşil anılar ...

Kışla bitiyor

Kışla başlayan yıllar ...

 

İKİ  ASLAN  OĞLUM

 

 

Karım ve iki aslan oğlum

Sizi mutlu edemediğim için üzgünüm böyle

Yoksa mutlu  olmadığım için değil

Ben ki,

Nasıl olsa yaşar ve yaratabilirim

İster kelepçeli olsun ellerim

İster darağacın ipi boynumda,

 

Hatta çingeneye bile kalmaz

Ayaklarımın  altından  sandığı çekmek

Basarım  tekmeyi sandığa ben kendim

Ölen ben olsam da,

Yenilen ben değilim.

(Şiir, ses sanatkarımız merhum Ahmet Yusuf tarafından sağlanmıştır)

 

ÖMER  OSMAN ( ERENDORUK)

( 1934-2007 )

 

Şiirde ve hikayede aynı ölçüde başarılı olan Ömer Osman 1934'te Koşukavak'a bağlı (Krumovgrat) Zvanarka (Yunuzköy) doğumludur. İlk ve ortaokul,öğreniminden sonra Kırcali'de Türk Pedagoji Okulu'nu bitirmiş. Krumovgrat'ta ve köylerinde öğretmenlik yapmıştır. Kırcali vilayet gazetesinde de birkaç yıl çalışmış, parti aleyhinde bir roman yazdığı ihbar edilince görevden alınmış, 5 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Son zamanlarda da adının değiştirilmesi ve hıristiyanlığı kabul etmemesi sebebiyle tekrar tekrar polis dairesinde ve evinde işkencelere maruz kalmıştır.

Ömer Osman'ın yaratıcılığı şiirle başlamış ve daha ilk ürünleriyle özgün ve uzun ömürlü şiirin örneklerini vermiştir. 1960'larda hikayeciliğe atılmış, bu kolda, daha üstün başarılar kaydetmiş, Çehovvari hikâyeleriyle Bulgaristan gerçeklerini yansıtmıştır. Sistemin çelişkileri, gerçekler ve sahtelikler, umut ve umutsuzluk istidatlı yazarın kaleme aldığı hikayelere renk vermiştir. Hikayelerinin bir kısmı iki kitap halinde yayınlanmıştır. Türklere karşı işlenen çağdışı işkenceleri yansıtan romana tamamlanmadan el konmuş ·ve yazar 5 yıl hüküm giymiştir. Ömer Osman, Bulgaristan Türkleri edebiyatında sevilen bir şair ve hikâyeci olarak ad yapmış, edebiyat ve sanat çevrelerinin .takdirini kazanmıştır.

Yaratıcılık özgürlüğünden·yoksun bırakılan yazar, adların Bulgarlaştırılması sırasında tekrar «sınıf düşmanı» bilinmiş ve tekrar tutukevine sürülmüş, aile   perperişanlığa terkedilmiştir. Böylesine Türkçü ve gerçekçi bir sanatkarın tutukevinde Bulgarlaştırılması evindeki tüm Türkçe eser, gazete ve dergilerin toplanarak yakılmaları, Bulgaristan sosyalizmini anlatmaya yeterlidir. Şair  2007 yılında İstanbul’da vefat etmiştir.

 

GENÇLİK

Bir rüzgar esti...

Sararmış yapraklar· döküldü dalından.

Bir mevsim geçti...

Gene gelecek ...

Gençliğim! ...

İncim benim ...

Elim, kolum, varlığım

Sevincim benim ...

Sen nereye?

Ben ne geldiğini duydum senin

Ne misafir kaldığını bir kaç zaman

Ne de yıllardır coştuğıınu kanımda.

Ama gidişini görüyorum gözlerimle.

- Beni terk eden dostlar örneği-

Koptuğunu duyuyorum içimden çatır  çatır

Sen gidince neyim kalacak tenimde

-Zaten neyim kaldı ki kötülüklerden gayrı-.

Bir vücudum var kasırgaların yıprattığı

Bir de kalbim kaldı kemirilmiş kıtır kıtır

İnsanlara ufak-tefek bir yardımın varsa eğer·

Onu sana borçluymuşum meğer ...

Bugün, yarın ak düşecek saçlarıma

Gözlerimi saracak bir gök duman ...

 

Gitme gençlik gitme gitme dur aman!

Sensiz beçeremiyecek işlerim var nice

Tutunduğum bir tek dalımsın işte

Beni terketme zamanından önce ...

 

ÖZLEMEK

 

Özlemek karanlıkların sıyrılışını

ilk ışını özlemek insanı okşayacak,

Özlemek kötülüğün, şerliğin ayrılışını

Kalışını özlemek sevginin kucak kucak.

 

Özlemek tomurcukların patlayışını

ilk çiçeği özlemek sıla· özlercesine,

Özlemek hasetliklerin çatlayışını

iyiliği özlemek bir yar gözlercesine.

 

Özlemek bencilliğin yok oluşunu ...

Sonra dost özlemek dertleri paylaşacak

Özlemek kaybolan anka kuşunu ...

Mutluluğu özlemek çiçek çiçek açacak.

 

Özlemek masalımsı bir güzelin sarışını

Tatlı sözler özlemek ballanmış dudaklardan

Suda balıklar gibi bir belin kıvrılışını

Sonra buse özlemek allanmış yanaklardan.

 

Özlemek iyiliği, kardeşliği, buseyi. ..

Güzelliği özlemek bir ana özler gibi!

Özlemek, kötülüklerden gayrı her şeyi .

Her şeyi özlemek yâr yolunu gözler gibi.

 

BULUT  VEYA  UMUT  ÜSTÜNE

 

Çatlak çatlak çatlamıştı topraklar

Yapraklar solmuştu dallarda

Rüzgarın raksı vardı yanık yanık

Diz boyu tozların demir attığı yollarda.

 

Ve işte göründü ufukta bir bulut

Ah ·umut ... ah umut ... ah umut ...

 

Bulut yavaş yavaş geldi

Ve tüm bakışlar yöneldi ona.

 

Ah bir yağmur boşanıverse bu gece

Ve temizleyiverse yeri kana kana!

 

Sonra şimşek ... kılıç gibi şimşekler!

Bekler gönül, ha babam bekler ...

Bekledi...

Bir kaç damla serpti bulut ve gidişiyle

Dertlere dert ekledi. ...

 

xxx

Üç müydü, beş miydi yaşım bilmem

Her akşam oyundan dönüyordum

“Neden korkuyorsun” diyordu dedem

«Köpekten» diyordum ...

 

Beş miydi, on muydu yaşım bilmem.

Her akşam çobanlıktan dönüyordum,

«Neden korkuyorsun?» diyordu dedem

«Yılandan» diyordum ...

 

On muydu,.  On beş miydi yaşım bilmem

Her akşam okuldan dönüyordum ...

«Neden korkuyorsun?» diyordu dedem

«Şimşekten» diyordum ...

 

Şimdi yaşım otuz iki.

Elli de olabilir

Neden korktuğumu sorsa biri

«İnsandan» derim ...

Halbuki dünyada en çpk

İ n s an ı severim ...

 

LÂTİF  ALİ

 

( 1935-1999 )

 

Bulgaristan Türkleri şiirinin diğer otoritelerinden biri de, 1935 Silistre'ye bağlı Kemal köy (Diçevo) doğumludur. İlk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra Razgrat Türk Pedagoji Okulu'nu bitirmiş ve öğretmenliğe atanmıştır. Öğretmenliği yıllarında ilgi çekici yazılarıyla ilgi çeken müstakbel şair «Halk Gençliği» gazetesinin vilayet muharrirliğine  getirilmiş, devamla Sofya Radyosu'nun «Türkiye'ye mahsus yayınlar» servisinde çalışmaya başlamıştır. 1977 sonlarında görevden alınan şair sokağa terkedilmiş, Türkiye'ye göç etmesine müsaade edilmeyince kara işçi olarak çalışmak zorunda kalmıştır.

Yaratıcılığına çeşitli gazete ve dergilerde oçerk, röportaj ve hatıra yazılarıyla başlayan Latif Ali, kısa bir zamanda şiirde de başarılı olmuş ve okurların ilgisini kazanmıştır. 1961 sonlarında şiirlerinin bir bölümünü «Bir Bahçeden Bir Bahçeye» şiir güldestesinde toplamıştır. Diyaloglarla röportajı düşündüren şiirlerinde geçmiş ve gelecek, savaş ve huzur, insan ve hayat, yurt ve mutluluk sorunlarının yorumu yapılmaktadır. İlk zamanlarda aşırı angajeliği yeğ tutan şair, zamanla gerçek sanat yolunu bulmuş, boş gürültülerin ve basmakalıp yorumların ağır bastığı şiirlere çekici bir anlatış tarzı ve· orijinal bir biçim kazandırmıştır.

 

1985 ad değiştirme olaylarında tekrar tekrar dayaktan geçirilmiş, sonra adının değiştirildiği polis dairesinden alınarak tutukevine sürülmüştür. Şairin peşinden koşan eşine karşı da aynı sosyalist yöntemler uygulanmış olup, ne Türkiye'ye göçlerine müsaade ,edilmiş, ne de işkencelerden kurtulabilmişlerdir.

 

MEMLEKET SAAT AYARI

 

Noel ağacının yanına kurulsun

Yılın en cömert sofrası bu akşam

Keklik ayağı kadehlerde şarabımız

Rila göllerinin sulan gibi durulsun.

Ve gerdeğe girecek gelin misali

Süzülsün tepeden tırnağa Noel ağacımız

Sırmalar pullar içinde

Süzüm süzüm ...

Sen unutma ki iki gözüm

Memleket saati 12'yi çalarken'

Ve sırça bardağa dökülürken

Gümüş gülüşlerin

Tren düdükleri ötecek uzaklarda uzun uzun

Bilmem kaçıncı paralelde

Gündüz müdür oralarda, gece midir bilmem

Dumanlarını savuracak gemilerimiz.

 

Ve çam dalları

En beyaz rüyasını görürken gecelerin

Nöbet verip nöbet alacak erlerimiz

Numaralı sınır taşlarını başında

Kalsiyum verecek bir hastaya  doktor

Bir yıldız

Kayma niyetinden vazgeçecek göklerden

Uzak bir köyceğizde

Boncuk gözlü bir bebek gelecek dünyaya

Ebe kızın vefalı ellerinde ...

Bir bayrak savrulacak yırtılırcasına sabaha kadar

Çam kokan bir iskelenin ucunda

Mutluluk tebrikleri alacak antenler

Gelincik rengi köy çatılarının  üstünde

Ve anarken giden dilberin en güzel anısını

Ak duvaklarda oynayacak gölgelerimiz

Bilinmeyen bir masal dansını ...

 

MEMLEKETLE  HASBİHAL

(Âşık Hasan diliyle)

Dedim ismin nedir: dedi Vatandır

Dedim başın karlı, dedi Balkan'dır,

Dedim tarihin ne, dedi al kandır

Dedim ya esaret, dedi ki yok, yok.

 

Dedim Karadeniz, dedi' sevdalım

Dedim Trakya, dedi ipekten halım,

Dedim· meyve bağlı, dedi her dalım

Dedim sarı beniz, dedi ki yok, yok.

 

Dedim Rodop dağın, dedi altın kaz

Dedim çok mu yoksa, dedi kelâm az,

Dedim insanları, dedi destan yaz

Dedim var mı mutlu, dedi ki yok; yok.

 

Dedim şu Dobruca, dedi ambarım ...

Dedim tarlaları, dedi bir varım,

Dedim güllerinde, dedi bal arım

Dedim huzur var mı, dedi ki yok, yok.

……………………………………….

 

AKŞAMLARI SEVMİYORUM ARTIK

 

Hep öyle iniyor

Mahalleye akşamlar

Hep öyle çöküyor

Gönlüm gibi buruk  koruya sis

Kaldırım taşlarına sor

Ne kadar zor

Acı bir yük altında  karşılamak

Mahallemde akşamları sensiz ...

Bütün saatleri çekmek geçiyor içimden geri

Ve emretmek güneşe

Terletmesin diye bu akşam beni

Bak

Kaldırım taşları çatladı kederimden

Taşıyamaz oldu yollar ağır yükümü

En sevdiğim geceleri aldı kader elimden

Şiirlerimi kimlere okuyayım şimdi

Şimdi kimlere anlatayım

Bir kavgadan

Yenilmiş çıkan

Öykümü?

 

MUSTAFA MUTKOV

 

Şiirde, çok kısa bir dönemde' rejimin meşrulaştırmak istediği ve sosyalist mesajların oluşturduğu angajeliğe son vererek, kendine mahsus üslup yaratan ,Mustafa Mutkov 1935'te Lofça'ya (Loveç) bağlı Gorsko Slivovo köyünde doğmuştur, ilk ve ortaokul öğrenimini köyünde, Sofya'da başladığı Pedagoji öğrenimini de Rzgrat'ta tamamlamıştır. Bir kaç yıl köy öğretmenliğinden sonra Üniversitenin Türkoloji koluna devam etmişse de «kapalı kutu» dediği üniversitede aradığını bulamamış, hayatın maceralı tarafına ağırlık vererek kah öğretmenlik yapmış,kâh maden ocaklarında, kâh «Halk Gençliği ve «Yeni Işık» gazetelerinde çalışmıştır. Başarılı olduğu bir dönemde 1963'te «Halk Gençliği»nin şiir yarışmasında «Bir Kalbin Hikayesi» şiiriyle altın yüzük ödülünü kazanmıştır. Gerçek sanata ve sanatkara tepkili davranışlar, bürokratik tutumlar karşısında gazeteciliğe son vermiş, işçi olarak 4-5 yıl Sovyetler Birliği'nde çalışmış, dönünce de en. verimli yıllarını vatman ve şoför olarak sürdürmüştür. Kişiliğinde ve şiirlerindeki samimiyet ve iyimserliklerle sevilmiştir.

Mustafa Mutkov şiir tekniğini ve dil zenginliğini ikinci plana bırakmış olmasına rağmen şiire muhabbet havası getirmiştir. 1965'te yayınlanan «Sabah Yolcusu» güldestesi bunun apaçık örneğidir. Bulgarca’ya  Rusça’ya vakıf olmasına rağmen, Türkçe yazma yasağından sonra susmayı tercih etmiştir.

Ad değiştirme olaylarında, tekrar ikinci evi bilinen ,Sofya tutukevine sürülmüştür. Yakınlarından sızan haberlere göre bir kaç ay kaldığı Sofya polis dairesinde sorgulamalardan sonra sokağa atılmıştır. Kütüklerde, soyu Bulgar yazılan şair sosyalizmin acımasız kurbanı olmuştur.

HAYKIRIŞ

 

Mehtaplar sevimli olur

Çirkinleri bile güzelleştirir Ay ışıkları

Aşıkları çıldırtır

Bahar rengi verir yüzlerine

Sözlerine tatlılık verir onların

Tazelik verir ...

Mehtaplar

Işık saçar insanların yollarına

Onun içindir ki ben

Ay ışıklarından bir urgan ördüm

gündüzleri bağlamaya

Lakin sabah olunca

Güneş ışıkları onu kesti

Ve içimde bir isyan rüzgarı esti

Haykırdım alabildiğine

Duyduğunuz bu ses

Çaresiz bir sesti...

Sonra güneş ışıklarından bir kilim dokudum

Dünyayı kuşatmaya

Lakin karanlık geceler

Paramparça etti sevdiğim kilimi. ..

Ve kaybettim 0nu da karanlıklarda

Haykıramadım

Sanki bir şey kesti dilimi

Medet insanlar, medet... ,

Sevgi ışıklarından bir sicim örelim

Yürekleri bağlamaya

Emellerle çağlamaya ...

 

Bir türlü alışamadım şu sonbahara

Her yıl niçin gelir bilmem ki.' ..

Rüzgar yerde son yapraklan savurur

Ve titrer içim bir yaprak örneği

Kalbin  yalnızlık ateşinde kavrulur ...

 

Bir türlü alışamadım şu sonbahara

Kuşlar terk  ederler saçakları,  dalları

Islak toprak kokusu dolar genizlere

«Kartaltepe» artık uykuya dalar

Çıplak ağaçların sızlar içi...

 

Bir türlü a1ışamadımşu sonbahara

Maviliklerde yıkanmaz olurum o gelince

Gökyüzünün temizliğini örter bulutlar

Güneş uzaklaşır dargın âşıklar örneği

Kışı müjdeler soğuk   bakışlarıyla ufuklar.

 

Bir türlü alışamadım şu sonbahara

Yeşillikler arasında tazelik arayan gözlerim

Yalnızlığı bulur çıplak kalan dallarda

Ürperen gönlüm kollarını  açar sabahlara

Çiçekli bahar görmek için yollarda.

 

SAMİMİYET

 

Şimdi yarasaların dostuyum ben

İstemiyorum sabahların gelişini

Dünyamıza açılan sabahlar

Niye alıp alıp giderler

Geceleri arkalarına:

Islak geceleri

Çıplak geceleri ...

Ben  onlarda yitirdim gençliğimi

Onlarda söyledim en güzel şarkılarımı

Sevgi ışıklarımı onlarda gördüm

Onlarda ördüm aşkın baharını ...

Ama bu anda

İstemiyorum sabahların gelişini velev ki

İlk oğlumun Sabah koydum adını

Kalbimde son kıvılcım yine sabah

Ama bu anda

İstemiyorum sabahların gelişini

Çünkü sabahları

İnsanlar erken erken

İşlerine giderken

Kendimi arıyorum ben

Gecelerin yalnızlığında!

 

 

EKMEK

Kaptırdım kendimi çılgın bir sevince

Senin dününü, bu gününü düşünüyorum,

Belleğimde ne varsa senin etrafında dolaşır

(Yağan bir yağmur örneği ince ince)

Seninle başlıyor düşüncelerimin ötesi

………………………………………………………

 

 

 

SÜLEYMAN  YUSUF ( ADALI )

 

Bulgaristan Türkleri şairler korosunun diğer orijinal ve çekici seslerinden biri de, 1936 Koşukavak'a (Krumovgrat) bağlı Adaköy  (PotoçnitsaJ doğumlu Süleyman Yusuf'tur .. İlk ve orta okul öğreniminden sonra Kırcali Türk Pedagoji Okulu'nu ve Hasköy Öğğretmen Enstitüsü'nü bitirmiş ve öğretmenliğe atanmıştır. Devamla Kırcali «Nov Jivot» (Yeni Hayat) vilayet gazetesinin parti şubesi şefliğini yapmış, Pomakların Bulgarlaştırıldığı yıllarda' ırkçı Bulgar şövenliğinin ve komünist diktenin hakiki destekçisi olmuştur. Komünist ideallerine böylesine bağlığı yetersiz görülmüş ve 1978'de göç sona erince, ihtiyaç duyulmadığı için sokağa terkedilmiştir. Bir kaç yıl işsizlikten ve ardıcıl tehditlerden sonra şimdi de Bulgarlaştırma ile yüz yüze bırakılan şair putlaştırdığı partinin ve rejimin en ağır saldırılarına uğramaktadır. Büyük şiire yolculuğunda gerçekten de özgünlüğü ve sanat gücüyle takdir edilen şairin en büyük sürprizi Rodoplar'daki soykırımını yansıtması olacaktır. Eğer bu kanlı günlerin «ritmi kurşun destanını» yazabilirse, 1965''te yayınlanan «Bir Uçtan Bir Uca Memleket» şiir kitabına bambaşka bir yorum getirmiş olacaktır. Rodop Türkleri akıtılan kanların gövdeyi götürdüğü bu günlerde haklı olarak Süleyman Yusuf'a da ihtiyaç duymaktadırlar.

İsmi silah gücüyle Bulgarlaştırılan şair, ücra bir Rodop köyüne sürgün edilmiştir. Uzun zaman hizmet ettiği komünist sistemin oyuncağı haline getirilen. şair, Türklüğünü 'Ve şiirini savunma savaşında başarısız kalmış sonunda rejim düşmanı bilinmiştir.1989 yılında anavatana göç etmiştir.

 

VATAN İÇİN SÖYLENMİŞTİR

 

Kapımın önünde bir asma var ya

Bütün Ağustoslarda suladığım hani

Ağır anlarımı yakalayarak

Yapraklar beni yelpazeliyor ...

Renklere övgü suç sayılır ya bana, sayılsın

Ama bütün renkler

Benim olmakta devam ediyor.

 

Şu nehri görüyor musun

Mısralarımın çoğuna yerleşen nehir

Maviye-yeşile çalmış da akıyor

Çoğu benim diyor ona

Bizim diyenler de var ya, desinler

O, benim olmakta devam ediyor ...

 

Sen varsın ya hani

Sevmelere doyamadığım sen

Herkes sana delice vuruluyor

Bunu· da biliyorsun

çoğu benim diyor sana

Bizim diyenler de var ya

Ama sen

Benim olmakta devam ediyorsun ...

 

Sana yazdığım bu türküyü

Hor görenler oluyor, olsun.

Senden uzakta kalınca hani

Beni bir bekleyen var ya

Sen oraya varan. en kısa yolsun ...

 

RENKLERE TUTKUNLUK

 

(YA DA ECDAT TOPRAĞINA SEVGİLERİMİZ)

 

Rodop dağlarında tan ağarmasını görmediniz mi hiç?

Görenler ala benzetiyor

Kızıla benzetiyor

Ama doğru değil

Ben on dörtlük kızların

Yanaklarındaki renge çalıyor diyorum

İçimden

Ama söyleyemiyorum

Toprak dalgalanırken görmemişsinizdir elbet

Bir duruyorum da Rusçuk kıyılarına

Çıkageliyor Timok tarafından

Dalgalar memleket memleket

Kimi yeşile yüz tutmuş

Kimi altın rengine

Kimi sarıya

Görenler buna doğanın oyunudur diyorlar

Ben toprağımızın bereketi

İnsanlarımızın mutluluğudur diyorum

İçimden

Ama söyleyemiyorum.

Sevgililer Vitoş'a çıkarlar geceleri

Vitoş'un üstü gökyüzü ile bitişik

Bakarsın ötelere bir ışık, bir ışık

Ve aydan, yıldızlardan bahsedilecekse o. gece

Şaşırır insan

Sofya ovasındaki yıldızları  görünce ...

…………….......

Meriç kıvram-dolam güney topraklarımızda

Şeftalilerin. bir yanı kızıla çalar

Yabancılar gelir geçer burdan

Kalplerini kaptır,

Gök mavisi mi, yaylalar mı birleşmiş uzaklarda

Renkler bir sarhoş eder insanı bir aydırır

Kimi elma der,

Kimi ayva der

Kimi nar ...

Kimi Trakya düzü, der

Kimi yurdun yemiş  bahçesi

Ama öyle değil bu ...

Ben,

Ellerimizle yarattığımız cennet köşesi

Ecdadımızın  en mukaddes toprağı)

Diyorum içimden

Ama söyleyemiyorum ...

Denizin güzeli sabahta belli olur

Döner durur baş uçunda bir martı

Rüzgar kokusu duyar duymaz

Kıyılara çıkagelir bir hışırtı

Kimi deniz dalgası der buna

Kimi deniz çalkantısı

Ama doğru değil

Ben, Karadeniz delişmenliğe yönelmiş

Diyorum içimden

Ama söyleyemiyorum ...

Rodoplar'da kalmanın zevki yıllarca

(Ve türkülerini haram etmek soyunla beraber)

Reçine kokusuna tutkunluk küçükten

Çamların selviliği rüyalarıma giren varlıklarca

Koparıp alınamayacak derecede yaylalar yürekten

Kimi çimen yeşili diyor onlara

Kimi çoban -yeşili

Kimi koyu. yeşil

Ama doğru değil

Ben sevdiğim gözlerin rengine çalıyor diyorum

İçimden .

Ama söyleyemiyorum ...

 

Güneş batmaya yönelir de uzaklarda

Memleketimin dağlarında bir renk kalır

Soydaşlarımın akıtılan kanlarıyla beraber)

Kimi buna ılık akşamönü der

Kimi güneşten  kalan kırmızılık

Ama doğru değil

Ben, düşen ağabeylerimizin kanına çalıyor

Diyorum bu renk içimden

Ama söyleyemiyorum ...

İ1iğim kemiğim etim

Eyyyy, bağrında dev çocuklar emzirmiş

Benim küçük memleketim

Sevdaların söylenilmeyeni tatlıdır

Kimi güzel diyor sana

Kimi dilber, kimi şirin

Ben sana vurgunum demek istiyorum içimden

 

 

 

 

…..GİBİ

 

Geldim.

Yardıma ihtiyaçtan değil

Yalnız beni bir seven olsun isterdim

Dünya yolculuğumda yalnızlığı yitirip

Açıp kalbimi önüne serdim

Sularda parçalanan

Sal gibi...

Bir kıvılcım aradım gönlümü ısıtacak

Külümü eşelercesine sönmüş ocakların

Kalpsiz varlıklarca susuyorsun .

Yalnız bir şey gizleme çabasında dudakların

Bir şey geziniyor oralarda

Al gibi. ..

Gideceğim,

Sensiz geçilecek yollar da uzun uzun

Ama sen susuyorsun

Yalnız gözlerinde bir kıpırdayış var

«Biraz daha kal» gibi...

 

 

FAİK  İSMAİLOĞLU ( ARDA )

( 1936-1995 )

Bulgaristan Türklerinin su özgün şairi 1946’da  Kırcali'nin Eğridere (Ardino) kazasına bağlı Elmalı Kebir (Yabılkovets) köyunde doğmuştur. Tarihte Türk 'kolonisi bilinen ve zengin Türk folkloruna sahip olan bu bölge günümüz şairini daha beşiğinde iken etkilemiştir. İlk ve orta öğrenimini köyünde, lise öğrenimini Eğridere'de tamamladıktan sonra Sofya Üniversitesi'nin Türkoloji Bölümünü bitirmiştir. Bundan sonra öğretmenliğe atanmış, Türklüğü sebebiyle Eğridere'nin çeşitli köylerine sürülmüştür.

Lisede öğrenciliği sırasında şiir yazmaya başlamış, Rodop Türklerinin ıstırap dolu hayatını şiirlerine konu etmiştir. Şairin tüm olumlu çabalarına rağmen, şiirinde nesrin fazla etkisi vardır. Rejimin istekleri doğrultusunda basmakalıp şiirlere de sıcaklık getirmiştir. Rodop Türklerine karşı uygulanan baskıları Ezop diliyle anlatmak istediği şiirler, sıkı sansur yüzünden 1965'te yayınladığı «Ağarınca Tan» kitabından çıkarılmış, genellikle rejimi öven şiirlere öncelik verilmiştir. Şiirlerinde de kişiliğine has bir sessizlik, gizli keder vardır.

Şair, 1984 yılı Aralık ayında Bulgarlaştırmayı kabul etmeyince ve şuurlu olarak Türklüğünü savununca haftalarca işkence görmüş  görmüştür. Bulgaristan Türkleri edebiyatının beşiği bilinen Rodoplar'da diğer kalemdaşları gibi rejimin  düşmanı bilinmiştir.

 

BAŞIM DAĞ BAŞIDEĞİL

 

İşte geçirdik yine kışı

Kar yağdı dağlarıma kar yağdı

Dün yeşilken yemyeşilken

Bakın bembeyaz oldu dağların başı. ..

Siz iyisiniz dağlarım, siz iyisiniz

Kışın ihtiyarlar

Yazın gençleşirsiniz ...

Ama gelin

Bir de benim halimi sorun

Sadece kışın yağarsa

Sizin başınıza kar,

Benim başıma, dağlarım,

Her mevsim yağar

 

BUYURUN  ODAMA

 

Buyurun insanlar,

Buyurun, girin adama ...

Çıkarmayın ayakkaplarınızı

Varsın çamurlu olsunlar

Varsın çamurlansın  kilimlerim

-Su ki her şeyi temizler-

Ama içinizde

Kalbi de ayakkapları gibi

Çamurlu biri varsa,

Bir çift sözüm var o adama:

O ki,

Ayakkaplarını çıkaracağına

Kalbini çıkarsın  kapı dışına da

Öyle girsin odama ...

1966/ Eğridere

 

HER ŞEYDEN ÖNCE

 

Neye benzetsem dilini

Bala mı, şekere mi?

Neye benzerse benzesin,

Ama her şeyden önce

Dile benzesin ...

 

Neye benzetsem elini,

Pamuk gibi mi desem,

Toprak gibi mi?

Neye benzerse benzesin

Ama her şeyden önce

Mübarek ele benzesin!

 

Neye benzetsem ki belini

İncecik ne gibi desem?

Neye benzerse benzesin

İlle de ille de

Bele benzesin ...

 

Yüzün güle benzermiş

Gözün kömüre

Saçın  ipeğe benzermiş

Boyun selviye,

Aman neye sayayım ötesini

Neye benzersen ona benze,

Ama her şeyden önce

İNSANA benze !

 

 

 

DURHAN HASAN

 

Bulgaristan Türkleri şiirinin büyük ye,teneklerinden biri de, 1937 Harmanlı-Hocaköy (Rabovo) doğumlu Durhan Hasan'dır. Daha öğrenciliği yıllarında. şiir yazmaya başlayan şair, Sofya Türk Pedagoji Okulu'nu bitirince bir kaç,yıl öğretmenlik yapmış, devamla üniversitenin Türkoloji bölümünde yüksek öğrenimini sürdürmüştür. Bundan sonra da Kırcali'de öğretmenlik yapmış, Vatan Cephesi'nin ateizm bölümünde ve Devlet Tiyatrosu'nun Türk Estrat kolunda çalışmıştır. Sık sık saldırılara uğramış, huzur yitirici davranışlarla yüz yüze gelmiştir. Son zamanlarda Rodop Türklerine yapılan hakaretler, şairi büsbütün hüsrana uğratmıştır.

Durhan Hasan'ın ilk şiirleri basmakalıpçılığın, şematizmin, bürokratik anlayışların izlerini taşır. Şair, ısrarlı çalışmalarla başarıya götüren sanat yolunu bulmuş ve büyük şiirin en belirgin örneklerini vermiştir. Gerçekleri özgün sembollerle anlatmak, sevdiği olay ve manzaralara kendinden yepyeni renkler vermek şiirinin en belirgin özellikleridir. 1965 yılında yayınlanan«İnsan Kardeşlerim» şiir kitabıyla gönül okşayıcı çağrışımlara sebep .olmuştur. Kuşkular dışında kalınca her zaman büyük şiirler yazmış, büyük sözler söylemiştir. Partinin «Gerçekler yansıtılmalı» şuuruyla soykırımı dile getirdiği takdirde beklenen depremlerin şairi olduğunu da ispatlayacak güce sahiptir.

İnce ruhlu şair, adının Bulgarlaştırılmasından sonra da savaşını sürdürmüş ve görevinden alınarak, merhametsizce  sokağa atılmıştır. Şiirini .savunmasını becerebilmişse de, Türklüğünü savunamamış   sosyalizmin acımasız kurbanı olmuştur.

 

SEVGİDEN ÜSTÜN, DUYUDAN SICAK

Sevgi dediğin,

Bir duygu, bir tutkudur kanda

Ben sevginin şiirini yazamadım

Kırcali

Sevgi dediğin

Düğümlü bir sır kutusu insanda

Ben bu sırrı yıllar yılı çözemedim

Kırcali

 

Mahzende şarap gibi deli

Mahzende şarap gibi yıllanmış

Sevgin içimde

Burda, her lahza nefes tatlı

Her yaşantı bir başka biçimde,

Özlem ve huzur

Sinmiş günbegün benliğime ayrı

Sensiz hiç bir mekanda asla duramam

Duramam gayrı

Bir gurbet türküsü gibi içli

Bir gurbet türküsü kadar yakınsın bana

Bir name döksem yine azdır

gurubuna, mehtabına ...

Mahzende şarap gibi

Yıllanmış, yıllanmış sevgin içimde

Burda her  sevgi üstün, her duygu sıcak

her anı bir başka biçimde.

 

 

SILAYA  DÖNÜŞ

 

Sılam burcu burcu papatyalar içinde

Bir bahar uyarış gamzesinde kızların

Yeşil dağlar yastık olmuş bulutların başına

Şirin ırmak kırışıp oynaştığı yer yıldızların.

 

Göveren dal, süren filiz, gencelen zaman

Her yıl bir karış olsun uzayan çamlar ...

Ne efsaneler fısıldıyor nesillere illere

İkindi gölgeleri gibi uzayıp giden akşamlar.

 

Günaydın köyüm, doğma sılam, öz yurdum,

Bahşedemediğim en ince hüner, en yüce paha.

Kevser sularında yüzüm yudum, kürek çektim

Çocuksu hayallerim buradan yükseldi şaha ...

 

Bir zamanlar fakir köylülerin hakir evleri

Viraniller, tozlu yollar devasız derde

Çocukluğumu yitirdiğim köşe başı ahşap ev

Dağdüzünün çakır devedikenleri nerde?

 

Ben yılların avuttuğu o bilge, şımarık çocuk

Evlatlık edemediğim annemin tutunacak tek dalı

Ben suyuna gidemediğim, oturamadığım başucuna.

O garip, o dertli zavallı. ..

 

Canım  anam, cici anam, beni özürlü say ...

Ana kalbinin o ince  sırrına  varamadım pek

Zamanla unutulup yabancısı olmuşuz

İçeri sokmadı beni hatta avluda köpek

 

Günaydın köyüm, doğma sılam, öz yurdum

Senin tel tel kızaran bakır ufuklarından.

Gönlüme ebedi bir anıt oyacağım

Ve içine küçük köyümdeki insanların

Büyük kalbini koyacağım ...

 

ARDA  TÜRKÜSÜ

 

Küçükken oturup Yarbaşı'na

Delice ve köpüre köpüre akan

Sularına bakıp bakıp da ağlayan

O masum o yavru çocuk

İşte benim,  Arda

Tanıyabildin mi?

 

Ama sen anadan  etmiştin beni

Babadan etmiştin Arda,

 

Ne anama çamaşır yıkattın

Ne babama balık avlattın  sularda.

 

Müthiş ve merhametsiz estin bir gün

Ve öksüz koydun beni

Ama .Arda

En kötü lânet

Sana okunurdu Rodoplar'da

Seller altında bırakırdın  Koca Bük'ü

Rızkımızı sen götürürdün enginlere

Zaten ne rızktı ki o bizimkisi

Alabildiğimiz beş şinik kuru ekin

Onun da yarısı bizim değildi. ..

 

Sonra sonra Arda

Çılgınca sevmişti Zeynep Recebi

- Ana ben gitmem diyordu Kara Turan'a

Turan'dan yar olmaz anacığım bana

Ali Dayı satamadı Zeynebi.

Sen mi aldın  allı Zeynebi Arda?

 

Uykusuz geceler yaşıyordu Recep

Gamlı gamlı  ofluyordu bu oğlan

Türkülerinde bile hep

 

Arda boylarında

Bir sürü kuzu,

Ardalar aldı ya

Kınalıca kızı. ..

 

İşte Arda böyleydin sen bir zamanlar

Fakat bir gün biz bakarak Asar dağına

İlk gürzümüzü sapladık senin bağrına

- Dur, dedik Arda, taştığın yeter!

Yeter artık ağlattığın bizi

Ve biz senden böyle aldık

Gücümüzü, kinimizi

 

Bir baraj kurduk Dar araya, sular masmavi

Recepler,Zeynepler türküler yandırdı

Sandalla yapma denizde

Sonra bir türkü tutturdular:

Ay doğdu bulut geçti

Ayın önüne

Baraj'ı kurduka biz

Suyun önüne ...

Bu türkü oylum oylum dalgalandı

Karış karış dolaşarak

Şu bizim Rodoplar'da

Doğaya hakim oldu insanoğlu

İşit Arda

Dinle Arda,

Ardaaaa!

 

 

OSMAN  AZİZ

( 1937-2007 )

Sanat ağacının en çiçekli dallarından oluşan bir demeti simgeleyen Osman Aziz, Kırcali vilayetine bağlı Koşukavak'ın (Alfatlı) - Neofit Bozveli - 1937} köyü doğumludur. Koşukavak'ta lise öğrenimini tamamladıktan sonra yüksek öğrenimini Sofya Üniversitesi'nin Türkoloji Bölümü'nde sürdürmüştür. Yalnız kalemiyle değil, bülbülleri de kıskandıracak tatlı sesiyle ve insanlara karşı aşırı sıcak davranışlarıyla sanat dünyasının sürprizi olmuştur. 1960'lardan 1985' e kadar Sofya Radyosu'nda sözcü ve çevirmen olarak çalışmıştır. Sansürün emriyle sözleri büsbütün değiştirilen ve «komünist içerik» kazanan Rumeli türkülerinin ömrünü yitiren bir ses sanatkarı ve söz ustasıdır.

Osman Aziz her zaman güzele, çekici ve insanların yararına olanlara, tarihte değer sayılanlara önem vermiştir. Hatalara meydan vermemek için yandan gelen dikteleri değil de gönlünün sesini dinlemiştir. Buna rağmen sanatı ve kişiliğiyle incitilen Osman Aziz bir kaç yıl Sofya dedikodularından uzaklaşmayı  amaçlayarak Razgrat' a gitmek mecburiyetinde kalmıştır. Daha ilk şiirlerinde gerçeklerin yankısı olduğunu «Büyük Ateş» güldestesiyle sergilemiştir. Rodoplu soydaşlarının perperişan hayatı bu özgün şairin de katkısıyla, evrensel tepkiler doğuracaktır.

Ad değiştirme olaylarında, yıllardır Sofya Başmüftülüğü'nde imamlık yapan babasıyla beraber işkencelere maruz kalmıştır. Şiiri kadar çekici türküleri de yasak kapsamına alınmış olmasına karşın, rejimin uydusu haline getirilmiş olup, Sofya  Radyosu'nda spikerliğini sürdürmüştür ikinci  şiir kitabı “Güllerin Korkusu”dur.  2007 yılında kalp krizinden hayatını kaybetmiştir

 

SÖYLEME BU KADAR

 

Bu senin en büyük zenginliğin

Kaybedeceksin sesini dediler

Türkü söyleme dediler

Sabahtan akşama kadar.

Nasıl sabredilir karşınızda

Deliorman'da nasıl susulur?

Nasıl durulur çıldırmadan?

Öpülmedik yanak önünde inat kırmızı?

Dayan dayanabilirsen

Yarasız gözler yaralarken insanı

İnat yeşil ..

Sus göreyim karşısında

Yolumu kesen Fikriye kızın

Söyleme bu kadar dediler

Kaybedeceksin sesini. ..

Sessiz kalmak zor, zor olmasına

Ama, kızların ses istedi benden

Deliorman ...

Saçları gibi dalgalı, dişleri gibi beyaz.

Onları sevdim de söyledim bunca,

Ne yapayım? ..

 

Bunun için korkmuyorum bu gün

Sesim kalmadı diye.

Sevgiden mi korkayım?

 

xxx

 

Dün Rodoplar'da buldum bu sesi

Bugün kaybettim Deliorman'da

Yarın yine burada bulursun, dediler

Cömerttir benim toprağım, bulurum. ...

Deliorman esirgemez bunu benden

Nasıl yapsak da beraber olsak seninle

Hem de ömrün sonuna kadar beraber?

Ama bu  defa sesim olmayacak

Sessiz çıkacağım  kırlarına

Sessiz döneceğim.· ..

Yoluma yine çıkarsa

Sessiz seveceğim Fikriye kızı. ..

 

Ama, sen beni sessiz de seversin, bilirim.

Bir ananın dilsiz evladını sevdiği gibi.

Aldın sesimi Deliorman ...

Al,  helâlim olsun ...

Ne kıskanılır zaten senden?

Ecdatlar can kıskanmamış

Ben bir parça mı kıskanayım bu candan?

 

Aç kollarını Deliorman, geliyorum .

İster düzün olsun, yokuşun olsu:n .

Bunca öter kuşunla birlikte

Bir de ötmez kuşun olsun ...

 

 

LOM NEHRİ

 

 

Aylardır üzerinden gelip geçiyorum

İki dize yazmadım diye gücenme bana

İnan ki vaktim yetmiyor Lom nehri.

Sen duyamazsın ki benim gibi

Nasıl geçtiğini günlerin

Suyun gibi akıp gitmiyor bu hayat ...

Seni çağıran deniz ...

Ve son menzilin de o ...

Beni çağıran ne ya Lom nehri?

Amaçsız mı aşıyorum dağları, tepeleri?

Amaçsız mı  ekip. biçiyorum?

Aylardır üzerinden gelip geçiyorum

İki dize yakamadım üstüne ..

Vaktim yetmiyor, inan bana, vakit dar ...

Yer altına girmek var

Bir kere olsun nöbet başına!

Dağları delip geçmek var

Evlât uyutup evlât büyütmek var sonra,

Sonra gamını-kederini çekmek var bunların.

Sevmek var,sevilmek var

Siz nehirler kadar olmasa da

Biraz olsun dostluk kurmak var aramızda.

Velhasıl, ağrısıvar bütün bunların

Sızısı var ...

İki dize yazamadım diye gücenme bana

Vakit dar ...

 

İLK GÜNÜM

 

Ben seni beklerken

Yeşil gözlü çocuklar geldi yanıma

Çocukluğumu getirdiler tozlu sokaklardan

Geçtikçe dolayından çocuk bahçelerinin

 

Ben seni beklerken

Kaç gece beni benden alıp gitti

Çalıp götürdü hırsız günler ...

Kaç gece aldattı beni

Koyup koyup gitti meyhanelerde ...

Taktı da peşine bir sürü vefasız dostu.

Ben seni beklerken dolu yağdı

Değiştirdi toprağını diktiğim fidanın

Verimsiz toprak getirdi dibine

Çamur etti bütün yollarımı

Köprülerimi yıktı

Ve ben çıkamadım seni aramaya

Afişlerde resmim ıslandı. ..

 

Ben seni beklerken

Trenler geçti çığlık çığlığa

Ve ben duraktan durağa koştum .

 

... Ve işte geldin gayrı

Gayrı benimlesin

Bırakıp gidemezsin beni ... hayır .

Ben martıyım gayrı... kartalım .

Kanatlarım var;

Yok diyemezsin ... hayır ...

Düşersin, yorulursun de hele

Düşmem, yorulmam ...

Yeter oturduğum aynı yerde

Aynı deniz kıyısında aldanışım

 

Bensiz gidemezsin ... oturamam ...

İşte sen geldin gayrı

Bir Türk çalgısı gibi hem de

Geldin, bütün tellerini inleterek

Süzüldün önümde dansöz kız gibi

Süzüldün Ateş Esmerim gibi benim ...

 

Vakit varken geldin işte

Vakit varken güldüm ...

Hoş geldin otuz yıldır beklediğim sevgili

Otuz yıldır beklediğim İLK GÜNÜM ...

 

KIRIK PLÂK

 

Sende plak kaldı. Hani kırık vermeliydim ...

Gayrı kıramam ... O senin ...

Bende durak kaldı. Hani ayrıldık ...

Ve hatırası o tek busenin ...

 

Sana yaramaz o hatıra

Verdiğim plağı kır ...

Dinleme o şarkıları

Tümü beni hatırlatır ...

 

Dinleme Anna, kır o plağı

Ben ağlıyorum plakta, bilir misin?

Gel diyorum sana, seni çağırıyorum

Gelir misin?

 

Gördüm işte, gördüm seni, n'ideyim?!

Bir görmek mi âşıkların ülküsü?

N'olur, kır da kırık dinle plağı

Kırık olsun kırık aşkın türküsü ...

 

xxx

Hazer sesine dalga atmış

Uzanıvermiş Kür nehri ...

Endamında Şah dağı yükselmiş

Yanağına güller takmış Bakü şehri.

 

Senin sesinde Araz, benimkinde Tuna

Yan yana akalım denizlere n'olur?

Seninkinde Şah dağı, benimkinde Rodoplar

Yan yana bakalım yıldızlara n'olur?

 

Nerde hani, nerde şimdi Nizami?

«Yedi güzel»i sekizde gayrı bir görsün.

Leyla'sını görsün Fuzuli Bakü'de

Mecnun'un yurdu bizde gayrı, bir görsün.

 

NAZMİ NURİ (RODOPLU , ADALI )

 

Bulgaristan Türkleri şiirinin kolay söylenen ve kolayca anlaşılan seslerinden biri de Nazmi Nuri'dir. 1937 yılında Kırcali'ye bağlı Potoçnitsa (Ada) köyünde doğmuştur. İlk ve orta okul öğrenimini köyünde tamamladıktan sonra 4 yıllık Hasköy Tarım Meslek Lisesi'ni bitirmiş, bir sıra köyündeki tarım kooperatifinde memurlukta bulunmuş, lakin bununla yetinmeyerek Kozluca (Oreşari, Geren (Moryantsi), Denizler (Krasino), Çalıköy (Stariçal), Soğukpınar (Studen Kladenets), Muratlı (Svirets) köylerinde sadece birer yıl öğretmenlik yapmıştır. Adaletçi oluşu şairi köyden köye yolcu etmiştir. Bu da yetersiz bilinmiş ve uzun zaman işsiz kalmıştır. Tek kurtuluş çaresini anayurda göç etmekte bulmuş olup, Gebze'de oturmaktadır.

Nazmi Nuri'nin şiir dili öğrencilik yıllarında sökülmüştür. İlk şiirlerinde  şematizm, olumsuz etkilenmeler ağır basmışsa da, devamla yaratıcılar korosunun bilinen ve sevilen bir sesi olmuştur. Kaderince, bu gün  Bulgarlaştırılmasına gidilen Rodop Türklerinin buruk yaşayışını konu seçmiştir. Şiirleri, gazete ve dergi  sayfalarında, toplatılıp yakılan okuma kitaplarında   ölüme mahkum edilmişlerdir. Halen şiirleri İstanbul'' da çıkan çeşitli gazete ve dergilerde basılmaktadır.

Türkiye'ye göç etmeyip Bulgaristan'da kalmış olsaydı ya tutukevinde ya da temerküz kampında Bulgar adıyla Türklüğünü  savunan adsız kahramanları  simgeleyecekti.

 

SOĞUK PINAR

 

(Güney Rodop'ların Soğuk   Pınar  köyünde meşhur şialı soğuk sulu Pınar'a ithaf

edilmiştir)

 

Ölsem de bir gün unutamam

Damağımda kalan tadını

Dilim yok, anlatamam

Derde deva adını ...

 

Kız gibi sırların vardır

Vurgun sana her yürek,

Buz gibi suların vardır

Kevser misin be mübarek?

 

«Ürpek Dağı» eteğinde

Bin yıllık tarihin var

Rumeli' de yad ellerde

Gönlü gülmez talihin var!

 

Damarlarda bengi suyu

Dertlilerin dermanısın,

Gönüllerde tarihleşen

Türklüğün bir fermanısın!

 

Soğukpınar / 1970

 

RENKLERİN DİLİYLE

 

Maviyi severim

Mavi dostluktur.

 

Yeşili severim

Yeşil açık uğurdur.

 

Kırmızıyı severim

Kırmızı aşktır.

 

Pembeyi severim.

Pembe mutluluktur.

 

Beyazı severim

Beyaz bahtiyarlıktır.

 

Laciverti  sevmem

Lacivert ihtiyarlıktır.

 

Sarıyı sevmem

Sarı ayrılıktır.

 

Siyahı sevmem

Simgesidir ölümün.

 

Sevsek de sevmesek de gülüm

Sevmediğimizin eline düşeceğiz

Bir  GÜN

Geren köyü/1971

 

 

ŞAHİN  MUSTAFA

 

Bulgaristan Türkleri şiirinde daha başlangıçta belli boyutlar kaydeden ve sonuna kadar aynı boyutlar doğrultusunda ürünler veren şairlerden Şahin Mustafa 1938'de, Kırcali vilayetinde, Eğridere'ye bağlı (Ardino) Ahransko (Ercek) köyünde doğmuştur. Kırcali'de Türk Pedagoji Okulu'nu bitirince uzun zaman köy öğretmenliği yapmıştır. 1970'lerden sonra Rodoplar'da soykırımdan etkilenen şair, insanlık dışı davranışlara tepki olarak 1968 Göç Andlaşması'ndan yararlanmış ve anayurda göç etmiştir.

Şahin Mustafa ecdat toprağı Bulgaristan'ın dününü ve bu gününü, insanların sevincini ve kederini, ilişkilerdeki sahtelikleri ve içtenlikleri 1965'te yayınlanan «Vatan Toprağı» şiir kitabını oluşturan şiirleriyle terennüm etmiştir. Yer yer bediiyeti yitiren şiirlerinde sosyalist mesajlardan uzaklaşmalarıyla düşünce ve gönül temizliğine ağırlık vermiştir. Bu gün. Rodoplar'da hüküm süren kanlı olaylardan uzak kalması Bulgaristan Türkleri şiirinin büyük kaybı sayılsa gerek ...

Şair, Türkiye'ye göç etmekle ırkçı Bulgar rejiminin soykırımından kurtulmuştur.  Öğretmenliğini İstanbul'da sürdürmüştür..

 

ŞU MAVİNİN ALTINDA ŞU YEŞİLİN ÜSTÜNDE

 

Yeni yeni gerçekler

Ara gelen her günde,

Şu mavinin altında

Şu yeşilin üstünde.

 

Üzülmemek elde mi?

Lakin unut, ne olur

Etse bile hıyanet

Bir gün yakın dostun da.

 

Gönlü olur hasetin

Dakikacık' susarsan,

Kim  kazandı sanırsın

Bir aralık sustun da.

 

Çalış, yarat, kimsecik

Sana yarın sormasın:

Nerelerde kayboldun

Yeller gibi estin  de.

 

Yaşa: haset, hilekâr ...

Mevcut değilmiş gibi

Şu mavinin altında

Şu yeşilin üstünde.

 

Unutma ki, yolcusun

Günün mahşer altında,

Şu yeşilin üstünde

Şu mavinin altında.

 

Her şey anlamlı olsun .

Hem de derin anlamlı

Her dakkanda, gününde

Karanlık hayatında.

 

Yolu unutturmasın

Kalbi uyutturmasın,

En büyük zahmetinde

En büyük rahatında

 

Hayat yaşarken güzel

Hayat savaşta canlı,

Şu yeşilin üstünde

Şu mavinin altında.

 

 

HAKİKİ  HAYAT

 

Hayatı denize ben benzetmedim

Benzeten benzetmiş yıllarca evvel,

Bunun için de denizdir, dedim

Olsa, da denizden çok daha güzel.

 

Deniz, dalgalanma, yeter,desen de

Seni dinlemez ki, coştukça coşar,

Bunu, istesen de, istemesen de

Hayatın denize benzerliği var.

 

Korkaklar denizde söyle ne arar?

İleri yüzmeli, dalga kudursun ...

Yalnız bataklıkta sakindir sular

Dalga istemeyen orada dursun.

 

 

ŞABAN  MAHMUT KALKAN

 

Şiire sadece sevgiler, iyimserlikler, içtenlikler, rahatlık ve esenlikler getiren Şaban Mahmut 1938 Razgrat’a bağlı Veselets (Şeremet köy) doğumludur.  İlk ve orta öğrenimini köyünde tamamladıktan sonra Kubrat' ta (Balabanlar) Türk lisesini bitirmiş, bir kaç yıl öğretmenlikten sonra yarı yüksek öğrenimini Şumnu Türk Enstitüsü'nde sürdürmüştür. Lakin bu yıllarda gönlünü tıbba kaptıran müstakbel şair daha 3 yıl Hasköy Tıp Meslek Okulu'na devam etmiş ve köyüne öğretmen olarak değil de sağlık memuru olarak dönmüştür. Uzun yıllardır görevini başarıyla sürdürmektedir.

Şaban Mahmut daha lisede öğrenciliği  yıllarında şiirler yazmaya başlamıştır. Genellikle, heceli şiirlerde daha başarılı ve daha sarıcı olmuştur. Şairin vatan olarak övdüğü ecdat toprağı Deliorman'dan başlar, Deliorman'da tamamlanır. 1965 yılında yayınlanan «Gerginlik» şiir kitabı, Deliormanlıları simgeleyen lirik kahramanın bu toprağa bağlılığını terennüm eden şiirlerle doludur. Bundan sonra yazdığı şiirlerde de gerçekçi davranan şairin biricik görevi, tüm cesaretiyle, soydaşlarına karşı uygulanan eşsiz zulmü kendi renkleriyle anlatmak olsa gerek! ..

Şaban Mahmut da rejimin gadrine uğramış, adının Bulgarlaştırılmasından, Türkçe’nin yasak kapsamına alınmasından sonra, daha niceler gibi varlığı yağma edilmiş, methiyeler yazdığı sistemin düşmanı bilinmiştir. 1989 yılında göçle İzmir’e gelip yerleşmiştir.

 

SÖZÜ  BANA  VERİN

 

Barış denen anasıyım hayatın

Dünya benim koynumda büyür

Toprak, dağlar ve insanlar

Hepsi benim evlâdım ...

Ninniler söylerim tümünüze

Tümünüzü ben yaşatırım ...

Yaşımı sormayın, anasıyım her şeyin

Ak tellerini sorun başımın

Ağaçlar ağaçlığını,

Toprak topraklığını bilir de

Siz yavrularım

İnsan olduğunuzu unutursunuz çoğu kez…

Anasıyım her şeyin, bilinmez yaşım ...

Siz ezerken otumu

Toprağımı yaralarken

Ve öldürürken birbirinizi

ağırdı başım ...

Yavrularım siz

Her şeye muktedirsiniz:

Bensiz kötülüklerin en yücesine

Benimle en .güzeline iyiliklerin ...

Banış denen .anasıyım hayatın

Sözü bana verin:

Gönlünüzce yaşayın tekrarsız verilen yaşamı

Ama bilin ki ortasında bu çağın

İki insan, iki ülke, iki sistem arasında

Ben olmalıyım, muhakkak ben ...

Ben götüreceğim hayatı yıldızlara

Veya bensiz unutulacak ceddi insanların ,

Benimle son verilecek soykırımlarına

Siz beni korumak için

En modern silâhların tetiğinde eliniz

Onları atın,  atın onları. ..

Ben onlarsız daha rahatım!..

Vietnam'da susturuyorsunuz beni

Kongo'da susturuyorsunuz

Afganistan'da, Kamboçya'da öyle ...

Barış denen anasıyım hayatın

Sözü bana verin ...

Çocuklar benimle büyür ayuçlarında

en tatlı uykunuzun,

Kadınlar benimle güleç, benimle sütlüdür

Ömürler benimle uzun

Benimle mutlu ...

Yavrularım sınırlar  çekerim  size

İstediğiniz yerden

Sevgiler veririm

Topraklar dağıtırım

Özgürlük veririm ...

 

Yeter ki insanca paylaşmasını bilin!..

Benim çıktığım kapıdan gelir başınıza felâket

Düzeniniz bozulur bensiz

Dünya öksüz kalır ağlar

Özgürlüğünüz benim koynumda çiçeklenir

Bahçemde meyve bağlar mutluluğunuz

Ben çocuklarınızın gülüşünde

Sevdalıların  sıcaklığında

Hünerindeyim ellerinizin

Barış denen anasıyım hayatın

Sözü  bana verin

Ebedi olarak ...

 

ÇİÇEKLENİŞ

 

Renkler uyandı gül yapraklarında

Siyah saçlarıma dolandı rüzgar,

Bahar güldü nar tomurcuklarında

Anladım: Toprakta çiçekleniş var.

 

Doğan güne karşı gerindi artık

Buğulanan toprak, ılık odalar ...

İlk sevda da kapımı çaldı: Tık tık.

Anladım: Gönlümde çiçekleniş var.

 

Şarkılarım  isyan etti içimde

Sevgimi yollara emanet etti bahar

Büsbütün değiştim baharın gelişiyle

Anladım: ömrümde çiçekleniş var

 

VATAN  VE KISKANÇLIK

 

Vatan ...

Yağmurların: sevgilimin dudaklarında nem

Islanıp ıslanıp doyamadığım

Karların: anamın zülfüne yıllarca yağan

Sıvazlarken soğukluğunu duyamadığım.

 

Vatan ...

Yürümeyi öğrenirken ilk bastığım toprak

Babamın son nefesinde bir yudum su ... İlk buseyi çalarken başucumdaki yaprak

Yıllarca içimde büyüyen evlâtlık duygusu.

 

Vatan ...

Yabancı gözden, sevgilim kadar kıskanırım seni

Seni düşünürüm her nefeste, her adımda ...

Yıllarca uyku girmez gözlerime

Namertler bir kerrecik adını ansa yanımda.

 

KENDİNDE BENİ ARA

 

Bir gün sen de kendinde beni ara

Bir gün sen de sevmeyi ciddiye al

Sorma beni, dağa, taşa, rüzgâra

Bir gece kalbinle baş başa kal

 

Göreceksin gözlerinde ışıyan

Yedi renkteyim ben, ateşindeyim ben

Anlıyacaksın: geceleri her an

Uyku önceleri de peşindeyim ben.

 

FEVZİ  KADİR (SEVEN)

 

Şiir cephesinde ölçülü, hatta sessiz hareketleriyle ağırlığını, özgünlüğünü sergileyen Fevzi Kadir 1938  Tolbuhin (Hacıoğlu Pazarcığı) doğumludur. Türk Pedagoji Okulu'ndan mezun olunca bir kaç yıl öğretmenlik yapmış, bundan sonra Sofya'da «Krıstü Sarafov» Yüksek Tiyatrolar Sanatı Enstitüsü'nün aktörlük bölümünü bitirmiş ve Şumnu Türk Tiyatrosu'nda (1969''dan sonra «Türk Tiyatrosu» yerine «Estrat kolu» kabul edilmiştir) artist olarak çalışmıştır. Gayretli 'çalışmaları sonucu kendine mahsus bir üslup ve sima canlandırma sistemi yaratabilen şair epik ve pastoral konulara da lirizm sıcaklığı verir.

Gecikmelerle yayınevine bir şiir kitabı ve bir nuvella sunmuş olmasına rağmen, Türkçe yayın yasağının konması yüzünden kitap halinde basılmaları sağlanamamıştır. Gazete ve dergi sayfalarında bir kaç kitap oluşturacak şiiri kalmıştır. Soykırımın ağır bastığı ve Bulgaristan Türklerinin kültür ve sanat eylemlerine karşı Bulgar şovenizminin taarruza geçtiği bir dönemde, 1968 Göç Andlaşması'ndan faydalanarak anayurda sığınmıştır. Çalıştığı bir turizm şirketinin tercümanı olarak ziyaret ettiği Bulgaristan'da hiç sebepsiz tutuklanmış ve bir yıldan fazla hapis cezasına çarptırılmıştır. Bunun tek sebebi silâh

gücüyle Bulgarlaştırılan akrabalarını ve can-ciğer yakınlarını savunmasıdır. Anayurdu, Türklüğünün ve gerçekçi şiirin alınmaz kal'ası bilmenin mutluluğu içindedir.

İstanbul'da, Avcılar'da oturmaktadır.

 

DENİZ-1

 

Kalbimin coşkunluğunu almışsın deniz

Tuhaf dalgalanıyorsun

Sevdalısın galiba

Çılgınca talazlanıyorsun ...

 

Bak

Aşkının alevidir bağrında tüten bahar

Yalıya çarpan dalgalar

Vuruşudur nabzının

Bakıyorum gözlerinde bir hüzün

Ve hasret var ...

Bir de görmek arzusu

Yıllar yılı yüzünü göremediğin bir kızın..

 

Madem  ki

Kalbimin coşkunluğunu almışsın deniz

Durmadan dalgalanacaksın

Bu sevda öyle sevda

Sevdiğin

Yalan söylese bile

Yine inanacaksın...

 

Arama, çaresi yok!

Bu sevda kara sevda

Ölünce yanacaksın!

 

DUYUYOR MUSUN

 

Bu sabah şafaktan önce davranıp geldim

Sevgimle çalıyorum pencereni

Bahar getirdim uzaklardan yeşil yeşil

Rahatlık getirdim, esenlik getirdim

Uyuyor musun? ..

 

Beni göremezsin, perdeyi aralama sakın

Ellerini de uzatına, elimi tutamazsın

Ben senin bir yerinde olmalıyım artık

Yüreğini dinle ...

Duyuyor musun

 

YAŞADIKÇA

 

Yalan nedir bilmezdim

Öğrendim aldana aldana

Kimseyi öğretmedim ama

Alıştırmadım yalana.

 

Nice sevdalar gelip geçti başımdan

Yeni bir şeyler söyledi sevdiğim her kız

Yanak öptüm, dudak öptüm, göz öptüm

El-ayak öpmedim yalnız ...

 

 

AHMET  CEBECİ

 

Hayatını bilime adayan şair 1940'ta Hacıoğlu Paazarcığı İlinin (Tolbuhin)' Kurtpınar (Tervel) ilçesine bağlı Pirli Yenimahalle (Gradnitsa) köyünde doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini köyünde, pedagoji öğrenimini de Razgrat'ta bitirmiş, askerlik görevini tamamladıktan sonra bir kaç yıl öğretmenlik yapmış, milli mücadele faaliyetlerinden dolayı öğretmenlikten atılıp polis takibatına uğramıştır. 1966'da Türkiye'ye iltica eden şair 1970'te Gazi Eğitim Enstitüsü'nden, 1974'te de Hacettepe Üniversitesi'nden mezun olmuş, Malatya ve Erzurum'da 2 yıl öğretmenlikten sonra. çalışmalarını Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü'nde ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın Talim ve Terbiye Bölümü'nde sürdürmüştür. 1980'den bu yana Gazi Üniversitesi'nde tarih öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

İlk şiirleri ve hikayeleri Bulgaristan'da çıkan Türkçe «Yeni' Işık», «Halk Gençliği», «Halk Davası» gazetelerinde yayınlanmıştır. Basın hürriyetine ancak Türkiye'de kavuşan şairin, Bulgaristan Türklerine yapılan çağdışı baskı ve işkenceleri dile getiren yazıları «Türk Kültürü», «Töre», «Milli, Işık», «Ata Yolu», «Devlet» v.b. dergi ve gazetelerde neşredilmiştir. «Bulgaristan Türkleri» adıyla bir kitabı tefrika edilmiş, Deliorman Türküleri, Pomak Türkleri ve Deliorman pehlivanlarıyla ilgili araştırmalarını sürdürmektedir. Halen, tarihçi olarak, Silistre Vakfı Defteri'ni (]597) basıma hazırlamaktadır. Şiire bilim, bilime şiir havası kazandırmıştır.

Sanatkâr ve bilim adamı Ahmet Cebeci'nin tükenmeyen konusu Bulgaristan Türklerinin dünü ve bu günüdür. Günümüzde, tüm akrabalarıyla beraber 2 milyon özbeöz Türk'ün silah gücüyle Bulgarlaştırılması, haklarının gasp edilmesi, kol gezen Bulgar barbarlığı konu diyapazonunu genişlettiği için Ahmet Cebeci''den yakası açılmadık eserler beklemek hakkımızdır.

 

DOĞDUĞUM  YER

 

Bu topraklar benim ecdat vatanım

Kim koparıp atabilir buradan

Şahidimdir yerde şehit yatanım

Bu toprağı Türk'e vermiş Yaradan.

 

Topraktır bu geçebilir yad ele

Allah büyük, ümit kesme, dur hele

Derman verir harman ola, gün ola

Neler doğar fırtınadan, boradan.

 

İki bin yıl at oynatan atalar

Bu toprakta nur içinde yatalar

Sarı Saltuk,  Akyazılı babalar

Yurt edinmiş destur alıp Hira'dan.

 

Hunlar, Avar, Uz, Peçenek, Kumanlar

Bu toprağı yoğuranlar hep onlar

Yıldırımlar, Süleymanlar, Osmanlar

Geçip sudan yürümüşler karadan.

 

Kosova'da, Plevne'de  al kanlar

Silistre'de şahlanıp da kalkanlar

Deliorman, Dobruca ve Balkanlar

Türk'ün olur yıllar geçsin aradan.

 

CEBECİ der: Tamdır benim imanım

Yoktur asla düşmanıma amanım

Gün gelince yazılsa da fermanım

Dönmem hâşâ  ölsem de bu yaradan.

 

 

BİZİM  İLLER

 

 

O güzelim şirin iller yâd elde

Şehitlere matem tutup ağlar mı

Zalimlere köle olmuş yetimler

Dul analar karaları bağlar mı?

 

Koçyiğitler asker olmuş dönmemiş

Anaların gözyaşları dinmemiş

Hasret odu gönüllerde sönmemiş

Genç kızların yüreğini dağlar mı?

 

Yaşlı gözler bekler olmuş yollarda

Bekleyişten derman yoktur kollarda

Zalim düşman din koymamış kullarda

Damarlarda Türklük aşkı çağlar mı?

 

Gözler dalmış sularına Tuna'nın

Yüzmek ister denizinde sılanın

Yırtıp siyah perdesini semanın

Yüce Tanrı'm bir aydın gün sağlar mı?'

 

CEBECİ dkr: Doğar ümit kardeşi

Mukadderdir kızıl zulmün sönüşü

Akıbetin yoktur asla dönüşü

Felek idam iplerini yağlar mı?

 

DENİZ  ŞAİRİNE

 

(26 Nisan 1976'da Varna'da Bulgar polisi tarafından hunharca öldürülen «Deniz Şairi» Recep Küpçü'nün aziz hatırasına)

 

Daha dün kükreyen o coşkun deniz

Bu gün yerde durgun durgun yatıyor,

Vadiye sığmayan gür sulu ırmak

Göçen yıldız gibi solgun batıyor.

 

Deniz sessizce bak mateme dalmış

Pervasız dalgalar sahilde kalmış,

Bahçemdeki gülü kızıl yel almış

Bülbülün feryadı arşı tutuyor ...

 

Çökmüş üzerime kara bulutlar

Boğulmuş kanlara bütün umutlar,

Yasaklara dolu kahpe komutlar

Çaresiz derdime bin dert katıyor.

 

Irmaklar kurumuş, çavlanlar durmuş

Güneşsiz dünyamı karanlık sarmış,

Toplanmış da kurt-kuş secdeye varmış

Bülbüller ağıtlı, yaslı ötüyor ...

 

Deniz yaşlı gözle bakıyor ona

Matem şarkısıyla akıyor Tuna,

Akma Tuna, derdim yetiyor bana

Sönmüş ocağım bak duman tütüyor.

 

Kahpe düşman aldı senin canını

Caniler vampirce içti kanını,

Gün gelince alırız intikamım

Uyu dostum, uyu, sabrım yitiyor.

 

Recep'in kanını emen bu toprak

Uyanıyor şimdi bak· yaprak yaprak, .

Mezarını örten o allı bayrak

Yepyeni bir vatan kökü atıyor.

 

Cebeci'yim yılmam düşman selinden

Dönmem asla ÜLKÜ denen gelinden

Bayrağı bir Mehmet kaptı elinden

Uyu şair yeni erler yetiyor.

 

 

BALKAN  MÜCAHİTLERİ  MARŞI

 

Türklük bizim şerefimiz, şanımız

Din uğruna akar temiz kanımız…

Vatan için feda olsun canımız

 

Türk-İslâmız, Ay-yıldızız, sönmeyiz

Dünya yansa adımızdan dönmeyiz!

 

Toprağımız atamızdan emanet ...

Kamımızdan gelir bize metanet,

Zalim düşman yağdırsa da melanet

 

Türk-İslâmız, Ay-yıldızız, sönmeyiz

Dünya yansa adımızdan dönmeyiz!

 

Bin yıldır biz bu toprakta yaşarız

Yurt uğruna serhatlere koşanz,

At koşturur, güreş tutar coşarız

 

Türk-İslamız, Ay-yıldızız, sönmeyiz

Dünya yansa adımızdan dönmeyiz!

…………………………………..

 

 

NACİ  FERHADOV

 

Bulgaristan Türkleri şiirinin ikinci dönemin  parti  mevzilerini daha atak bir sanat anlayışıyla sahneye  getiren şair 1940 yılında Kırcali'nin Dedeler (Dadovtsi ) köyünde doğmuştur. Eğridere'de (Ardino) lise öğğrenimini tamamladıktan sonra Üniversitenin Türkoloji bölümünü bitirmiş ve "Yeni Hayat» dergisinde çalışmaya başlamıştır. Lâkin 1970'lerde genel parti siyasetine ters düşmekliği sebebiyle bir kaç yıl Rodoplar' a dönmek zorunda kalmıştır.

Naci  Ferhadov daha öğrenciliği yıllarında şiir yazmaya başlamış, 1960'lardan sonra gerçekten de başarılı olmuştur. İnsanların hayatı, kaderi ve mutluluğu meselelerini parti anlayışıyla şiirleştirmeye çalışmış ve bu hususta Hasan Karahüseyinov'la beraber başarılı olmuştur. 1965'te basılan "Dağlı ve Deniz» şiir kitabını oluşturan şiirlerin ekseriyetini insanların günlük yaşayışlarını içeren şiirler oluşturur. 1969'da Türkçe yazma yasağından sonra angaje şiirin olgun örneklerini vermeyi amaçlayarak, Bulgarca’sı çok zayıf olmasına rağmen, Bulgarca yazmaya başlamış, lâkin edebiyat ve sanat çevrelerinde eleştiri konusu olmuştur. Doğup büyüdüğü Eğridere yöresindeki soydaşlarının silah gücüyle Bulgarlaştırılmaları, tutukevlerine' sürülmeleri partili şair için yepyeni konulardır.

Şiiri büyük olduğu kadar oyunları ve virajları da. büyüktür. Bulgarlaştırılma olayını önce tepkiyle karşılamış, neden sonra  ırkçı sosyalist rejimin  Hasan Karahüseyinov'la beraber savunucusu olmuş, sanatı ve insanlığı ayakaltı ederek bencilliğin  sihirli  kabuğuna sığınmıştır.

 

ŞİİRLERİMİZİN  ÖBÜR  YANI

 

Şiirlerimizin öbür  yarısı ,

Sigara kutularında  kaldı

Yıldızından yaldızından paklanmış

Tertemiz tunç şiirler

Basılmayan şiirler

Korkunç şiirler ...

 

Ben zaten dağınık insanım

Akıl edip toplasanız bu  kutuları

Elbet bir yeri bulunurdu.

Hazır tuğla nihayet, ,..

Evsiz bir arkadaşa ev kurulurdu

 

Hem de ev gözünüz görsün

Duvarı   şiir

Tavanı şiir

Döşemesi şiir

Çatısı şiir

Penceresi şiir

Kapısı şiir ...

 

Eh, gene olmazdı belki

Şiir sevenler yurdu

Ama içindekiler

İster istemez

Şiir olurdu ...

 

DENİZ BİLE

Bilmem,

Balıklar mı denizden öğrenmiş susmasını

Deniz mi balıklardan  sır tutmasını? Mürekkebi bol işte

Yazsa roman olurdu denize dediklerim

Belki yazmıştır saklar

Sır oldu denize bütün söylediklerim.

Denizin kimseyle alıp vereceği yok

Kimseye muhtaç değil büyük olduğu için

Bir hasret var içinde, deli bir hasret

Dalgalar  dolusu

Sahiller boyunca uzanır gider

Ve yıkarsa bazan

Ve bazan can yakarsa

Darılmayın denize sevdalıdır sahile

Böyle yapar hasret dediğin

- Kavgacı, isyancı eder-

Koca denizi bile ...

 

BEN GİDERKEN

 

Korkma, sana bırakacağım evin

Bahçesini çiçeğini süsünü

Ben giderken

Sevdiğim şairlerin kitaplarım

Alacağım yanıma

Ve yıllardır odama sindirdiğim

O sıla türküsünü.

Ne yorgan döşek isterim

Ne sandalye kavgası olacak aramızda

……………………………………

Bir dileğim var yalnız

Duacı ol çıkmasın raylardan tekerlekler

Yapacak işlerim var

Gittiğim yerlerde beni bir ömür bekler

Bir de ceketimi paltomu düğmeleme

Benim gibi özgür olsun elbiselerim

Cilâsı bozukmuş, bozuk olsun,

Satma o gardrobu

Ben yarın bağrı yanık gezerken  Rodoplar’da

Elbiselerimiz sevişsin

Cilâsı bozulmuş gardroblarda…

 

 

BAŞIMA BELÂ OLMA

 

Başıma belâ olma, zaten belâlı başım

Çekmediğim kalmadı sana giden yollarda

Alnımda kırışıklar, tel tel ağırdı saçım

Beklemek yıpratırmış, merhamet yok yıllarda.

 

Giderken susuyordun mermerden putlar gibi

Hoş geldin. Niye geldin? Benden isteğin ne?

Yine mi geçeceksin siyâh bulutlar gibi

Yıllardan sonra doğan güneşimin önünden?

 

 

Ağlama hiç. Bilirim, gözyaşların bir anlık

Ne olursun, sus yine, tatlı tatlı dil dökme

İçini kemirse de bir kurt gibi pişmanlık

Kadın mağrur olmalı, ne olursun, diz çökme!

 

Hiç umurumda değil gelip geçen seneler

Beni unutamazdı, unutmaz  sanıyorsun

İyiyi kötüyü bir bir seçen seneler

Beni de değiştirdi, kötü aldanıyorsun!..

 

Sensin demek-sen misin «affet, n'olursun» diyen

Hayır, bu sen değilsin, sesin yabancı şimdi,

Pencereler dolusu gülüşünü bekleyen

Bu bekar odasının sahibi hancı şimdi.

 

Handa kaç gün kalınır? Bir kaç gün kal istersen

Veya gölge gibi çık, yolunu zahmet sayma,

 

Seni unutmadıysa, onu da al istersen

İşte, masa üstünde sevdiğin kırık ayna ...

 

İnanır göründüysem. inandığımı sanma

Yıllar oldu, bilirim beni sevmediğini,

Gücenirim doğrusu, artık o sözü anma

İşitmesin kulağım «Sevgilim» dediğini.

 

Ne çıkar, sen sevmedin, aldanır bir başkası

İçimde söylenmemiş binlerce sözler vardır,

Kendi halline acı, yılların  tunç halkası

Sevilmeyene değil, çekemeyene dardır ...

 

İSMAİL  ÇAVUŞ

 

Gerçekçi Bulgaristan Türkleri şiirinde kuşkusuz ve cesaretli atılımlar yapan İsmail Çavuş, Razgrat'a bağlı Hebipköy'de doğmuş, ilk ve orta okulu köyde, liseyi de şehirde tamamlayınca, Sofya Üniversitesi'nin. Türkoloji Kolu'nda öğrenim görmüştür. Yüksek öğrenimini tamamlayınca, gazeteciliği döneminde, üniversitede okutmanlığına da devam etmiştir. «Halk Gençliği»nin kapatılmasından sonra «Yeni Işık» gazetesinde çalışmaya başlamıştır.

1966 yılında yayınlanan şiir kitabındaki şiirlerinin ekseriyetinde insan, hayat, savaş, mutluluk konusunda sanat dozunu ustalıkla ölçümleyen olumlu ve çekici taraflar görmekteyiz. Şair, yer yer sosyalist isteklere uyum göstermişse de, genelde olguları ardıcıl gözlemler sonucu edindiği intibaları sanat süzgecinden. geçirerek, şiirleştirmiştir. 1970'lerden sonraki Bulgaristan gerçeklerini, özellikle Türklere karşı işlenen insanlık dışı cinayetleri aynı ölçüde yansıtma eğilimi gösterdiği takdirde büyük sanatın en olgun ürünlerini  vermiş olacaktır.

Diğer kalemdaşları gibi Bulgaristan Türklerinin. yasal hak!arını ve tarihi Türklüklerini savunurken yasa tanımayan  rejimin acımasız kurbanı olmuş, nice  işkencelerden sonra sokağa atılan şair dostlarıyla beraber kaderine terkedilmiştir.

 

ARZU

 

Bütün takvimleri atmak

Unutmak adım günlerin,

Ne doğum tarihlerini akılda tutmak

Ölümü unutmak için ...

 

Günboyu delice çalışmak

Eğrileri doğrultmaya alışmak

Kavgayı omuzlarımıza almışsak

Ölümü unutmak için ...

 

Hayat pahasına deme hiç

Dünyayı bırakmak için,

Ancak gerekince öleceksin

Ölümü unutmak için! ...

 

XXX

 

Bir tek gülüşünüzü severim çocuklar

Katıla katıla güzel ve temiz

Nedense o gülüşleri kaybettik artık biz

Siz gülün çocuklar, sizinle gülsün içim.

 

Bir tek sizin ağlayışınız güzel

Biz de böyle ağlardık bir şeker için ..

Şimdi ne o gülüşler kaldı

Ne o gözyaşları için için ...

 

XXX

 

Geceyi infilaklarla ağartmak ne mümkün?

İnfilâklar bir anlık yırtılışıdır zulmetin

Şafak vakti dünyamızı seyredin

Gerçek gibi aydın ve gelişinden emindir güneş;

Yıkanır dünyamız en kutsal ışınlarla ...

 

Bundan,

Yumruklayarak yaratılamaz bir inan

Ve biz güneş kadar temiz İlkelerimizi

(Hani ayakaltı çiğnenseler de bu gün)

Bir çılgın yumruk fiyatına değişmeyiz!

 

Ne böyle bir yumruğun masaya inişiyle titrer

Ne de «Gerçek senden yanadır!» derim,

Çünkü nice karanlık gecelerden sonra yeri

Rahat ve vakur bir güneş gibi aydınlatır

Büyük ve kutsal  i d e l e r i m ...

 

 

XXX

Bilinen dağlar böyle midir rüyalarında?

Böylesine aşık mıdırlar bulutlara bilmem?

Bulutlar ki mavi, kara, beyaz ...

Kimi yavaş yavaş revam olur yoluna

Kimi silkinerek biraz

Geçip giderler üstünden büyük dağların.

 

Dağlar yeşil-mavi gözleriyle

Bakar ardından bulutların ...

Bulutlar bol bol gözyaşı döker

Dağlar büyüktür ağlayamaz

Titrerken kasırgalar altında koskoca beller

Akar bağrında gürül gürül seller…

Bilmem dağlar böyle midir gerçekten?

Böylesine âşık mıdırlar bulutlara  bilmem?

 

ULVİYE  ÖZPAR

Kırcaali

 

Bulgaristan Türkleri şiirinin nüvesini oluşturan şairler korosunda, falsoya meydan vermeden, gönül, açıcı sesini duyuran kadınlar da var. Kırcali doğumlu Ulviye Özpar, dediklerimizi, içtenliğin ve kadına özgü çağrışımların şiirleriyle kanıtlamıştır. Sık sık yinelediği gibi, Ulviye Özpar, «Dünya tarihinde ve uluslararasında onurlu bir yer tutan Türklerin, 14. yüzyılda Balkanları fetheden  kumandanlarından  birinin torunu»dur. Onurlu bir aydın ailesinin kızıdır. Bulgarlar tarafından haksızlıklara uğrayan bu aile, daha niceler gibi, malını-mülkünü ve o topraklarda  tarihleşen, canlı hatıralarını  bırakarak Türkiye'ye göç ' etmek  durumunda kalmıştır.

Ulviye Özpar,  Bursa’da Meslek  Lisesi ve moda eğitimi yapmış, enstitü eğitimine         paralel olarak modern konfeksiyon ve resim kursları bitirmiş, sanatın her dalında  gizlenen serüvenler evrenine girmiş ve bu evrenden şiir dünyasına yolcu olmuştur.Şiirlerinin ana temi, Mevlana'ları, Yunus'ları, Karacaoğlan'ları  ölümsüzlüğe götüren, insanlar arasındaki ilişkileri can-ciğer eden «SEVGİ» ve «SAMİMİYET» duraklarında baharlaşan insan duygularının güngüneşli bir evrenden seslenişidir. Çeşitli gazete ve dergilerde  basılan bu ilk şiirlerde iyimserliğe, mutluluğa, erişilmezliğe götüren, duyguları  şiirleştiren  tutku ve  özlemler bina edilmiştir. Şiirlerinin bir kısmi, 2. baskısı. yapılan «SEV, SEV, SEV» kitabında toplanmıştır. Üçüncü  kitabı da baskıya hazırdır.

Okurlarımızın takdirine sunduğumuz bu şiirler SEV, SEV, SEV şiir güldestesinden alınmıştır.

SEV, SEV, SEV

 

Sev ulusum en çok sen  sev

Örnek olursun

Sen «Yüz tövbeden dönsen gel»

«On kez hacdan daha güzel

Bir gönüle girmesi»

«İçte barış, dışta barış»·· diyen

Mevlânalar, Yunuslar, Atatürkler torunusun.

 

Sende sesleniyorum

Evrenim dünyasına

Devletine ordusuna

Sev diyorum tek tek

Ak, kara, sarı deme ...

 

Renklerimiz başkaysa

Can  suyumuz al değil mi

Yüreklerimiz başkaysa

Ses tonu bir değil mi

Ülkelerimiz başkaysa

Dünya bir nokta değil mi

Dil dinimiz başkaysa'

Tek buyruk SEV değil mi?

 

Savaş ilkel bir tutku

Uzay-üssü barış için değil mi?

Evrendeki tatlı uyum

Kaosdaki ilk seviden değilmi?

 

Sev, Sev, Sev

Yüreğin ışıldasın

Kararacak sevmezsen

Çiçek çiçek açılsın

Sararacak örtersen

Güzel koku saçılsm

Kapanacak vermezsen.

 

Sev, Sev, Sev

Evren de savaşacak

Yıldızlar çarpışacak

Sevmesini bilmezsen.

 

MUTLULUK

 

İçinin şiirine şavkına

Uymazsa çevren

Acıyı karanlığı bil

Bilmeyen can sıkılır.

 

Şiirin de acısı olur ah eden

Çiçeğin de çirkini böcek yiyen

İyi ol sev sevsinler

Bir olur için ve çevren

Göreceksin gülecek evren ..

 

SEVİ BANA GÖRE DEĞİL

 

Seversem seni çıldırasıya severim inan

Oysa us gerekli sevmişken

Şiirini yazmak için

 

Seversem seni ya sen beni sevmezsen

Ölürüm inan

Oysa yaşamam gerek

Ta öteden gelmişken

Gizini çözmek için ...

 

MUSTAFA  ALADAĞ

 

Şiirlerinin her satırında Bulgaristan Türklerinin ıstırabını duyuran şair 1942 Kırcali'ye bağlı Gırbişte (Sırtköy, Ramiköy) doğumludur. Soyağacının kökleri Konya Karamanoğulları'na kadar uzar. Büyük dedesinin kabri Çanakkale Şehitliği'nde tarih olmuştur.

Mustafa küçük yaşlarda babasını kaybetti. Çocukluğu yokluk ve sefalet içinde geçti. İlk ve orta okulu köyünde, Türk Pedagoji Okulu'nu da Kırcali'de bitirdi. Daha öğrenciliği, devamla öğretmenliği sırasında yazdığı şiirler ve yazılan Türkçe gazete ve dergilerde yayınlandı. Milli ruhu yaşaması ve yaşatması nedeniyle tekrar tekrar cezalandırılan Mustafa, görevden alınınca, soydaşlarıyla beraber yol-köprü inşaatlarında çalışmak zorunda kaldı. Bulgaristan'ın boğucu havasına daha fazla tahammül edemeyen Mustafa, 1968''de imzalanan göç anlaşmasından yararlanarak Türkiye'ye göç etti. Bir zamanlar Bulgaristan'da köy öğretmenliği çok görülen şair, halen İstanbul'da öğretmenliğini sürdürmektedir.

 

Şiirlerinde ecdat yurdu Bulgaristan'a, doğup büyüdüğü yöreye, silah gücüyle Bulgarlaştırılan soydaşlarına candan bağlıdır. Bu bağlılığın ilk belirtisi olarak, bir . zamanlar gezip tozduğu, çocuk anılarını zenginleştirdiği Aladağ, Mustafa'nın soyadı olmuştur. Şair, şiirlerinde biçimden önce duyguya ağırlık verir. Bu şiirlerin ana· temi, çocukluğundan günümüze kadar Bulgaristan topraklarında kol gezen çağdışı terör ve soydaşlarının varolma. Savaşıdır.  çağrı anlamındaki şiirlerinde teröre karşı isyan, varolma savaşına destek, soydaşlarını bağrına basma duygusu hakimdir. Tek dileğimiz, bu konuyu terk etmemesi soykırımı, daha özgün renklerle anlatması ve bundan böyle de yakası açılmadık şiirler yazarak, haklı isyanını dünyaya duyurmasıdır.

 

TÜRKLER BULGAR OLMAZ

(Bulgaristan Türklerine ağıt )

 

Sızlıyor içim, kapanmaz bu yara

Soracağım bir gün zalim barbara

Nasıl çevrilirmiş Türkler Bulgara

Türk evladı Türklüğünü unutmaz!..

 

Haddin bilse zeytin dalı teper mi?

Soydaşlarım bu cefaya değer mi?

Çok çıldırdın, bu kadarı yeter mi?

MehmetMitko, Kenan Kınço olamaz! ..

 

Aynı soydan olur mu kurt ile. koyun?

Melez değil, tertemiz benim soyum,

Sökmedi, ters tepti yaptığın oyun

Türk evlâdı Türklüğünü unutmaz! ..

 

Tunca gibi, Arda gibi taşarım

Destek olur, yardımına koşarım.

Şu Bulgarın ilkelliğine şaşarım

Ahmet Angel, Şaban Şaro olamaz!..

 

Mevlit kalktı, bayram yok, ezan yasak

Çocuklar artık sünnet olmayacak ...

Kim demiş ki «Bunlar bizi boğacak»

Türk evladı Türklüğünü unutmaz!..

 

Terörcü ülke bu, insanı gaddar ...

Aldırmaz sözden, gözünde perde var,

Sürmez elbet, böyle sürdüğü kadar

Ayşe Anka,Zehra Zorka olamaz! ...

 

'.

 

Yapar mı hiç insan bunu insana?

Kan ağlıyor baba, ,oğul ve ana ...

Tarihine dönüp bir göz atsana

Meryem Mara, Tevfik Todor olamaz!

 

İçlerde bir korku var, karabasan ...

Boris, Haralan olmuş Basri-Hasan

Senaryo tamam artık, sen öyle san

Türk evlâdı Türklüğünü unutmaz!..

 

Çöktü   kâbus  obasına, köyüne .

Yasak koydu türkülere, oyuna .

Mezar kazdı canlı ecdat soyuna

Türk evladı Türklüğünü unutmaz!..

 

BUNLAR SANA SORULACAK

 

Ağacı nem çürütür, öldürür insanı gam

Kalmadı hiç yakınım, vuruldu anam, babam,

Toplu  vahşet, işkence, soykırım, katliam

Zalim Bulgar, bunlar sana sorulur!..

 

Türklüğümle  övünür, türkü söyler, coşarım

Mehmet'im ben, Hasan'ım, Ali Galip Yaşar' ım

Benim adım tarihtir, seller olup taşarım

Alçak Bulgar, bunlar sana sorulur! ..

…………………………………………………

Ne ismimi veririm, ne Bulgar’a  dönerim

Şehidimi yere değil, kalbime gömerim,

Kolü  Taşkov değil, Veysel oğlu Ömer’im

Alçak Bulgar bunlar sana sorulur!...

………………………………………..

Ecdat yurdum,Atatürkler doğurdun bağrından

Sancılısın bu gün,kıvranıyorsun ağrından,

Gazaba gelir ırkım, çıkabilir çığrından

Irkçı  Jivkov, bunlar sana sorulur!...

 

AHMET  EMİN

 

 

Örenciliği döneminde yazdığı ilk şiirleriyle biçim ve dil ustalığını, sanat ufkunun temizliğini müjdeleyen Ahmet Emin 1944 yılında Eskicuma'ya (Tırrgovişte) bağlı Krepça köyünde doğmuştur. Popköy Tarım Meslek Lisesi'ni bitirince bir kaç yıl köyünde,tarım kooperatifinde çalışmış, bundan sonra yüksek öğrenimine Şumnu Türkoloji Bölümü'nde devam etmiş, Sofya'da tamamlamıştır. Köyünde Bulgarca öğretmenliği yapmak zorunda kalmıştır..

Yaratıcılığında hece veznine sadık kalmış ve olgun  şiirleriyle sevilmiştir. Hayatta güzeli, temizi, insan ruhunun sağduyusuna dayanan çağrışımları dile getiren bir şairdir. 1967 yılında yayınlanan şiir kitabındaki şiirlerinin tümü ve. bundan sonra yazdıkları halk şiirinin başarılı ürünleri sayılırlar. Çağdaş Bulgar şiirinden başarılı çeviriler yapmış ve bunları bir kitap halinde yayınevine sunmuşsa da, Türkçe yazmanın yasak kapsamına alınması yüzünden yayınlayamamıştır. Münazaalı konuları işleme, gerçekleri savunma cesaretiyle takdir edilen şair için Bulgaristan Türklerinin bu günkü perperişan yaşayışı gerçekten de bitmez-tükenmez konu ve düşünce kaynağıdır.

 

İnce  ruhlu şair, silah gücüyle Bulgarlaştırılmayı bir türlü hazmedemeyince intihar. teşebbüsünde bulunmuş, neden sonra alınarak bilinmeyen bir temerküz kampına sürülmüştür. Hayatı cehennem edilmiş olup sosyalizmin tezgâhladığı uçurumların eşiğine terkedilmiştir. Milli benliğini canı pahasına savunmasını bilen şairdir. 1989 göçüyle Bursa’ya gelip yerleşmiştir.Yaratıcılığını orada sürdürmektedir.

Basılan eseri:' "Sensizliğinle Beraber», şiirler,. 1968, Sofya.

 

KIŞ  YAŞANTILARI

 

Kış. Meydanda ne yol, ne de bir iz var

Gizlemiş her şeyi bir pamuk örtü ...

Etrafta duyulan yalnız boralar

Bir de vahşilerin yaktığı türkü ..

 

Bürünmüş de bembeyaz kefenine

Yer ana uzanmış bir ölü sanki,

Çıplak dallarını eğmiş önüne

Ağaçlar mateme gömülü sanki. ..

 

2.

 

Gündüzü geceden farklandırmak zor

Hava öyle hırçın, öyle pusarık. ..

Gözler ki on adım öte görmüyor

Dört yanı sarmış sis, duman, karanlık.

 

Ne alışkanlığa, ne saate inan

Sabah yok, öğle yok, daim yatsıdır

Rüzgar değil dışarda duyulan

Uyuyan tabiatın hırıltısıdır.

 

3.

 

Bakıyorum kar hep öyle yağıyor

Önce sokak kayboluyor gözümde.

Sonra evler bir aklığa  varıyor

Ve bütün köy değişiyor önümde.

 

Dışarıda kesilince ses-sada

Bir his gelir sanki beni boğacak,

Harp sonunu hatırlatan bu anda

Yalnızlıktan  kalbim derhal duracak.

 

Derken hemen duyulur bir it sesi

Sanki bana gönderilen merhamet,

Yalnızlığı kovan bu ses «Git» sesi

Devam et ey köpek sesi devam et!

 

BİR GÜN ANSIZIN

 

Ölümüm olursa bir gün ansızın

Biliyorum üzülecek iş masam,

Masamın üstünde başlanmış yazım

Bir de altında dinlendiğim o çam.

 

Yarı camsız o biricik pencere

Yollara bakacak hep uzun uzun,

Yollara bakacak beyhude yere

Ölümüm olursa bir gün ansızın .

 

Ölümüm olursa bir gün ansızın .

Mahalle çocukları yine öylece,

Çocukça kederli, çocukça mahzun

Duracaklar kapımda saatlerce ...

 

Tekirim habersiz hep bekliyecek .

Mâvlayıp  altında gür asmamızın,

Yatağım bilmeden kederlenecek

Ölümüm olursa bir gün ansızın. '

 

Ölümüm olursa bir gün ansızın ,

Kadehim .elemden parçalanacak,

Oturup bir bensiz masaya bazan

Yokluğuma en çok dostlar yanacak.

 

İyi kötü herkes bir şey diyecek

Bilirim biricik sevdiğim kızın

İçi ürpermiyecek, irkilmiyecek

Ölümüm olursa bir gün ansızın.

 

RÜYA TASARILARI

 

Bu akşam bir rüya niteliyorum:

«Çiçek Pazarı»nda buluşacağız

Sağınca yürüyüp kestirme yolun

Sırayla söz alıp konuşacağız ...

 

Ben, sensizliğin ·ne olduğundan

Sen, ev sahibinden bahsedeceksin,

Ben, «Sensizliğin zor bir imtihan ... »

Sen, «O, insan değil, it» diyeceksin.

 

Sonra aya bakıp dakikalarca

Benzetme bahsine tutuşacağız

O, sana göre bir onbeşlik gonca

Benim gönlümdeyse veremli bir kız.

 

Ve sonra gülüşerek sarmaşacağız

Tam önünde yine o kapıcığın,

Ötesi malûm: N e var ki yalnız

Bu rüyayı sen de gör, ablacığım.

… ZAMAN

 

Ne kuş kanadı

Hayal götürür

Ne  kadeh rakı

Kader yitirir

Huzur güneşi

Söndüğü zaman ...

 

Ne gün, ne ufuk

Ne yaz, ne bahar

Her şey bir bozuk

Her şey tarumar

Yürekte umut

Öldüğü zaman ...

 

Her bakış soğuk

Her söz yabancı

Her nağme boğuk

Her buse acı. ..

Sevda nefrete

Döndüğü zaman ...

 

ÇOCUKSUZ KADIN

 

Belinleyip  uyanıyor her seher

Hiç doğmadık bir bebeğin sesine,

Kapıp götürüyor onu emeller

Bir hayal dünyasına itercesine!

 

Hep o sesin ardı sıra koşuyor

Taşlaşmış memeleri avuçlarında

Çocuk balonları aksederek uçuyor

Sessizce döktüğü gözyaşlarında.

 

Mavileri göz belliyor, sarıları saç

Beyaz bulutlardan giysi deriyor,

Bir yüze, minik bir gülüşe muhtaç

Hep o sesin  ardı sıra eriyor ...

 

Yıldızlara beşik kuruyor ak-pak

Döşeğini yıldızlarla beziyor,

Gecelerce dalgın, mırıldanarak

Doğmadık bebeğe ninni düzüyor ...

 

YILLAR  GEÇTİKÇE

 

Bir bina yıktılar dün şehrin tam ortasında

Eskiliğiyle yakışmazmış oraya, filan ...

 

Bir şey koptu içimden ... toz duman arasından

Düşünüp bakakaldım yıkılana bir zaman.

 

Bir nesil bir bina değil midir kendince?

Zevkiyle, sanatiyle, diliyle, kültürüyle!

Biri gidip arkasından bir başkası gelince

Nasıl atar selefini eski ve zevksiz diye?

 

Düşündüm torunları, bizden sonraki günü

Alnımıza vurulacak «eskilik» mühürünü ...

 

RAHİM  RECEP

1944, Kırcali vilayetinin Mancarlar köyü doğumludur. İlk ve orta öğrenimini köyünde, liseyi Zlatograt'ta (Darıdere) bitirmiştir. Uzun zaman madenci olarak en ağır sektörlerde çalışmak zorunda kalmıştır.

1984 sonlarında Bulgar zulmünden kurtularak Türkiye'ye sığınmıştır

1960’lardan sonra şiirleri Türkçe gazete ve dergilerde yayınlanmış, sosyalist mesajlarla beraber , Ezop diliyle de olsa, Türklerin ıstıraplarım, en ağır sektörlerde çalışanların acı kaderini dile getirmiştir. Bulgaristan'da kalan eşi, kızı Altınay, kardeşleri, babası ve akrabaları silah gücüyle Bulgarlaştırılmış olup ilkel çağ engizisyonlarına tabi tutulmaktadırlar. Yazmakta olduğu yeni şiirlerinde ve düzyazılarında bu insanlık dışı zulümler, şair için tükenmez birer konudur. Tek temennimiz şiir tekniğine ve şiir diline vakıf olmasıdır.

UZATIN  ELLERİNİZİ

 

Bu, kanayan yeni bir yara değil insanlar …

Yıllardır kanımızı emer yılanlar ...

Ağrımıza, sızımıza perde oldu yasalar

Ben ağlarım, köyüm ağlar, Rodop ağlar !

 

Zulmün pençesinde insafsızlığın azılı dişleri:

Gözyaşları ırmak ırmak akar Rodoplar' da

Gecelerce meydan okur Bulgar komünistleri

- Omuzlarında silah, ellerinde hançer - .

Türkleri ölüme sürükleyen yollarda ...

 

Rodoplar geceleri kanla boyanan bir balkan

Unuttu kuşlar şarkısını, çiçekler rengini,

Acı haberler götürür sular, derelerden akan

Bulgar özgürlüğü

Doğmadan soldurdu baharın yeşilini!

 

Kızları toplarken bölük bölük köylerden, kentlerden

Geceleri kör bilen deli, unuttu yıldızları

Kızlarımın feryadiyle söktü kanlı şafaklar

Yıldızlar perde perde yankılarken haksızlıkları.

 

Rodoplar namuslu insanlar diyarı ...

Kalpleri bayram sofralarınca zengin,

Elleri sabana, pulluğa, makinelere yatkın

Gözlerinden yaş yerine kan akan insanların.

 

Derelerin sularında annelerin ağlayışını dinle

İşkenceleri görünce garip olur kurtların uluyuşu

Kuşlar şarkılariyle

İnsanları uyandırma mutluluğundan yoksun

İnsanların acı feryadiyle bozulur doğanın uykusu ..

 

Bu yara yeni değil, insanlar

Eski çok eski bir yara yıllardır tuz ekilmiş

Anayı vurdular

Kızı ağlar, oğlu ağlar, eşi ağlar ...

Vurdular babayı

Ev ağlar, komşu ağlar, köy ağlar ...

Rodoplar,

O güzeilim Rodoplar şimdi kan denizi

İçinizde insanlık varsa insanlar

Uzatın insancıl ellerinizi!...

Darıdere/1984

 

EZAN  SESİ

 

Burası İstanbul, baba.

Nereye baksan

Nöbet tutan askerlerin süngüsü gibi

Minareler görünür

Gökleri delen.

Günde beş kez

Günde beş kez Türklüğümü okşayan eza sesi

Günde beş kez seni getirir bana, babacığım.

Sen çekicinin ucuyle bize nafaka

İmanından akşamları bize iman veren

Bize yol,gösteren babacığım,

Sen altmışbeşlik

Allah'ını seven

Günde beş vaktine damga dövdüren müslüman

Çehren mısır tarlalarınca karık karık

Asırlık onurumuzun yiten izleri ...

Belin bir o kadar daha bükük

Hâlsiz ve bitkin

Ve yıldırım vurmuş ağaçlarca garipsin

Biliyorum babacığım

Günde beş kez ağlıyor,

Beş kez dua ediyorsun Allah'ına:

«Allah'ım, kurtar bizi,

Kurtar elinden kafirin!»

Evet, kan çanağına  döndü

 

Günde beş kez yaşlarını yitiren gözlerin.

Evet, acıların benim de acılarım

Ben de ağlarım,

Getirdikçe ezan sesleri seni bana.

Ve yanardağlarca şahlanır

Yakarım uzanan o. pis eli sana.

Babacığım,

Bilirsin bizim dağda

Ha yıkıldım, ha yıkılayazdım FİTİLKAY A'yı

Oturmasına rağmen

Tek ayağının üstünde yıllardır

Yıkamadı onu ne yağmur,

Ne rüzgar, ne de bora ...

Şimdi Türklük FİTİLKA YA örneğidir orda

Siz Fitilkaya'ca güçlüsünüz baba

Kasırgalar da kopsa

Yıkamaz, alamaz TÜRKLÜĞÜNÜZÜ!

Geç otur karşıma

Yine geldi ezan vakti.

Ben eğilip elini öpeyim

Yaşını sileyim ihtiyar gözlerinin ...

Üzülme sen babacığım,

Ateşler içinde kalmış bir ağaçsan

Ben kökünüm senin

Nem alacak, güç alacak ANAVATAN'DAN.

 

ŞÜKRÜ  MOLLAOĞLU  ( ESEN )

 

Bulgaristan Türkleri şiirinin genç kuşak temsilcilerinden Şükrü Mollaoğlu (Esen), Kırcali'ye bağlı Susuzköy (1948) doğumludur. İlkokul Öğrenimini köyünde, ortaokul öğrenimini de, taşındıkları Burgaz'ın Çımalı (Mıglen )köyünde tamamladı. Burgaz'da sanat lisesinden mezun olunca bir kaç yıl kütüphaneci, matbaa işçisi olarak çalıştı. Türk olduğu için sokağa atıldı ve inşaatlarda çalışmak zorunda kaldı. 1971'de Eskicuma vilayetine değişti ve, tekrar matbaa işçisi olarak çalışmalarını sürdürdü. 1975'te Türkiye'ye sığınan şair halen Bursa'da oturmaktadır.

Şükrü Esen 15-16 yaşlarında şiir yazmaya başladı. Şiirleri, Bulgaristan'da çıkan Türkçe gazete ve dergilerde yayınlandılar. Şair, şiirde teknikten önce muhtevaya ağırlık verdi. Kısa ve özlü deyişleriyle ilgi çekti. Konularını, Bulgaristan Türklerinin acı yaşayışından aldı. Soydaşlarının burukluğunu, rejimin baskılarını anlattı.

Ağabeyi Ali ve diğer akrabalarıyla beraber merhum babasının ve annesinin adları da 1985 yılı Ocak ayında Bulgarlaştırıldı. Bu barbarlığı tepkiyle karşılayan  ağabeyi  de tüyler ürpertici işkencelerden  sonra kanlı rejimin kurbanı oldu. Şairin en büyük hizmeti, bu kanlı günlerin trajedisini yazmak olacaktır.

Eserleri: «Sizin Olsun», Şiirler, 1988, Bursa” Başeğmezlikti  Kaderim”

 

KIRIK  GÖNÜL

 

Tutuldum rüzgâra

Bu sonbahar mevsiminde

Terkediyor beni ümitlerim

 

Yaprak yaprak

Ayakta ölen

Ağaçlar gibiyim

Öyle vefasız

Öyle çırılçıplak.

İstesem de

Yaşama uzanmak istemiyor elerim.

Masmavi gökyüzüne

Ve yemyeşil ağaçlara

Tutku yok içimde

Her yerim salkım saçak

Bir aç kurt gibi

Üzerine bastığım toprak

Beni yuttu yutacak ...

 

BÜYÜK  ULUS

 

Biz büyük bir ulusuz, büyük

Orta Asya bozkırları

Ve Kosova ovası

Ve Akdeniz sulan

Ve üç kıta toprakları

Söylesin öykümüzü.

 

Yıldırım hızıyla yarmışız dağlan

Ve taşa ve demire ve çeliğe

Geçirmişiz sözümüzü!

Biz büyük bir ulusuz büyük

Malazgirt'te büyük

Niğbolu'da büyük

Plevne'de büyük

Çanakkale' de büyük

Sakarya'da büyük

Kore'de, Kıbrıs'ta büyük ...

Bayrağımız dalga dalga göklerde

Kanımız  dalga dalga yüreklerde! .

1974/Eskicuma

 

SİZİN OLSUN

 

Seçtiğim bir yol yeter bana

Bütün yollar sizin olsun ...

 

Baharın bir çiçeği· yeter bana

Çiçekli baharlar sizin olsun ...

 

Peteklerin emeği yeter bana

Bütün ballar sizin olsun ...

1967/Burgaz

ARZU

 

Toprak güneş isterse

Isınabilsin diye;

Kalbim inanç ister

Yaşıyabilsin diye ...

 

Doğa çiçek isterse

Bahar açabilsin diye,

Kalbim sevi ister

Işık saçabilsin diye!

1966/Burgaz

 

KÖYÜM RODOPLARDA

 

Düşümde yine köydeyim. bu gece

Bizim o eski evdeyim .

Ve yaşım henüz sekiz .

Gözümün önünde

Attığım ilk adım

Bıraktığım ilk iz ... .

Anam gencecik bir ana,

Çiçek toplamağa çıkmış

Dağa kardeşlerim ...

Ara sıra dolu doluverdi gözlerim

Ama sevinçten, ama üzgüden

Çocukluk bu sana kardeşim ...

Bekliyorum, Gurbetten dönecek babam,

Gülmeyi unutan gözlerim

Gülümseyecek,

Ismarladığım balonu

Babam getirecek,

Derken, ,

Bakacaksın bir gün

Çocukluğum balon gibi

Elden uçup gidecek ...

1969/Aydos

SİZİN OLSUN, Şiirler, 1988, Bursa

Yorumlar  

 
-1 #1 asuman 20-08-2011 10:20
aeiaeaeiaeiaeia eiai
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

article thumbnailGüncel

En güncel yazıları buraya koyacağım. Mesela [ ... ]

Kitaplarım

Yeni Yazılarım E-Postana Gelsin.

Yazılarım kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.