Bulgaristan Türkleri'nin Şiir Dünyası
BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN ŞİİR DÜNYASI
Bulgaristan Türkleri Edebiyatı konusu edebiyatla tanıştığım ilk yıllara dayanır.Kökenini aramak ihtiyacı duymuş, bilmek, başkalarına da tanıtmak istemişimdir.Ne yazık ki araştırmalarım beni bile tatmin etmedi. O kadar azdı elimdeki kaynaklar. Bir de şöyle düşündüm. Benim gibi bu edebiyatı tanımak isteyenlere nasıl yardımcı olabilirim. İnternet ortamında bilginin de yetersiz olduğu sonucuna vardım. Web sayfama bu konuda elimdeki bilgilerden derleyip sunma fikri böylece doğdu. Gençlerimizin ve özellikle üniversite öğrencilerinin genel ağ bağlantısı kullandığı düşüncesinden hareketle elimdeki temel kaynaklardan dosyalar oluşturup paylaşmaya karar verdim.
Bulgaristan Türkleri Edebiyatı konusunda belli başlı çalışmalar yapanların sayısı iki elin parmakları kadar bile yok: Rıza Molla, Mehmet Çavuş, Nimetullah Hafız, Üniversite Hocalarımdan İbrahim Tatarlı, Mehmet Beytullah, Hüseyin Mahmut, Hayriye M.Yücesoy
Bulgaristan Türkleri Şiiri konusunu en kapsamlı bir şekilde araştırıp değerlendirmesini yapan şair, araştırmacı-yazar Mehmet ÇAVUŞun 20. YÜZYIL BULGARİSTAN TÜRKLERİ ŞİİRİ (ANTOLOJİ), 2.Baskı/İstanbul , kitabındaki Araştırmayı en kapsamlı ve değerli buldum.Müellifin izniyle kitabı temel kaynak olarak kullandım. Bu konuda kendisine teşekkürlerimi sunarım.
Araştırma yazısını aynen; yazarların hayatlarını, kısa değerlendirmeleri bazı kısaltmalarla ve ilâvelerle; şiir örneklerini de seçerek sayfaya aldım. Ulaşılan bilginin kullanılırlığını göz önünde bulundurdum.
Sunulan bilgilerin ekseriyeti 1988 yılına kadar yazılan şiirlerden hareketle derlenmiştir. 1989-2009 yılları şiirleri ayrı konu olarak araştırılıp incelenerek sayfaya ilâve edilecektir. Bu konuda şairlerimizin iletişim adresime yayınlanmış eserlerinden örnekler göndererek yardımcı olmalarını beklerim.
Bulgaristan Türkleri Yazarları konusundaki araştırmalarımı sürdürmekteyim.
Yakın zamanda o sayfaya da, kısa da olsa, derlediğim en önemli bilgileri özetleyip sunmayı düşünüyorum. Yazarlar konusunda yardımlarını esirgemeyen hocam Mehmet BEYTULLAHa ve ünlü yazarımız Sabri TATAya müteşekkirim
Bildiklerimizi; kültürümüze, edebiyatımıza ilgi duyanlarla paylaşalım.Tıpkı mutluluğu paylaştığımız gibi
BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN EDEBİYAT DÜNYASINA HOŞ GELDİNİZ!
SAYFANIN İÇİNDEKİLERİN GENEL TANITIMI:
- Bulgaristan Türkleri Edebiyatı, Araştırma-Mehmet ÇAVUŞ
- Sayfaya alınan şairler: Yaşamları, yaratıcılıkları ile ilgili bilgi ve örnekler-Havva PEHLİVAN ÖZGÜR
I. BÖLÜM
Aliosman AYRANTOK, Haydar BABA(HAYDARÎ), Mehmet Müzekkâ CON, Mustafa Şerif ALYANAK, Muharrem YUMUK, İzzet DİNÇ, Mehmet Behçet PERİM, Lütfi ERÇİN, Hasan Basri ÖZTÜRK, Zeki TUNABOYLU, Mehmet FİKRİ, Fikri Cahit YALÇINER, Oğuz PELTEK, Sabri DEMİROĞLU, Ahmet MERDİVENCİ, Hasan KARAHÜSEYİNOV, Etem ÜTÜK, Hüseyin OĞUZ, Ahmet ŞERİFOĞLU, Mefküre MOLLOVA, Niyazi HÜSEYİN, Lütfi DEMİR, Sabahattin BAYRAM, Mehmet DAVUT (ÇAĞLAR), İsmail İBİŞOĞLU (TUNALI), Mehmet ÇAVUŞ, Recep KÜPÇÜ, Ömer OSMAN, Lâtif ALİ, Mustafa MUTKOV, Süleyman YUSUF, Faik İSMAİLOĞLU, Durhan HASAN, Osman AZİZ, Nazmi NURİ(ADALI), Şahin MUSTAFA, Şaban MAHMUT, Fevzi KADİR (SEVEN), Ahmet CEBECİ, Naci FERHADOV, İsmail ÇAVUŞ, Ulviye ÖZPAR, Mustafa ALADAĞ, Ahmet EMİN, Rahim RECEP, Şükrü MOLLAOĞLU (ESEN)
KAYNAKÇA: Mehmet ÇAVUŞ, 20. YÜZYIL BULGARİSTAN TÜRKLERİ ŞİİRİ
İstanbul,1988, 2. baskı
BULGARİSTAN TÜRKLERİ EDEBİYATI (Araştırma - Mehmet Çavuş)
Üzücü, düşündürücü ve utanç verici de olsa, Bulgaristan Türklerinin Rus-Türk savaşından günümüze kadar her hususta unutulmaya terk edildiklerini kabul etmek zorundayız. Etnik yapıları, dilleri ve dinleri maddi ve manevi varlıkları, kültürleri ve sanatları, edebiyatları ve basınları ile Bulgaristan topraklarında 8 yüzyıldan fazla varlığını sürdüren bir ulusun .unutulması ne acı, ne garip! Tarihin ve medeniyetin ;hiç bir zaman affedemeyeceği bu büyük gerçeğe üzülmemek elde değil. Bunun daha üzücü bir tarafı var: gelecek nesillere, çocuklarımıza ve torunlarımıza bu büyük mirası nasıl devredeceğiz; edebiyatta ve basında yankısını bulan Türklüğümüzün ve uygarlığımızın manevi değerlerini, gazete ve dergi sayfalarında ölüme mahkum edilen, uzun ömürlü ve unutulmayan hatıralarımızı nasıl hissettireceğiz? Tarih ve vicdanlarımız huzurunda ebedi birer sanık olarak kalmayacak mıyız?Düşünüyor muyuz?
Bulgaristan Türkleri edebiyatı, günümüzde, Bulgaristan topraklarında tarihi varlığını' sürdüren 2.000:000'dan fazla özbeöz Türk topluluğunun sürpriz ve eseflerle dolu bir edebiyatıdır. Bu edebiyat, başlangıcından günümüze kadar, genel Türk edebiyatının Balkanlar' da (Bulgaristan' da) varlığını sürdüren, büyük okur kitlesi kazanan, buna karşın, dış dünya ile yapıcı ve yaratıcı ilişkilerden yoksun, bırakılan yakası açılmamış bir edebiyattır. Elimizdeki verilere göre, başlangıcı, Osmanlı atalarımızın Bulgaristan topraklarını fethettiği 1393'lerdenötelere, mutlu bir döneme dayanır. Ne yazık ki, günümüzde, sayısı iki milyonu -aşan bir topluluğun . etnik, sosyo-politik, sosyo-psikolojik, maddi ve manevi sorunları ile
beraber dil, din, kültür, edebiyat, basın, folklor, mimarlık, töre gibi çok önemli meselelerini içte ve dışta araştırma, inceleme 've tanıtma konusu olmamış, tüm bunlar unutulmaya :terkedilmiştir. Bunun suçlusu ZAMAN değil, zamanların yetiştirdiği ve geçici iktidarların himayesi altına aldığı Türk düşmanlığı olmuştur. Rus-Türk savaşından sonra hortlayan Türk düşmanlığı, Türklüğe özgü bütün değerlerimizi gasp etmiş, bizi manen güçsüz bırakmak için, atalarımızın Bulgaristan topraklarında yarattıklarını korsanca ölüme mahkum etmiştir. Yaratılan küçüklük ve korku kompleksinden kurtulamayan, ama gerçekten de yeteneğe sahip olanlar genellikle susmayı yeğ tutmuşlardır. Öte yandan bu çok önemli konunun aydınlığa, günışığına kavuşturulmasında benliğini mimlemek isteyen tek-tük kişiler de tarihi ve sanat gerçeklerine değil de, yönetimlerin ideolojik eğilimlerine, yöntemlerine, maddi ve manevi çıkarlarına ağırlık vermişlerdir. Soruna, milli açıdan ilgi gösterilmemiştir. Olumlu ve olumsuz tüm çabalar kısır kalmış, eğretilerin dışına çıkılarak somut gerçeklerin bulunup değerlendirilmesine ve gelecek nesillere mal edilmesine gidilmemiştir. AMAÇ: Türklerin varlığı ile beraber sahip oldukları edebiyat, sanat ve kültürlerinin varlığını da unutturmak, askıda bırakmak olmuştur. Vicdanımızı kemiren, kişiliğimizi .sarsan, milli onurumuzu ve Türklük gururumuzu «Bana ne?»liğin mermi ateşine tutan da bu dert! Oysa edebiyat ve sanat
ürünlerinden· yoksun kalan· bütün milletlerin, tarihlerinden ve milli benliğinden de yoksun bırakıldıkları, tarih boyunca can çekiştikleri malûm ...
Malum olan başka bir gerçek daha var: Atalarımızın, Bulgaristan topraklarında büyük ve zengin bir edebiyata sahip olmaları, bu edebiyatın ateşiyle yanıp tutuşmaları ve onu biz çocuklarına ve torunlarına mal etmeleri ...
Konumuz BULGARİST AN TÜRKLERİ EDEBİY ATI olduğu için, bu çok önemli ve tarihsel değer taşıyan sorunu yeni ve bilinmeyen bazı örneklerle aydınlatmaya çalışacağız. Son birkaç yılın çalışma ürünü olan bu meselenin, kendi renkleriyle aydınlatılacağı kesin yargımız olmamıştır. Amacımız, göstermekten önce ·duyurmak, sergilemekten önce hissettirmek; bir varlığı- tadına tuzuna bakmadan - duyularımıza sindirmektir. Zira bu Edebiyatta, atalarımızın uzantısı olan. bizler varız... Bu edebiyatın kökleri, yukarıda da değindiğimiz gibi, 15. yüzyıldan ötelere dayanır, fakat yeterli malzeme olmaması nedeniyle, 15. yüzyıldan günümüze kadar uzanan yolu genel hatlarla aydınlatmayı uygun gördük. Osmanlı atalarımızın bu topraklar fethetmelerinden, bu toprakları, Evliya Çelebi diliyle UZ EYALETİ (Türk eyaleti) haline getirmelerinden sonra GENEL TÜRK EDEBİYATl'nın belli-başlı saz, tasavvuf ve din şairlerinden.. seyyah ve tarihçilerinden çoğu, Bulgaristan topraklarında, bugün varlığından bahsettiğimiz bu edebiyatın temellerini atmışlardır. Gerçi, tarihin verdiği bilgilere göre, Anadolu'dan kitle halinde bir Müslüman-Türk topluluğu (*) BAKINIZ:
Prof. Gökbilgin, M. Tayyib «Rumeli'de Yörükler,Tatarlar' ve ... »; 1957, İstanbul Daha ayrıntılı bilgi için bak: G. Lejean, Ethnographie de la Turquie, 1861, Fuat Köprülü «Şimalişarkı Bulgaristanda Türkler ve Türk Dili,İstanbul, 1934;Tadeusz Kovalski,Dobrucada Türk Etnik Unsurlar Ankara,1942 v.b.
bu toprakları yurt bilmiş ve varlıklarını tarihleştirme çabası göstermiştir. Bulgaristan'da yaşayan, Edebiyat sanat ve kültür miraslarını bu topraklarda sürdüren 1984 yılı Aralık, 1985 yılı Ocak aylarında silah gücüyle Bulgarlaştırılan, dilleri ve dinleriyle beraber edebiyatı ve basını, kültür ve sanatı, gelenekleri ve adetleri düğün ve bayramları yasaklanan 2 milyon soy-daşımızın acı kaderi bunun en belirgin ifadesidir. 15. yüzyıldan. günümüze kadar Bulgaristan topraklarında 6 yüzyıldan fazla varlığını sürdüren bu edebiyatın, Türkçe olması yüzünden yasaklanması, temsilcilerinin tutukevlerine sürülmeleri kurşuna dizilmeleri yüz yılımızın en iğrenç ve ibret verici bir olayı olsa gerek. Her şeye rağmen, bu edebiyatın varlığını ve temsilcilerini inkar etmek, onu büyük bir tarihten ve bu tarihi yaratanlardan ayırt etmek mümkün olmayacaktır. Bu, güneşi balçıkla sıvamak anlamı taşıyacak ve kökleri havada bir ağacı simgeleyecektir.
Burada önemle değinmek istediğim bir sorun daha var: Bulgaristan, Anadolu'da yaşayışlarını sürdürenler için de sanat ve bilim kaynağı olmuştur. Genel Türk edebiyatının derin izlerini taşıyan, Türk imparatorluğunun sınırları içinde gelişen, bu gelişmenin yankısı olan Bulgaristan Türkleri edebiyatı, günümüze kadar varlığını sürdürmüş, ancak 1985 yılı başlarında yasak kapsamına alınmıştır.
Malûmdur ki, Osmanlı, İmparatorluğu'nun YÜKSELİŞ DÖNEMİ 15. yüzyılda başlamış, 16. yüzyılın sonlarına kadar uzamıştır. Bu yüzyıllarda ve bundan sonra yetişen nice Anadolulu şair ve yazar, tarihçi ve gezginci, çeşitli görevlere atanmaları nedeniyle en verimli yıllarını Bulgaristan topraklarında geçirmiş, Bulgaristanlı soydaşları ile beraber çalışmalarını sürdürmüş ve büyük bir edebiyatın başlangıcını tarihe mal etmişlerdir.Bunu/ belirtirken, 15. yüzyılda olduğu gibi, bundan sonraki dönemlerde Bulgaristan Türkleri arasında da nicelerin yetiştiğini, olgun şair ve yazarlar korosuna katıldıklarını kabul etmek zorundayız. Karşılıklı çalışmalar, etkilenmeler, ekmeği paylaşırcasına duyuları ve sanat sırlarını paylaşmaları, esaslı bir şekilde araştırılınca, doyurucu sürprizlerin tanığı olacak ve atalarımızın bıraktığı edebi mirasa sahip bulunmaktan kıvanç duyacağız. ,
15. YÜZYILDA BULGARİSTAN TOPRAKLARINDA GELİŞEN TÜRK EDEBİYATININ BELLİ-BAŞLI TEMSİLCİLERİ:
Anadolulu şair ve yazarların, yaratıcılıklarını Bulgaristan topraklarında sürdürmeleri eserlerine, Bulgaristan Türkleriyle beraber bu Türk topluluğunun özelliklerini konu etmeleri, esefle belirtmeliyiz ki, edebiyat tarihçilerimiz ve diğer bilim adamlarımız tarafından araştırma ve değerlendirme konusu olmamıştır.
Yıllarca Rumelinin, özellikle Dobruca ve Deliormanın doğa ve. insan ruhu güzelliklerinden esinlenen KAYGUSUZ ABDAL, en verimli yıllarını Edirne ve Bulgaristan'ın. diğer Türklü yörelerinde geçiren Sinan PAŞA ile NECATİ, bu topraklarda kazaskerliğini sürdüren AHMET PAŞA, 2. Murat'la Rumeli'yi gezip dolaşan, Filibe'de (Şimdi Plovdiv) uzun zaman kaldığı bilinen MERCİMEK AHMET ve AŞIKPAŞAZADE., Rumeli duygulanmalarını130 beyitlik "MUHAMME''DİYE» ile «ENVARÜ'L-AŞIKIN » (Aşıkların Nurları)
eserini bu topraklarda kaleme alan AHMET ve Mehmet YAZICIOĞLU kardeşlerle daha niceler tarihte BÜYÜK BAŞLANGlÇ'ın kutsal birer kıvılcımları olmuşlardır. 905 (1499) yılında vefat ettiği bilinen Filibeli ALAADDİN ÇELEBİ, 923 (1517) yılında vefat ettiği bilinen Niğbolulu AHİ HASAN ÇELEBİ de bu yaratıcılar ordusuna katılmış, din ve gelenekleri savunan şiirler yazmışlardır. Bursalı Mehmet· Tahir Efendi'nin önemle değindiği gibi, Bektaşi tarikatlarının merkezi haline gelen Kuzey Bulgaristan'ın Rusçuk, Razgrat, Silistre, Güney Bulgaristan'ın Sofya, Filibe (Plovdiv), Köstendil, Kırcaali bölgeleri ilk kültür ve sanat merkezlerimiz haline gelir. Filibeli Alâaddin Ali Çelebi zamanı için elverişli sayılan ilk didaktik şiirlerini Filibe'de yazar. Bir örnek:
Bir bela nazil olsa itme ceza
Ki anda var iki şer işit. benden,
Evvela dostlar olur gamgin
Saniyen şadıman olur düşmen (*).
Niğbolu şairi Ahi Hasan Çelebi «Hüsrev ü Şirin»e nazire olarak yazdığı «Sirin ve Perviz» eserinde hayat felsefesini şöyle dile getirir:
Cahilin fahri, cem'i mal iledir
Arifin izzeti kemal iledir, ,
Aşk u şevk ehli vecd ü hal ister
Ne kemal ister, ne de mal ister (**).
(*) Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Metal Yayınları, İstanbul
(**) Aynı eser, C. 2, s. 5.
Kaygusuz ABDAL halk diliyle Dobrucanın servetlerini, Dobruca ve Deliorman Türklerinin emek sevgisini ve sevecenliğini anlatır:
Dobruca ovasında
Büyük yağlı çörekler
Akkırman'ın yağından
Benzimiz hey ağ olsa.
Düpedüz bu yaş ovalar
Her biri boş durmasa,
Sulu şeftalisi çok
Bin üzümlü bağ olsa.
Elimizde olan kaynaklara göre, anonim edebiyat dışında, Bulgaristan Türklerinin yazılı edebiyatı 15. yüzyılda erginlik çağına girmiş, bundan sonra sular durulunca, kalem ve söz ustalarının milli duyguları şahlanmış; erliğin mutlu seslenişleri ve göz nuru esinlenmelerin kutsal çağrışımları daha da sarıcı olmuştur. Bu gelişmeler, edebiyatı daha çekici, özgün ve uzun soluklu yapmıştır.
16. YÜZYILDA BULGARİSTAN TOPRAKLARINDA GELİŞEN TÜRK EDEBİYATlNIN BELLİ-BAŞLI TEMSİLCİLERİ:
Tuna vilâyetinden' Aydına kadar büyük şiire kulluk eden KUL MEHMET, günümüzde de dilden dile dolaşan canlı efsanelere göre Tuna kentlerimizden Niğbolu'da (Nikopol) doğduğu kesinlik kazanan ÖKKSÜZ DEDE, bu topraklarda aşkın ve kişiliğin en temizini en kutsalını canlandıran Balçık'lı MUHİDDİN ABDAL, insan ilişkilerinin en içli şiirini yazan Dobruca ozanı KAZAK ABDAL, Kırcali'de nâmına izafe edilen tekkede gömülü olduğu bilinen, KIZIL DELİ adiyle şöhret yapan Rodoplar ozanı SEYYİD ALİ SULLTAN
(*) Prof. Dr. Şükrü Elçin, Türk Kültürü Dergisi, s, 269, Eylül, 1985, Ankara.
Asıl adı Mustafa olup Rusçuklu şöhret sahibi BEYANİ, Filibeli AHMET RİYAZİ (KADI SİNAN), yine Filibeli NUREDDİN MUSLİHİDDİN MUSTAFA EFENDİ, Tatar Pazarcığı'ndan (Pazarcık) KURT MEHHMET EFENDİ, Kanuni Sultan Süleyman'la Rumeli topraklarını gezip dolaşan, en verimli yıllarını bu topraklarda geçiren MEHMET ALİ REİB Rumelinin mercan mercan sabahlarından esinlenen RUHİ, imar kâtipliği sebebiyle kaldığı Güney Bulgaristan'ı «vatan» bilen LATİF!, hayatını Bulgaristan topraklarında müderrislik ve kadılıkla geçiren KINALIZADE HASAN ÇELEBİ, Köstendil'de Sancak Beyliği yapan FERUDİN, bu topraklarda tasavvufun tohumlarını eken RUMELİ'li USULÎ , Bulgaristan kentlerinde esip tozduğu bilinen, efsanelerde dile getirilen VEYSI, «Edirne Şehrengizi» ve diğer eserleriyle unutulmuşluğa terk edilen ZATÎ ve daha niceleri, sanatın sırlarını Bulgaristan topraklarında bulmuş, edebiyata yolculukları hep bu topraklarda esinlenmelerle olmuştur. Yapılan araştırmalar yeni olgular ortaya atmaktadır. Örneğin, Türk ve İslam dünyasının ünlü isimlerinden şair ve bilim adamı BALİ BABA (Ölümü: 1552) Sofyalı olup, mezarı Vitoşa eteklerinde, Salâhiye (şimdi Knyajevo) semtindedir
(*) Bak: Türk Ansiklopedisi, c. 5, S. 147, Osman Keskioğlu, Vakıflar Dergisi, Sayı: IX, 1971, Ankara, O. Keskioğlu, Bulgaristan'da Müslüman ve İslam eserleri, İstanbul, 1986.
Balçıklı Muhiddin ABDAL bütün şiirlerinde büyük aşkın ve insan sevgisinin felsefesini yapmakta, karakterleri kendi renkleriyle anlatmaktadır. Şiirlerinde, Dobruca Türklerine özgü bir dil kullanmıştır.
Senin yolun varup menzile ermez
Gönülden gönüle yol olmayınca
Cahilin sohbetinde can bite mi
Sohbeti has, sözü bal olmayınca? (*)
Dobruca'lı KAZAK ABDAL, yitirilen huzurdan daha ötelere gider ve toplumu tedirgin. edebilecek siyasi-sosyal sorunları, bunların ardında gizlenen' kötü ruhlarla işbirliğine gidenleri eleştirir:
Münkir münafıkın soyu
Yıkıp harab etti köyü,
Mezarına bir tas suyu
Dökenin de anasını. ..
Derince kazın kuyusun
İnim inim inilesin,
Kefendikmeğe iğnesin
Verenin de. anasını ...
Bu topraklarda iç düzensizlikler, ozanı kalpten sarsmış, huzurunu yitirmiştir. Bu yüzdende başka bir şiirinde şunları dile getirir:
Dağlarda, bayırda gonca bir Yörük
Kimi tımarlı sipah, kimi ser-bölük,
Bir elife dili dönmeyen hödük.
Şehristan'a gider, ozan beğenmez.
Yaz olunca yayla yayla göçenler
Topuz korkusundan, şardan kaçanlar,
Meşe yaprağını kıyıp içenler
Rumeli bohçası duhan beğenmez ....
Rodop halk şairi Seyyid Ali Sultan özlü deyişleriyle düşündürücü Bektaşi şiirinin olgun ürünlerini vermiştir. Bir. örnek:
Vücudum şehrini seyran ederken
Gördüm, dört köşede dört can oturur,
Biri biri ile lütf ile söyler
İçerde hükm eder sultan oturur.
Bir köşesi vardır kuyumcu işler
Bir köşesinde var ahen gümüşler
Bir köşesinde de bezirgan kışlar
Bir köşesinde de alim oturur .. ;
Kendi dünyasını hiç. bir zaman terk etmeyen Öksüz Dede, genellikle doğa ile aşk konularını işlemiş ve bunun değerlendirmesini yaparken, gurbetin ötelerinde, Bulgaristan topraklarının mest edici manzarasına hayranlığını dile getirmiştir. Bir örnekle yetinelim;:
Gül budanmış, dal dal olmuş
Menekşesi yol yol olmuş,
Siyah zülfün tel tel olmuş
Ben bu yerlerden gideli
Gurbet illere düşeli...
Bu dönemde, Bulgaristan'da kadılık yapan RİYAZÎ, REVNAKÎ , İsa Celebi-FANÎ Harmanlı'dan SAÎ , Niğbolu'dan AHÎ , Vidin'den TARİKİ ÇELEBİ, Rusçuk''tan Şeyh Kâmiloğlu-BEYANÎ gibi ozanlar da Bulgaristan Türkleri şiirinde derin izler bırakmışlardır. Bu. şiir, Anadolu şiirinin uzantısı olarak, YÜKSELİŞ DÖNEMİ'nin huzur ve içtenlikleriyle, özlem ve serüvenleriyle çekici olmuş, «Lâle Devri»ne HAZIRLIK dönemini oluşturmuştur. Bu şiirlerin tümünde Bulgaristan kokusu vardır.
17. YÜZYILDA BULGARİSTAN TOPRAKLARINDA GELİŞEN . TÜRK EDEBİYATININ BELLİ-BAŞLI TEMSİLCİLERİ:
17. yüzyıl, tarihsel olgulariyle, İmparatorluğun DUURAKLAMA DÖNEMİ'dir. Devlet düzenindeki bozukluklar, Balkanlar'da isyanların yoğunlaşmaları, Rus'ların Türk düşmanlığı sonucu Hıristiyan dünyasını etkilemeleriyle Batı cephelerindeki başarısızlıklar, toplumu olduğu gibi şair ve fikir adamlarını da etkilemiştir. Türk edebiyatında «Lale Devri"ne geçiş hazırlığı olan bu devre, Bulgaristan topraklarında şairler ordusunu kâh tedirgin etmiş, kâh dobra dobra coşturarak .efece duygulandırmıştır .
Bu dönemde, Bulgaristan doğumlu olanlarla beraber, Anadolu'dan şöhret sahibi ünlüler de Bulgaristan topraklarına açılmış olup, genel Türk edebiyatına gönül açıcı eserler kazandırmışlardır. Ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi, Yeniçeri ozanı Kayıkçı Kul Mustafa, Evliya Çelebi'ye göre Rumeli ,topraklarında şairliğini ve koyun ticaretini sürdüren KÂTİBÎ , Bulgaristan topraklarından Anadolu'ya uzanan ÂŞIK, bu topraklarda aşk ile erliğin birleşmesini bulan GEVHERÎ, Rumeli'den Anadolu'ya efece söyleyişlerle dönen HASAN DEDE, Bulgaristan sınır kalelerinden, 'Türklerin yoğun olduğu Varna ve Tuna boylarından yüzlerce kaside ve gazelle dönen ÂŞIK ÖMER, Rumeli izlenimleriyle edebiyat dünyasına çağın yepyeni olgularını getiren KATİP ÇELEBİ, Sadrazam Köprülüzade Ahmet Paşa'nın gazabına uğrayarak Edirne'ye .sürüldükten sonra Bulgaristan topraklarını gezip dolaşan N AİLÎ bu topraklarda elçi katipliğinde bulunan NAHİFÎyine bu topraklarda kazaskerliğine kadar yükselen İSMETÎ müderrislik yapan HALETÎ, yarı ömrünü Tuna ve Karadeniz boylarında geçiren, bu topraklarda kadılığını ve yaratıcılığını sürdüren ŞEYHÜL-İSLÂM YAHYA BEY, yine ömrünü Rusçuk ve Ziştovi, Yama ve Vidin'de geçiren PEÇEVÎ, Lofça, Yama, Silistre ve Tımova'da uzun zaman kadılık yapan NEV'İZADE MAYÎ, yine bu topraklarda kadılık ve müderrislik görevlerinde bulunan NERGİSÎ... ve daha niceleri, Bulgaristan'da ün yapmış, burada geçirdiklerini, gördüklerini ve yaşadıklarını eserlerine konu yapmışlardır.
«Sabık» Filoloji Bilimleri Adayı, ismi değiştirildikten sonra tepki göstermesi nedeniyle ölümüne gidilen merhum hocam Doç. Dr. Rıza Molla'nın araştırmalarına göre Türk şiİrinin devlerinden sayılan KARACAOĞLAN ve NEF'Î de yarı ömrünü Bulgaristan topraklarında geçirmişlerdir.
17.yüzyılda bu şairler ordusuna Bulgaristan doğumlu şairler ve ârif kişiler de katılmıştır. Bunların arasında Şumnulu Dertli Kâtip, Atpazarlı OSMAN FAZLI İLÂHİ (öl.1690), MUSTAFA FENAÎ-ÂŞIK (öl.1699), Kızanlıklı Ahmet ÜMİDÎ (ÖL.1694), Vidinli Çorbacızade MEHMET EFENDİ ( öl. 1693), Silistreli YUSUF İBNİ MUSTAFA EFENDİ (ÖL..1690), ZAĞRAdan MEHMET TARZÎ (öl. 1651), Sofyadan MEHMET ÇELEBİ-VAHİT (ÖL. 1682) (*)gibi ünlü isimler yer almıştır.
BAKINIZ: Mehmet Tahir Efendi, aynı eser
Örneğin, Deliormanda Bektaşi tekkesi şeyhi Timur Babanın müritlerinden olduğu bilinen ve 1694lerde hayatta bulunduğu bilinen Dertli Kâtip şiirleriyle bu dönemin şiirlerine renk katmıştır.
Bulgaristan'da gurbetin tadını çıkaran Katibi şöyle diyor:
Gurbet ile düştü yolum
Efkârlıdır deli gönlüm
Ağlayıp gezer yürürüm,
Dağlayıp gezer yürürüm.
Dağlar başı oldu yurdum
Günden güne artar derdim,
Ben kara gözlümü gördüm
Sızlanıp gezer yürürüm.
Halk şairi Âşık, bu topraklarda büyük sevgisine hemdert bulamamanın kırıklığı içinde ezilmiş ve bu durumu ustaca dile getirmiştir. «Ayrılık gibi dert olmaz" diyen ozan başka bir şiirinde galeyana gelerek, bu topraklara dair izlenimlerini şiirleştirir:
Ulu ulu kervan geçer
Yollar gibi inilerim
Karlı karlı dağlar aşan
Seller gibi inilerim ...
.... Yapılan düşmüş bozulmuş
Top tüfek vurmuş ezilmiş;
Kilselerde haç yazılmış
Taşlar gibi inilerim ...
Gevheri de bu dağlara gönlünü kaptırmış, bu toprağın, doğa güzellikleriyle öğünmüş, Osmanlıların kültür ve medeniyet götürdüğü bu yerlerde saltanat sürmeyi yeğ tutmuştur. Hasan Dede'nin şiirlerinde de İmparatorluğun egemen olduğu memleketlerde hürriyetin kutsallığı, insanların eşitliği anlatılır. Şumnulu Dertli Kâtip, sarsılmaz imaniyle Müslümanlığın kal'ası olan Timur Baba'ya bağlığını onun büyüklüğünü duyurur. İki dörtlükle yetinelim:
Arzulayıp sana geldim
OL mübarek yüzün gördüm,
Eşiğine başım koydum
Timur Babam, Sultanım hu.
Kubbeleri yazılıdır
Kandilleri dizilidir,
Anda Allah'ı gizlidir
Timur Babam, Sultanım hu.
Şumnulu Fenaî, Kızanlık'lı Ümidî ve diğerleri, aşkla beraber din konularını işlemiş, gerçeğe götüren yolun «dinden ve ibadetten» geçtiğini önemle belirtmişlerdir. Fenaî bir şiirinde diyor:
Ey emr âlin Pertevin alemde peyda eyleyen
Yine ol ayine de hüsnün temaşa eyleyen,
Bir avuç toprağa salmış cani-ı aşkın cur'asın
Kimini akil kimin mecnun ü şeyda eyleyen ...
Ümidî'den bir örnek: .
Ey saadet burcunun mahı Muhammed Mustafa
Merhaba ey nur-i ümmet merhaba ya merhaba,
Çünkü doğdun oldu alem makdeminle pûr-ziya
Merhaba ey nur-i ümmet merhaba ya merhaba.
17. yüzyıl şiiri, genelde, konu açısından çok zengin olup, «gül ve bülbülleri» terennüm etmekle kalmamış, imanın ve erliğin tercümanı olmuştur. Ne yazık ki, sosyalist Bulgaristan bu şiirleri de ölüme mahkum etmiştir.
Nice şiiri Bulgaristan topraklarında, Karadeniz sahillerinde yazılmış olup yine bu topraklarda varlığını ve büyüklüğünü yitiren, .günümüze kadar o esinlenmeleriyle gelenlerden birisi de Aşık Ömer' dir. Ozanın VARNA TÜRKÜSÜ (murabba ) bir yandan Varna'nın tabii güzelliklerini, öte yandan Sultan Murat'ın Varna'yı fethi sırasın.da gösterdiği kahramanlıkları dile getirir. Aktardığımız iki .dörtlük gerçekten de ilham ve güzellik perisinin büyük ozanı Varna'da yakalamasının gönül doldurucu terennümüdür:
Söylenir dillerde nam-ı âlişanı Varna'nın
Medhe layıktır diyâr-ı dilistanı Varna'nın,
Koç yiğitler meskeni olduğunu isbat eder
Kal' ası yanında hala koç nişânı Varna'nın
Fethine malik olunca ibtidâ Sultan Murad
Yıktı küffarın derûnun eyledi İslâmı şad,
Sinesin deryaya vermiş misli nadir bir bilâd
Bağ-ı cennetten nümûne çevre yanı Varna'nın.
Ozanı ilgilendiren diğer önemli sorunlar da, Varna 'nın çok erdemli kişilere sahip olması ve sıra sıra mescitlerin bilim ve iman merkezi haline getirilmeleridir. Sadece bu gerçek, Varna'nın büyük bir Türk şehri haline getirildiğini, zamanla 40'tan fazla camiin, nice medrese ve mescitlerin barbarlar tarafından tahrip edilerek Türklüğün dinamitlendiğine delâlettir.
Saf be saf mescitlerinde cümleten ehl-i niyaz
Nice fâzıl kimseler var gayri etmiş imtiyaz,
Ey Ömer, layık değildir eyleme gel keşf-i râz
Bir kelamından duyarlar nüktedânı Varna'nın.
Aşık Ömer gibi büyük bir ozanın da gerçekçi gözüyle Varna'yı canlandırması, tasvir ettiklerinin zamanla tarihe karışmaları tarihimiz ve edebiyatımız için gerçekten de büyük bir talihsizliktir. Esef .verici bir olaydır ki, tarihten de iyi bildiğimiz bu gerçekler sosyalist rejim tarafından silinip süpürülmüş, vandalizme yeşil ışık yakılmış ve o güzelim şehir Türklerinin hayatı cehennem edilmiştir. Ozanımızla beraber bize devredilen sadece geçmişin yankısı olan mısralar ve canlı hatıraların uyandırdığı sonsuz ıstıraptır.
17. yüzyıl şiirimiz, «gülden-bülbülden» ötelere, gerçekçi oluşuyle, doğa ve Bulgaristan Türklerinin erliğini simgeleyen savaşçı insan manzaralariyle daha sarıcı ve daha gerçekçidir. Bu şiir, bundan sonraki yüzyıllarda ağını genişletecek, yüzlerce bilinen ve bilinmeyen temsilcinin gün güneşli mısralarında acı-tatlı maceralarımızı terennüm edecek, adına «sosyalizm», «komünizm» denen barbarlık çağında ölüme terk ve inkar edilecektir.
18. YÜZYILDA BULGARİSTAN TOPRAKLARINDA GELİŞEN TÜRK EDEBİYATININ
BELLİ - BAŞLI TEMSİLCİLERİ:
Osmanlı İmparatorluğu'nun «Gerileme Dönemi" diye bilinen bu dönemde Türk düşmanlığı son haddini bulmuştur. Rus Çarı I. Petre'nin çıkardığı savaş (1711 ) 2. Katerina'nın düşmanca davranışları sonucu savaşın yeniden patlak vermesi (1768), ilk Kırım savaşı (1773), bundan sonra da yaratılan savaş huzursuzlukları edebiyatta da etkisini göstermiştir. Bu dönemin başlarında Anadolu'da «LALE DEVRİ» (1718-1730) yaşanmışsa da, Balkanlar bir barut fıçısı haline gelmiştir. Bu zevk ve eğlence devri Patrona Halil ayaklanmasiyle son bulmuş, edebiyat daha gerçekçi olmuştur ..
Bu dönemde, Anadolu topraklarından gelenlerle beraber Bulgaristan kökenli Türk şair ve yazarları korosu güç kazanmıştır. Yerlilerden, halk şiiriyle beraber divan şirinin de olgun ürünlerini verenler arasında Aydoslu İSMAİL HAKKI-CELVETÎ (Öl. 1724), Nevrekoplu (Şimdi Gotse Delçev) AHMET EFENDİ-ZÜHRÎ (Öl. 1750), Rusçuk'lu ZARİFÎ ÖMER EFENDİ ZARİFİ BABA (Öl. 1795), HAFlZ ABDULLAH EFENDİ ,(Öl. 1745), Çırpanlı MÜSA EFENDİ-EMANÎ (Öl. 1759), Şumnulu VÂSIF, ALİ, NiMET, Kızanlıklı MUSTAFA RUHİ, Balçık'lı HÜSEYİN RAMİZ ARAPZADE, 18. yüzyılın ikinci yarısında, 19. yüzyılın ilk. çeyreğinde de yaşadıkları bilinen Köstendilli MOLLAZADE SÜLEYYMAN EFENDİ, Eskicuma'lı (Tırgovişte) AHMET HAMİD EFENDİ ve diğerleri takdire şayan şairlerimizden sayılırlar.
Şiirlerinde, Balkanlar' dan aşk ve yiğitlik temalarını işleyen bir KULOGLU, bir Mustafa Kâtiboğlu MUSTAFA ÂŞIK, Silistre'de uzun zaman divan katibi muavinliğinde bulunan, Silistre doğumlu olduğu itibar kazanan KÂNİ, Eskizağra'da (Stara Zagora) Sümbülzade Vehbi Bey'in kahyalığını yapan, manzum tarihler .yazarı SURURÎ Filibe yöresinde şöhreti hala dilden dile dolaşan, Filibe doğumlu olduğu kesinleşen, gezi edebiyatımızın büyük adlarından sayılan YİRMİSEKİZ MEHMET ÇELEBİ ve daha birçoğu Türk Edebiyatının Bulgaristan topraklarında ün yapan özgün temsilcilerinden sayılırlar.
Bu dönemin olgun ürünlerini veren Kuloğlu'nda sınıf şuurunun biçimlendiğini, düşmanın düşmanca eylemlerini de görmekteyiz. Şair, çoğu kez, sevdiğini . sembolleştirirken, bülbüle hitaben kuşkularını dile getirir, olup bitenlerden esef eder, ama kadere boyun eğmez.
Alemde doğru dost olmaz
Dedikleri gerçek imiş,
Kulunu saklayan Hak'tır
Dedikleri gerçek imiş ...
Bulutlar âsumana ağlar
Yerlere rahmetler yağar,
Gün doğmadan neler doğar
Dedikleri gerçek imiş ...
Bununla yetinmek istemeyen ozan, Ezop diliyle de olsa, olayların cereyanından huzursuz olur ve bunu ,dünyaya duyurmak ister.
Konarsan güle kon, dikene konma
Eski düşmanların dost olur sanma,
Açıp da göksünü hare dayanma ...
Rakiplerin kastı canadır bülbül.
Kuloğlu dembedem dolular içer
Kişi sevdiğine dibalar biçer,
Bu dünya fanidir tez gelip geçer
Bu bahçenin sonu fenadır bülbül.
Yerli şairler arasında Şumnu'lu ALİ ile Eskicuma+lı AHMET HAMİD şiirde şöhret yapmışlardır. Yazdıkları şiirlerinin konusu Şumnu, Deliorman ve bu yörede varlıklarını sürdüren Türklerin hayatıdır.Şairler, sadece bununla da yetinmemiş, bu yöre Türklerinin tarihteki büyük hizmetlerini, örf ve adetlerini, Türk yerleşim merkezlerinin doğa güzelliklerini de canlı tablolar halinde tasvir etmektedirler. Şumnulu ALİden. birkaç dörtlükle yetinelim. Şair, bu şiirinde, Şumnu'nun güzelliklerini, yemiş ve meyvelerinin kutsallığını, insanların esenliğini anlatır:
Hızr erişti Gülşene, erdi baharı Şumnu'nun
İyd-i ekberdir hemen leyl-ü neharı Şumnu'nun
Uleması çoktur anın. gece gündüz ders okur
Hem meşayıhtan nice var ihtiyarı Şumnu'nun;
Gürleyik'te gel karar et bulmak istersen vefa
Yemiş-ü abında bulmuş hastalar türlü şifa,
O Söğütlük mesiredir cem oldu yâran-ı safa
Köşk-ü Paşa'da eser hep rüzigârı Şumnu'nun.
Şiiri hoşça söyle Ali, bulmak istersen nizam
Mutedil gayet havası bedel olmaz buna Şam,
Sene bin yüz on dokuzdu oldu medhi bittamam
Cümleye alemnûmadır Dağpınar'ı Şumnu'nun.
Şair Ahmed Hamid de Şumnu'nun güzelliklerinden, kültürel yükselişinden, insanların mutlu yaşamından etkilenmiş ve kalıcı gazel ve kasidelerinde tüm bunların tercümanlığını yapmıştır. Şumnu için yazdığı bir gazelinden iki beyitle yetinelim:
Kani n'oldu senin bunca kadimi hanedanın
Nice oldu beylerin, ağların, vâlâ nizâdanın?
Kani sende olan ehl-i muhabbetler nihan oldu
Derununda edilen zevk-u sohbetler yalan oldu.
Evet, şairin de değindiği gibi, İmparatorluğun çöküş döneminde isyanlar patlak vermeye başlayınca «zevk-u sohbetler yalan» olmuştur. Böyle bir durum karşısında şairler kabuğuna sığınmakla seyirci kalmamışlardır.Örneğin, 18. yüzyılın ikinci yarısında ve 19.' yüzyılın ilk çeyreğinde (Ölümü: 1819) şiirle beraber 40tan fazla ilmî eserin yazarı Köstendil'li Mollazade Süleyman Efendi, milli duyguların. Tercümanlığını yapar ve nikbinliğini dile getirir; şair, çöküntüler ve düşmanlıklar karşısında bir Monblan dağı gibi yükselir, ikinci bir Güneş gibi parlar. Elimizde, sadece Bulgaristan'da (Sofya Ulusal Kütüphanesinde) yapılan araştırmalardan kalma birkaç dörtlüğü, ozanın ve bilim adamının kişiliğini ve büyüklüğünü sergilemeye yeterli sayılır. Hayatı düşman saldırılarının med ve cezirleri, sıkı takibat altında geçen Mollazade Süleyman Efendi güçlükler karşısında el-ayak öpmemiş, millî benliğine güvenerek yaşamış, yazmış ve harabeliklerden duyduğu kırıklığı yaşatmıştır. Düşmana karşı savaşta atalarının «iyiliğe karşı iyilik, kötülüğe karşı erlik,) duygularını terennüm etmiş ve Türk'ün büyuklüğünü, asaletini, düşmanca saldırılara karşı beraberliğin ve dayanışmanın kaçınılmazlığını savunmuştur:
Gavurun şerrine sâman okumdur
Pehnaver yüzüne derman okumdur,
Kâşane boş değil gam çekme bülbül
Hatt-ı ricat yok, ferman okumdur!
Sergilediğimiz birkaç örnekten de görüldüğü gibi, Bulgaristan'ın Batı kesimlerinde baş gösteren huzursuzluklara rağmen, şiire haklı savaşı mal etmiş, Türk milletinin adaletçi davranışlarının terennümcüsü olmuştur. Aslında «Gerileme Dönemi» dediğimiz bu dönemde Bulgaristan Türkleri şiiri, Anadolu şiirinden farklı olarak büsbütün savaşçı bir çehre almış, siyasal-sosyal motifleri de edebiyatımıza mal etmiştir. Bulgaristan Türkleri Edebiyatı'nın bu dönemi özel ve esaslı araştırmaya, değerlendirmeye muhtaçtır.
19. YÜZYILDA BULGARİSTAN TOPRAKLARINDA GELİŞEN TÜRK EDEBİYATININ BELLİ-BAŞLI TEMSİLCİLERİ:
Osmanlı İmparatorluğu'nun «Dağılma Devri» olan 19. yüzyılda, Rusların, Hıristiyan dünyasını ayaklanmalara, kanlı savaşlara sevk etmeleri, hatta, üç buçuk eşkiyayı kendi topraklarında eğitmeleri çağdaş terörizmin başlangıcı sayılır. Söz konusu düşmanın 1806, 1809, 1828, 1853, 1855, 1877 yıllarında, peykleriyle beraber bir kâbus gibi tekrar tekrar ülkemize saldırmaları, Bulgaristan'da iddia edildiği gibi hiç bir zaman «Bulgaristan'ı kurtarma,) anlamı taşımamış, Boğazları ele geçirmeleri ve Afrika topraklarına doğru yayılmaları amaçlanmıştır.
Sürekli terörcü eylemlerden ve küstahça saldırılardan sonra, beklenen Rus-Türk savaşı (93 Harbi)1877'de patlak verdi. Kuzey Bulgaristan Prensliği ve Doğu Rumeli olmakla; Bulgaristan'ın ikiye parçalanmasına gidildi. Yüzbinlerce soydaşımız bu harbin ve hortlayan Türk düşmanlıklarının acımasız kurbanları oldular. Savaşın Ruslar lehine sonuçlanmasından sonra Bulgaristan Türklerinin Bulgar-Rus potasında eritilmesine , kitlesel soykırıma uygun bütün şartlar yaratılmış oldu.
Bulgaristan topraklarında gelişen Türk edebiyatı, bu dönemde, gerçekleri yansıtan büyük ve yetenekli bir yaratıcılar ordusuna sahip oldu. Bulgaristan topraklarında hayatlarını ve yaratıcılıklarını sürdürmeleri yaratılmış olan zengin bir edebi geleneğin ifadesidir. Bulgaristan topraklarında yaşamlarını ve yaratıcılıklarını sürdüren belli-başlı temsilciler arasında Tanzimat büyükleri de milli yapılariyle ve yepyeni ekolleriyle etkili olmuşlardır. Fakat hemen belirtmemiz gerekir ki, bu büyük ve önemli sorunun acele ve gelişigüzel çalışmalarla aydınlığa kavuşturulmaması, incilerin bulunmaması ve değerlendirilmemesi hiç de kolay iş değildir. Bu, ısrarlı çalışmalar ve zamanla ancak çözümlenebilir ve edebi mirasımız değerini yitirmeden, tarihsel gerçeklerin yararına olarak benlik kazanabilir.
Tanzimat edebiyatının kalem. ve söz ustaları önce basın yoluyla yeni bir edebiyatın savunucuları olmuşlardır. Çoğunun Bulgaristan topraklarında geçici bir zaman içinde çalışmalarını sürdürmeleri etkileyici bir faktör bilinir. Sözgelimi AHMET MİTHAT EFENDİ 1865'lerde' Rusçuk'ta' «TUNA» gazetesini çıkarmaya başlamış, gençlik çağı ürünlerini bu topraklarda yazmıştır. Vatan ve Hürriyet şairimiz NAMIK KEMAL çocukluk ve delikanlılık çağını Sofya'da dedesi Abdüllâtif Paşa'nın yanında geçirmiştir, İstanbul'a, Sofyada yazdığı
divançesiyle dönmüştür. Yine Rus-Türk savaşından esinlenen şair «Vatan Yahut Silistre» piyesinde, Türk ordusunun, bu topraklarda gösterdiği eşsiz.kahramanlığı, milli mücadelenin büyüklüğünü ve tarihsel önemini canlandırmıştır. Bu şair ve yazarlar cetveline daha bir çoğunun ismini eklemek mümkündür
Bu dönemde, Bulgaristan'da gelişen Türk edebiyatının nüvesini divan ve halk şairleri oluşturur. Şairler korosuna yeni yeni sesler, birbirinden üstün yetenekler katılmıştır. Şiir büsbütün savaşçı bürgüye bürünmüşse de, dini konuları işleyen şair ve bilim adamları Türklüğü ve İslam'ı savunmuşlardır. Mehmet Tahir Efendi (*) bunlardan bazılarını önemle değerlendirmektedir. Örneğin, Şumnulu Yusuf Efendi, Talib Efendi, Rusçuk'tan Osmanbeyzade Ali Efendi-FETHÎ, Mustafa Maksud Efendi-RESA, halk şairi Hengâmî .Aşık Fakir Sındı,. Filibe'li Mustafa Raşit Efendi, Harmanlı'ya bağlı Helvacı köyünden Eskicizade Ali Medhi Efendi, Harmanlı'dan halk şairi Molla Mehmet, Osmanpazarı'ndan (Omurtag) Hüseyin Hüsnü Efendi, Eskicuma'ya bağlı Karaahatlar köyünden '(Tırgovişşte-Vranikon) Niyazi Şeyh İsmail Efendi, Pıravadı'dan (Provadiya) Sadık Hoca, Köstendil'den Mehmet Şem'i, Lofça'dan Cevdet Ahmet Paşa, Silistre'den Daniş Hasan Bey, ünlü halk ozanı Ruşenî Nevrekop'tan (Gottse Delçev) Mustafa Efendi-Ra'na, Karinâbad'tan (Karnobat) Ömer Hilmi Efendi, Karinâbad'ın Molla Şeyh köyünden, büyük kalem ustası Hüseyin Râci Efendi, Sofya'dan Âşık Hıfzı, Zağra'dan Terzi Mehmet Efendi, 1911yılında öldüğü bilinen Rusçuklu İzzet Efendi ve diğerleri Bulgaristan' Türkleri edebiyatını uzun ömürlü yapmışlardır.
Aşk ve Savaş ,bu şiirin özünü teşkil eder. Türkiye'ye, Türklüğe, örf ve adetlere bağlılık da önemli bir motiftir. Sadece birkaç örnekle yetinelim. Saadettin Nüzhet Ergun'a göre (*) 1873 yılında Bursa'da öldüğü sanılan halk şairi Hengâmi Türklüğün birlik ve beraberliği konusunda didaktik semailer, koşma ve gazeller yazmış yokluk ve saldırılar içinde çırpınışlarını anlatmak istemiştir:
Gönül, Allah'ı seversen yürü, sultanıma git
Halimi söyle benim, gamze-i fattânıma git
Güzel, anlat şu benim hâl-i perişanlığım kim
Haber alsam dil-i cânım gibi cânânıma git.
Gönülleri sarsan bu perişanlık içinde şairin tek tesellisi ve güç kaynağı aşk ve aşkın getireceği mutluluktur. Şair, bir koşmasında sevgilisine bağlılığını, bu aşkın. mukaddesliğini anlatır:
Güzel, sana kim öğretti usulü?
Meşreb-i gönlümce hünerlenirsin,
Böylem olur güzellerin mahbubu
Bahada sevdiğim, cevherlenirsin.
.
Hengâmi, bir katre yarsız içemem
Candan geçer, cananımdan geçemem,
Ben sana bir aziz kıymet biçemem
Günden güne gayet dilberlenirsin.
(*) Saadeddin N. Ergun, HENGÂMÎ 1933, Fevziye Abdulah Tansel, Hengâmi maddesi, Türk Ansiklopedisi, C. XIX, fasikül 147, 1970,.
Bir yandan Arzu ile Kamber'leri, Tahir ile Zühreleri, Ferhat ile Şirin'leri çaresiz bırakan, erkekleri çöllere yolcu eden aşk, öte yandan da İmparatorluğun ,çöküntüleriyle gelen felaketler, cehaletin yükselişe set çekişi halk ozanını perişan etmiş, gezip dolaştığı illerde derdine hemdert bulamayınca tek avuntusu yalnızlığı ve kırıklığı olmuştur:
Hengâmi, derbeder dünyayı gezdi
Cahilin cevrinden usandı, bezdi,
Olanca varın satsa ödeyemezdi
Söylediği lafa gümrük alsalar.
1837 yılında Şumnu'yu 2. Sultan Mahmut ziyaret etmiştir. Düzenlenen büyük törende Türkler, bu ziyareti büyük içtenlikle karşıladıklarını ifade etmiş, sevgi tezahüratında bulunmuşlardır. Bu ziyaretten en fazla etkilenen şair Yusuf Akif Efendi olmuş ve bu etkilenmeyi şiire dökmüştür. Aşağıdaki birkaç kıt'a ,bunun apaçık, ,örneğidir:
Nasılolmaz ahalisi ihyayı eltâfı
Şerefle Şumnu'ya İsay-ı dem Mahmut Han geldi.
..
Bu gûna Akifâ düşer bin yılda bir ancak
Bu sahraya cenabı cud-ı yemm Mahmut Han geldi.
Rusçuklu Aşık Fakir Sındı ve Sofyalı Aşık Hıfzı bu dönemin ünlü kalem ustalarından sayılırlar. Elimizde, Fakir Sındı adlı aşıkın (*) 1855-1856 yıllarında cereyan eden Osmanlı-Rus savaşının bir safhasını anlatan bir DESTANI vardır
(*) Prof. Dr. Şükrü Elçin, Türk Kültürü Dergisi, sayı 275, Mart, 1986, Ankara.
Rusçuk'ta söylenen destanın mahlâs beytinin altında 1272 (1855) tarihi kayıtlıdır. Destanda Sultan Abdülmecit (1839-1861) ve kahraman Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa ile tanınmış bazı şahsiyetlerin adları geçmektedir. Orduda vazife ile bulunduğu anlaşılan kuvvetli ihtimalle asker Fakir Sındı, savaş sırasında gördüklerini, işittiklerini ve öğrendiklerini destan kavramının tabii havasına uyarak realist bir şekilde hikaye etmektedir. 28 dörtlükten oluşan destan sadece savaş manzaralariyle kalmayıp, önemli tarihsel olguları da aydınlatmaktadır. Rusların hakimiyet ihtirasları, Türklerin tarihe dayanan kahramanlığı sağlam bir kompozisyon halinde verilmektedir:
Moskof Kıralı der ki: çok benim fendim
Askerim hisapsız, bulunmaz dengim,
Çok yesir aldım, çok kan eyledim
Etraf ü eknafta çok kammız var ...
Ömer Paşam der ki: saldım Tatarım
Kâfir seni kaplan gibi yırtarım,
Bir er ile bin erine yeterim ...
Çar köşede cengi devrânımız mız var.
Pâdişahım· der ki: ey kafir yezit
Dört defa bozuldun, bunda kaç git,
Kırk yılda meydana gelür bir yiğit
Çok şehit yaralı evladımız var.
Destan'da Ruslarla beraber Fransız'ların ve İngiliz'lerin Türkleri savunma eylemleri, Türk ordusunun büyük kahramanlıkları ustaca anlatılmaktadır. Destan'ın son dörtlüğü bunu kanıtlar:
FAKİR SINDI Padişahın aslanı
Rusçuk'ta yaptım ben bu destanı,
Cümleye Yardım etsün gani Yezdânı
Moskoftan belgüzar bir nişanımız 'var.
Sofyalı Aşık Hıfzı da bu dönemde DEST AN-U AŞUK VE MAŞUK ve DESTAN-I PLEVNE MUHAREBESİ destanlarını yazmıştır (*). Bu destanlar arasında, Plevne savaşlarını anlatan Destan'ın ayrı bir değeri vardır. Bir yandan Türk ordusunun kahramanlıkları, öte yandan da çağdışı mezalimler bu destanın ana dokusudur. Halk şairimiz, halk dilinden bol bol faydalanmıştır. Tarihsel değeri olan Destan 42 dörtlükten oluşur. Giriş bölümünde· Türklerin savaş gücü düşmanın çapulcu amaçları anlatılır:
Mü'min müşriki bir taraf' seçti
Niceler ecel şerbeti içti,
Tırnova, Sliven, Kocabalkan'ı geçti
Lovçe'ye, Plevneye dikti nişanı.
Düşman ordusu ilk anlarda hezimete uğratılır. Osman Paşa savaş meydanında aslan kesilir, Türklüğün yenilmez gücünü simgeler:
Zuhur edüp ol. Osman Paşa
İslâmın halini eyledi temaşa,
Misli bulunmaz alemde haşa
Din-i, Muhammed'in şöhret-i şanı.
Rusya Rusların, Osman Paşa da Türklerin sembolü sıfatiyle destanda söz düellosuna gidilir.
(*) Prof. Dr. Nimetullah Hafız, Türk Halk Edebiyatı Semineri, 7-9 Mayıs 1985, Eskişehir, 1987.
Rusların zaferi kazanmasından sonra Bulgaristan Türklerine karşı çağdışı işkencelere gidilir; ölümle tehdit edilen Türkler zorunlu göçe zorlanırlar, yaşamları cehennem edilir;
Aksine döndü devran-ı felek
Eğer düşünür isen dayanmaz yürek,
Osman Paşa vasfın sena ederek
Beyana getirdim pend-i sübhanı
Silistreli saz şairimiz Ruşeni, ardıcıl Rus saldırıları sırasında Bulgaristan Türklerine karşı işlenen cinayetleri, ölüm ve işkence olaylarını edebiyatımıza mal "etmiştir (*). Destan'dan birkaç örnek:
Küffar girip kale içre dizildi
Ebl-i İslâm olan çıkıp süzüldü,
Defter olup birer birer yazıldı
Komayıp ol gece sürdüler beman ...
Bir taraf Tuna'dır bir taraf kara
Kâmil cerrah yoktur yaramız sara,
Girdaba düşmüşüz, gayr.ı ne çare
Meskânımız oldu deryayı Umman
.. ...
Güller soldu, mamureler çöl oldu
Rum'a ateş düştü, hepsi kül oldu,
İbrail, Silistre, Varna nicoldu?
Sene Kırkbeş tamam, Hünkarım uyan!-
Bu dönemin, 19. yüzyılın ortalarında Bulgaristan'da yaratıcılığını sürdüren, fakat diğerlerinden farklı
(*) OSman Keskiöğlıı.. Bıı.lgaristan'da Müslüman ve İslam
:3'Eserleri, İstanbul, 1986. . .
Bu dönemin, 19.yüzyılın ortalarında Bulgaristanda yaratıcılığını sürdüren, fakat diğerlerinden farklı olarak Lale Devri'nin havasından bir türlü kurtulamayan bir de Leskofça'lı Galip vardır. Saz şairlerinden Ruhsatî de uzun zaman Bulgaristan'da kalmış, Kuzey Bulgaristan tekkelerinde yatıp kalkmış ve Bulgaristan esinlenmeleriyle, Vatan ve Aşk konularında tarihsel gerçekleri yaşatan gönül doldurucu şiirler yazmıştır. Agah Efendi C1832-1885) Rumeli ordusunda başmütercimlik, Mütercim Asım Bey C1755-1819) kadılık yapmışlardır. MUALLİM NACİ (1850-1893) Mutasarrıf Sait Paşa'nın himayesi altında kalmış, medrese öğrenim'ini tamamladıktan sonra Varna'da öğretmenliğini sürdürmüştür. Bu yüzyılın en büyük ünlerinden sayılan HÜSEYİN RACİ EFENDİ Eskizağra , müftülüğü sırasında Bulgaristan Türkleri edebiyatının canlı meşalesi bilinmiştir. Aşağıda temas edeceğimiz bu büyük kalem ustası, hala değerlendirilmesine gidilmeyen ünlü «ZağraMüftüsünün Hatıraları» ve «Hicretname» destaniyle tarihimizin karanlık sayfalarını ,aydınlığa kavuşturmuştur. Lofçalı AHMET CEVDET PAŞA ,(1822-1895) bilim ve sanatın her dalında orijinal eserler yazmış, ansiklopedik kişiliğiyle tanınmıştır. Yazar İZZET PAŞA Bulgaristan topraklarının savunulmasında büyük kahramanlıklar gösteren ordumuzun maharetini «Kaçırılan Fırsatlar» eserinde terennüm etmiştir. Daha genç yaşlarında yaratıcılığına başlayan Kızanlık doğumlu AHMET FAİK ŞABAN, 1884 yılından sonra Filibe'de çıkan «Hilal» gazetesinin başyazarlığına kadar yükselmiş, bu dönemin belli başlı gazete ve, dergilerinde yayınlanan şiirleri, eleştiri ve didaktik yazılariyle ad yapmıştır. Filibeli ALİ .SÜAVİ, Falih Rıfkı Atay'ın «Başveren İnkılapçı» eserinde değerlendirdiği gibi, sanatla beraber, Bulgaristan topraklarında Türkçülüğü sürdüren ve kelle fiyatına savunanlardan birisi olmuştur. Filibe'de öğretmenliği zamanında gazeteciliğe başlamış, Türkiye'ye dönüşünden sonra sürüldüğü Kastamonu'dan kaçarak gazeteciliğini ve yazarlığını Londra ve Paris'te sürdürmüştür. Pehlivanoğlu Ahmet, Filibe'de Ahmet Faik Bey'le beraber şiirimizin ve hikayemizin olgun eserlerini vermiştir. Bu dönemin kalem ve söz ustalarından MANİZADE YUSUF ALİ Sofya'da çıkardığı «Tarla» (1880), «Dikkat» (1884), «İttifak» (1894) gazetelerinde, İSMAİL KEMAL Sofya'da neşrettiği «SADA-İ MİLLİYET», «MACERA-İ EFKAR», AHMET ZEKİ BEY Rusçuk'ta çıkardığı «BALKAN» (l885), «SEBAT» (]889). Filibeli ALİ RIZA PAŞA, Varnalı NECİP NADİR BEY, TIRNOVA'ya bağlı Kilifarevolu OSMAN NURi, Sofyalı MEHMET HULUSİ yine Filibeli MEHMET TAHİR BEY, HİLMİ EFENDİ, EMİN TEVFİK ve diğerleri genellikle şiirleri, araştırmaları ve diğer türlerdeki gazete yazılariyle 19. yüzyıl sonlarında Bulgaristan Türkleri edebiyatının parlak isimleri olmuşlardır.
Rus-Türk savaşından sonra gazete ve dergiler, edebi, eserlerin yayınlanmalarında araç bilinmişlerdir. Esefle belirtmek gerekir ki, edebiyatımızın incileri' ancak söz konusu gazete ve dergi sayfalarında kalmış, bu konuyu aydınlığa kavuşturmak isteyenlere de imkân verilmemiştir. Sofya Milli Kütüphanesi'nde araştırmalarını sürdürmeleri kasıtlı olarak engellenmiştir. 13unun acısını ben de tattım. Bir kaç hafta söz konusu kütüphanenin Türkçe gazete ve dergiler bölümünde çalışmalarımı sürdürebilmişsem de, bundan sonra aynı bölümde çalışmalarım engellenmiş ve. araştırmalarıma son verilmiştir. Elimde olanlar dışında daha fazlasını sağlayamadım. Sağlayamazdım da. Bunun tek nedeni: kütüphanede cennet kapılarının Türklere kapalı olmasıdır! Zamanla bu, tüm kapıların Bulgaristan Türklerine kapalı oluşu, her şeyin inkar edilişi olacaktır.
· .
20. YÜZYILDA BULGARİSTAN TÜRKLERİ EDEBİYATI
Rus-Türk savaşından 1945 yılına kadar Bulgaristan'da yayımlanan 150'nin üstünde Türkçe gazete ve dergi, bu edebiyatın gelişmesini hazırlamış, şair ve yazarlar için hakiki bir kaynak olmuştur. Şiirin öncülük ettiği bu edebiyatı genellikle 2 devreye ayırabiliriz:
1. Yüzyılımızın başından 1944 yılına kadar,
2. 1944 yılından günümüze (1986) kadar. Bulgaristan Türkleri her yönüyle Rus-Türk sava-
şından sonra (1877) unutturulmaya çalışılmış, Bulgarların istekleri doğrultusunda bu büyük -topluluğa gereken ilgi gösterilmemiştir. Türklüğü kelle fiyatına savunma savaşlarının başladığı bir dönemde Türkiye'nin sessiz kalması, Bulgaristan Türklerini felce uğğ1atmıştır.Türk okullarının kapatılmasına, o güzelim Rumeli türkülerinin yasaklanmasına, Türklüğe has bütün geleneklerin kısıtlanmasına, nihayet özgün bir edebiyatın kanseri simgelemesine hep bu dönemde başlanmıştır. Büyük EVLİYA ÇELEBi (17. yüzyıl) ve ondan sonra gelenler nice muştucu olmuşlarsa, Rus-Türk ,savaşından sonra «yaşayan eserlerin yerini» o derece «yaşayan hâtıralar» almış; bu ilgisizlik 40-50 yıldan fazla sürmüştür. Ancak Ömer Seyfettin (Hikayeler), Cenap Şehabettin (Avrupa Mektupları), Ahmet Rasim (Romanya Mektupları), Yahya Kemal (Balkan'a Seyahat), İsmail Habip (Tuna'dan Batıya), Yaşar Nabi (Balkanlar ve Türklük), Falih Rıfkı Atay (Tuna Kıyıları), Yılmaz Çetiner (Şu BizimRumeli) ve daha bir .kaç kalem ustamız acı ve ıstırap dolu gerçekleri duyurmak istemişlerse de ilgisiz kalmışız (*)
(*) Etem Ütük, Cumhuriyet gazetesi, LS Ekim 1975. 45
Bulgaristanlı şair ve yazarlarımızla beraber Türk asıllı kültür, hak ve adalet faaliyetçilerimize, onların feryadına gereken ilgi gösterilmemiştir. Bunun doğal sonucu olarak, büyük bir edebiyatın ana kaynaktan gıdalanmasına, unutturulmasına, yasaklanmasına gidilmiştir. Kendimizi hiç sebepsiz Bulgaristan Türkleri edebiyatından uzak tutmuşuz, yeni yeni ekollerin geliştirilmesinde onlara sahip 'çıkmamışızdır.
Bulgaristan Türkleri edebiyatının varlığı ve temsilcileri meselesi, Rus- Türk savaşından sonra olduğu gibi, yüzyılımızın başlarından sonra neşrine başlanan gazete ve dergilerde doyurucu olmayan şiir, hikâye, röportaj, araştırma, eleştiri gibi yazılarda ele alınmıştır. Tümü de söz konusu gazete ve dergi sayfalarında ölüme mahkum edilmişlerdir.
İlk zamanlarda Türkiye'den sağlanan okul kitapları etkili olmuşlarsa da, zamanla bu kitapların Bulgaristan'daki Türk okullarında okutulmaları yasaklanmıştır. Bu durumda, yerli uzmanlarımız ve yazarlarımız hazırladıkları okul kitaplarında, körpe dimağlara Türk edebiyatından şebne suyu akıtmak zorunda kalmışlardır. Okul kitapları dışında, Bulgaristan Türkleri edebiyatını tanıtma aracı olarak gazete ve dergiler görev yapmak zorunda kalmışlardır. Bir kaç örnekle yetinelim: 1867'lerde Rusçuk'ta neşredilen «Maacera-i Efkâr» dergisi, Filibe' de «Hilâl» (1884), «Bedreka-i Selâmet» (1896), «Sada» (1897), «Rumeli» (1906), «Balkan» (1919), «Türk Sadası» (1913), Sofya'da yayınlanan «Sada-i Millet» (1897), «Resimli Türk Sadası» (1914), «Çiftçi Bilgisi» (1919), Şumnu ve Varna'da neşredilen «Bulgaristan Türk Muallimleri Mecmuası» (1922-1925), Kırcali'de çıkan «Turan», «Rodop» (1928) gibi 40'tan fazla gazete ve dergi bu edebiyatın tanıtımına başlamışsa da, basmakalıp edebiyat ürünlerinden öte gidilememiş, günlük meselelere öncelik verilmiştir. Topluca gelişen edebiyatımızın büyük istidatları iğrenç zulüm ve işkencelere tabi tutulmuşlardır. Edebiyat ufkundaki güneşin söndürülmesi istenmiştir.
Yazımızın baş tarafında da değindiğimiz gibi, Bulgaristan Türkleri edebiyatı Rus-Türk savaşına kadar Osmanlı Türk edebiyatının bir kolu bilinmiştir. Bunun. dışında başka bir edebiyat düşünmek mümkün olmamıştır. Olamaz! Kaldı ki, Osmanlılar döneminde ve Rus-Türk savaşından sonra bu edebiyatın Bulgaristan. topraklarında yetişip büyüyen, yaratıcılığının ayrı ayrı aşamalarını bu topraklarda geçirmiş olan şair ve yazarlar, ürünleriyle beraber yeterince tanıtılmamışlardır. Basın araçlarının yetersizliği de önemli bir âmil bilinmiştir. Her şeye rağmen, bu edebiyat, Bulgaristan Türklerinin kara günlerini yansıtan binlerce şiir ve hikaye, piyes ve araştırma, röportaj ve belgesel eserle acı gerçeklerin yankısı olmuştur.
Yine bir kaç örnekle yetineceğiz: Zağra Müftüsü,_ Rüştiye öğretmeni şair ve yazar - büyük gerçekçi HÜSEYİN RACİ EFENDİ Tarihçe-i Vak'a-i Zağra (Tercüman gazetesinin "Zağra Müftüsü'nün Hatıraları~, başlığı altında yayınladığı) gibi büyük eseriyle büyük edebiyatımızın tanıtıcısı oldu. Türk dünyamızın bu şaheseri, Bulgaristan Türklerine karşı zulüm ve işkenceleri gözlemci ve gerçekçi gözüyle yansıtmış olmasına rağmen, son zamanlara kadar hasıraltı edilmiştir. Bu, vurdumduymazlığın ve ilgisizliğin ifadesi değil midir? «Evlâd-ı Fatihan»ın torunlarına karşı' böylesine ilgisiz kalmanın nedenlerini sergilemek mümkün değil.
Yüzyılımızın başlarından 1945'lere kadar yazdıkları okul kitapları ve gazete sayfalarında unutulmaya terk edilen. Bulgaristan Türkleri edebiyatını ayakta tutma çabası gösterenlerden Süleyman Sırrı, Osman Nuri Peremeci, Hafız Abdullah Meçik, Mehmet Maasum, Ahmet Faik, Ahmet Refet Rodoplu, Hasip Ahmet Aytuna, Ahmet Zihni, Ali Haydar Taner, Ali Fehmi Bey, Muharrem Yumuk, Ali Kemal Balkanlı, Etem Ruhi Balkan, Halil Zeki Lofçalı, Halim Özdemir, Hüsnü Fuat, Mehmet Behçet Perim; Mustafa Halim Oğuz, Mustafa Şerif Alyanak, Osman Nuri, Yahya Hayati, Mahmut Necmettin Deliorman, Eğridereli İzzet Genç, Hasan Basri Öztürk, Mustafa Oğuz Peltek, Hasan Sabri Hoca, Bekir Sıtkı, Arif Necip Kaskatı, Ahmet Gülltekin Arda, Kadri Oğuz, Hacıfettahoğlu Mehmet Açar, Ali Hüsnü Tunalı, Ömer Kâşif Nalbantoğlu, Hasan Kocaman, Mustafa Sungur Öztunalı, Adem Ruhi Karagöz, Ali Turan, Aliosman Ayrantok, Mehmet Fikri, Mehmet Müzekkâ Con ve daha onlarcasını tanıyor ve tanıtabiliyor muyuz? Niçin? Niçin? Niçin?
Yine bir kaç örnekle yetinelim: Süleyman Sırrı Tokay yüzyılımızın başlarından Türkiye'ye göç ettiği 1951'e kadar hazırladığı :20den fazla okul kitabı ve yüzlerce eleştiri ve tanıtma yazısiyle sesini duyurmak istemiş, Bulgaristan Türklerinin meşalesi olmuştur. Bu sese kulak verdik mi? Çok değerli yazarımızı bağrımıza bastık mı? Mehmet Masum okul kitaplarından. .başka edebi eserleriyle zengin tarihimizin ve güncel hayatın aynası olmuştur. Bu aynada tarihimizi ve atalarımızı görme çabası gösterdik mi? Osman Nuri Peremeci Bulgaristan'da ve Türkiye'de yazdığı 40''tan fazla çok ünlü eseriyle «aydınlık meşalesini» simgelemiştir. Bu büyük yazarımızın, tarihçi ve eğitimcimizin hiç olmazsa «Tuna Boyu Tarihi"ni kaçımız okumuş, kaçımız bundan gurur duymuşuzdur? Hafız Abdullah Meçik hayatını eğitim, sanat, kültür, edebiyat meselelerine adamıştır. Bu büyük yazarın daha 1909'da lstanbulda bastırılan ve öğretmenler için yazdığı «El Ulağı», 1915'te yine lstanbul'da bastırılan «Cönk» okuma kitabını, «Çeki Düzen». (Dilbilgisi ve Sözdizimi) eserini, gazetelerde yudum yudum hafızaları besleyen araştırma ve eleştiri yazılarını o çağın ve günümüzün gözüyle değerlendirip mal edebildik mi? Her hangi bir kütüphanede yahut elde bu kitaplardan tek birini bulmak mümkün müdür?
Dahası var: Şumnu'da uzun yıllar öğretmenliği sırasında hayatını aydınlar yetiştirmeye ve meslek kitapları yazmaya adayan Hasip Ahmet Aytuna'yı Bulgaristan'da sürdürdüğü çalışmaları, Türkiye'de milletvekilliği, Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü öğretmenliğiyle tanıyor muyuz? İsviçre'de hukuk öğrenimini tamamladıktan sonra Bulgaristan'da öğretmen, dilci ve şair olarak. faaliyetini sürdüren, «Tuna Türkleri şairi» ,olarak bilinen Razgrat'ın Caferler( Sevar ) . köyünden Muharrem Yumuk üstadın Bulgaristan'da ve Türkiye''de gazete ve dergi sayfalarında sararmaya yüz tutan eserlerini değerlendirerek derledik mi, onları okurlarımıza kitap halinde sunma çabası gösterdik mi? 1883 Kızanlık doğumlu, Bulgaristan Türklerinin Jan. Jak Russo'su bilinen Ali Haydar Taner'in «Beyaz Zambaklar Memleketinde», «Bulgaristan Maarifi» ile başlayarak Türkiye'ye göçünden sonra «Ülkücü Öğretmen»
ve «Yabancı Kelimeler Lügatı »na kadar 30'dan fazla eserinden hangimiz30 satır okumuşuzdur? Niçin? Mehmet Behçet Perim'in, Bulgaristan Türklerinin dramını anlatan «Vatan Yolunda» manzum piyesini, «Meriç'ten Tuna'ya, Tuna'dan Meriç'e», «Görüşler Duyuşlar», «Göçmen Ahmet», «Balkan Çiçekleri»ni, gazete ve dergi sayfalarında kalanları tarihe mi mal edeceğiz? Öğretmen, gazeteci, şair ve araştırıcı Mustafa- Şerif Alyanak gazete ve dergi sayfalarında kalanlardan sonra Bulgaristanda "Çıkmaz Sokak» piyesi, «Tuna'dan Sesler» (şiir, Plevne, 1927) şiir derlemesiyle, «Kahpe»,. çeviri «Vilhelm ve Parlak Sevinç» ,yine çeviri «Kraliçe Draga» romanı ve diğerleriyle beraber Türkiye'de de sesini duyurmuştur. Büyük şairimize saygı ifadesi olarak bir dörtlüğünü okuyabildik mi, okutabildik mi?" Niçin?! ..
Bulgaristan'da şöhret yapan, «Türk Sadası», (l914) «Çiftçi Bilgisi» (l919), «Balkan» (l919), «Deliorman»: (l921-1927), «Mücadele» (l926), «Tuna Boyu» (l926), «Özdilek» (1931) v.b. gazetelerin sahibi ve muharriri sıfatiyle Türklüğü ayakta tutma savaşı veren, gazeteciliğini ve yazarlığını Türkiye'de de sürdüren Mahmut Necmettin Deliorman'ı eserleri ve faaliyetiyle iyi tanıyor muyuz? Gazete ve dergi sayfalarında kalanlar dışında "Çanlar Benim İçin" Çaldı», «İfşa Ediyorum», "Meşrutiyetten Önce Hudut Dışında Türk Gazeteciliği», «İkinci Dünya Harbi Sonunda Balkanlar'da Kızılların Oyunu», «Bulgaristan Türkleri, Yakın Tarih ve Hatıraları»nı değerlendirerek· günışığına çıkardık mı? Niçin? Niçin?.
Şumnulu Bozacı Hasan'ın oğlu, büyük hikaye ve roman yazarımız Basri Bey'in sanata karşı tutkularını, toplumcu kişiliğini, hususen düzyazıdaki maharetini takdir etme amaciyle «Muhacir Mehmedoğlu» (l922) romanından başlayarak «Türk Günlüğü» (1923), gazete ve dergi sayfalarında kalanları milli bilinçle toplayarak okurlarımıza mal ettik mi?
Yine Şumnulu meşhur bilim adamı, tarihçi, yazar, gazeteci, eğitimci ve toplumcu Osman Nuri Peremeci'", lerden sonra, yazar ve bilimin çeşitli dallarında eserler vermiş olan Ali Kemal Balkan'ın 1920-1930 yıllarında Filibe'de yayınlanan «Mekteplerimiz Hakkında Dertleşme», «Terbiye Fenninin Anahatları», «Alev ve Kül> (Roman), «Fert ve Cemiyet Hakkında Düşünceler" günümüzde de çağdaşlığını ve. geçerliliğini yitirmeyen eserlerini, bir zamanlar torbalarımızdan eksik olmayan Yeni Lügat"ını, Bulgaristan'da basılan ve Türklüğü savunan gazete ve dergi sayfalarında kalanlarla beraber 1936'lardan sonra Türkiye'de yayınlanmış olanları neden arayıp bulmadık, okuyup okutmadık? Bencilliğimizin cehaletine sığınarak daha ne kadar sessiz kalacağız?
Bulgaristan Türkleri edebiyatının bir de Osman Sungur'u vardır. Karınabat'ın Rupça köyünden Osman Sungur. Ezher'de (Mısır) yüksek öğrenimini sürdürmüş, Şumnu'daki Nüvvab'da 10 yıl öğretmenliği sırasında hazırcevap oluşuyla «İki Ayaklı Radyo" bilinmiş, hazırladığı okul kitaplarında ve gazetelerde yayınlanan milli ruhta şiirleriyle eğitimin, yükselmenin" halka hizmetin büyüklüğünü ve kutsallığını. anlatmıştır. 1950'lerde anayurda göçünden sonra Keskioğlu soyadıyla tanınmış, Ankara'da Vakıflar Genel Müdürlüğü'nde, Diyanet İşleri Bakanlığı'nda, Ankara Üniversitesi'nin İlahiyat Fakültesi'nde tercümanlığı ve okutmanlığıyla milli davaya hizmette bulunmuş olan bu şair, yazar ve araştırmacımızın 40'tan fazla eserini okuma zahmetine katlandık mı? En son ve Bulgaristan Türkleri sorunlarına ışık tutan, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 1985 yılı Aralık ayında neşrettiği çok değerli eserini (Bulgaristan'da Türkler) kaçımız okuduk, kaçımız bu şaheserde . belli-başlı Bulgaristan büyüklerimizin hizmetinden kıvanç duymuşuzdur? Niçin?
Bir de Bilal Şimşir'i vardır siyasî edebiyatımızın; Osmanpazarı doğumlu. 1951'de Türkiye'ye göçünden sonra yükseköğrenimini anavatanda tamamlamış ve hayatını tarihe adamış bir bilim adamı. Bu büyük değerin 1960'lardan sonra yazdığı ve Bulgaristan Türkleri. tarihinin karanlık sayfalarını Diyojen lâmbasıyla aydınlattığı «Rumeli'den Türk Göçleri» (2 cilt ) eseriyle başlayıp 1986'da yayınlanan «Bulgaristan Türkleri»ne varıncaya kadar 20'den fazla araştırma ürününü okuduk mu, onlarda Bulgaristan Türklerinin büyüklüğünü arayıp bulduk mu?
Dahası var. Bulgaristan'da yaratıcılar ordusunun başında öğretmen aydınlar olmuştur. Rusçuklu Ali Hüsnü Tunalı'yı, Eşref Şimsi'yi, Provadı'lı Süleyman Sabri'yi, zamanla Ankara Üniversitesi'nin Ziraat Fakültesi'nde profesörlük yapan Ziştovili N. Celal Bey'i, Selvili Sabahattin İdriz'i, Razgratlı Fahri Ahmet Bey'i, Provadılı Hüsmen Celal'i, Duştubaklı (Razgrat) Hafız İsmail Hakkı'yı, Tırnova şairi Lütfi Erçin'i, Türkiye'ye göçünden sonra profesör olarak bilimsel çalışmalarını da sürdüren Silistreli Enver Esenkova'yı, Eskicuma şairi Hasan Basri Öztürk'ü, Türkiye'ye göç edince profesörlüğe yükselen Şumnulu Afet İnan'ı, Eğridereli gazeteci ve yazar Refet Rodoplu'yu, Tatarpazarcıklı okul müdürü ve yazar Tevfik Necati Büjtar'ı, Rusçuklu gazeteci ve yazar Ahmet Hilmi Turgut Ses'i, Hacıoğlu Pazarcık'ından olup uzun zaman Sofya'da çalışan, çocuk şiirleri yazan, büyük gazeteci ve yazar Mehmet Celil Kalgay'ın kızı Fevziye Celil Kalgay Hanım'ı, Türkiye'ye göçünden sonra yaratıcılığını ve milli mücadelesini Türkiye'de de sürdüren Dobrucalı yazarımız Müstecip Fazıl Ülküsal'ı, Kızanlıklı Aliş Ekrem'i, Bulgaristan köökenli olup yaratıcılığını Türkiye'de de sürdüren, gönül açıcı şiirleriyle tanıdığımız Halide Nusret Zorlutuna'yı, araştırmacı, yazar ve çevirmen Türker Acaroğlu'yu, Etem Ütük'ü ve daha nicelerini geçmişte ve günümüzde ihmal etmedik mi, etmiyor muyuz? Yine soruyoruz: NİÇİN
Ya, adlarını andığımız ve anamadığımız öteki «ünlüler» hakkında ne diyebileceğiz? Bulgaristanlı sanat ve kültür adamlarımıza, çok muhterem büyüklerimize karşı sevgimiz, kabuğumuza sığınmamız mı olacak? Bu EDEBİYAT'ın bütünüyle günışığına çıkarılması, sanıyoruz ki, pek o kadar mümkün değil. Araştırmaların Bulgaristan'da da sürdürülmesi çok önemli bir meseledir. Bu mesele geçmişte olduğu gibi günümüzde ve yarın da aslan ağzından kemik almayı simgelemiş ve simgeleyecektir. Bunlar geçmişte yapılsaydı çalışmaları kolaylaştırabilir, incilerimizi değerlendirme imkanları sağlayabilirdi. Ve bunu, 1921-1922 yıllarında faaliyete başlayan, varlığını 1947'lere kadar sürdüren Şumnu Nüvvab okulunun çok değerli müderrisleri yapmalıydı. Başarılı olamamaları ortada. Ama anayurda göç etmiş olup, günümüzde de çalışmalarını, araştırmalarını sürdürenler, inşallah, ellerindeki arşiv malzemelerini ve kütüphanelerimizde olanları milli, şuurla değerlendirebilirlerse - ki değerlendirmeleri önem arzeder - edebiyatın, tarihi, gerçeklerin yararına olacaktır.
Bulgaristan'da çalışmalarına her zaman saygı duyduğum «sabık» bilim adamı Rıza Mollov ve İbrahim Tatarlı (her ikisinin de soykırım aylarında evlerinden alınarak bilinmeyen yerlere sürüldükleri söylenmektedir ) Bulgaristan Türkleri edebiyatıyla yakından uzaktan ilgilendiler. Rıza Mollov seri «Etüdler»inde (1952), İbrahim Tatarlı da seri «Bulgaristan Türkleri. Edebiyatı» yazılarında sadece bilinenlerin, 1944'ten sonra gelişen Bulgaristan Türkleri edebiyatının olumlu-olumsuz yorumunu yapmakla yetindiler. Rus-Türk savaşından sonra varlığını sürdüren ve hamleler yapan bu edebiyatın tarihsel gelişim seyrine uzanamadılar, incileri bulamadılar, değerlendiremediler. Yapamazlardı! Komünist rejimin katı kuralları, sıkı sansür,yaşayışlarını felce uğratma durumları buna müsait değildi. Olumlu çalışmalarına ve gerçekçi tutumlarına rağmen, sansürün ve Türk düşmanlığının istekleri doğrultusunda, bu büyük ve özgün edebiyatı milli Bulgar edebiyatınınTürkçe kolu biçiminde yorumlamaları ve «sosyalizm kuruculuğundaki yeri»ni göstermeleri dogmatizmine ters düşmemeleri ön şart bilinmiştir. Bu katı kuralları benimseyenler, rejimin papağanlığını yapanlar, bu edebiyatın bir gün kesinlikle inkar edileceğini, ideolojik şantajlarla 8 yüzyıl Bulgaristan'da maddi ve manevi varlığını sürdüren özbeöz Türklerin silah gücüyle Bulgarlaştırılacaklarını, Türkçe yazmanın yasak kapsamına alınacağını, Türkçe konuşanların tutukevlerine sürüleceklerini veya barbarca kurşuna dizileceklerini akıllarının ucundan dahi geçirmemişlerdir! Söz konusu bilim adamlarımızın hayatlarının cehennem edilmesi, çalıştıkları sahada «SABIK»lığa terk edilmeleri, Türkçe oldukları için evlerindeki kitap, gazete ve dergilerle beraber tüm varlıklarının gasp dilmesi üzücü olduğu denli düşündürücü -ve esef doğurucudur. Vandalizmin hüküm sürdüğü günümüz Bulgaristan'da ilkel çağlarda düşünülmeyen barbarlıkların uygulanması, edebiyat ve basınla beraber zengin Rumeli folklorunun da yasak kapsamına alınmaması, sosyalizmin içyüzünü açığa vurmuş, sosyalizmde özgürlüklerin nice gasp edilmesini dünyaya duyurmuştur.
Bulgaristan Türkleri edebiyatının temsilcileri, bun''dan 80-100 yıl önce yaşamış, yazmış, çeşitli aşamalarda Türkiye'ye göç etmiş, ya da vefat etmiş olmalarına rağmen, doğum kütüklerinde adları Bulgarlaştırılan özbeöz Türklerdir. Tarihçiler ve bilim adamları onlar hakkında haklı olarak «Evlad-ı Fatihan»demişlerdir.. «Evlad-ı Fatihan»,aydınlatmaya çalıştığımız kadarıyla Bulgaristan topraklarında zengin bir edebi miras bırakmışlardır. Bu edebiyat Türkçe yazılmıştır. Genel Türk edebiyatının tüm biçimleri temel tutulmuş, Türk örf ve adetlerine göre Türklere özgü karakterler canlandırılmıştır, Türk okurlarına mal edilmiştir. Bu edebiyat, genel Türk edebiyatının sınırları dışında gelişen bir koludur. Bunun dışında tüm yorumlar, yargılar, eleştiriler sahteliktir, gevelemedir, şarlatanlıktır, tutarsızdır, gerçek dışıdır. Yapılanlar, sadece ırkçı rejimlere mahsus bir meseledir.
Dahası var: Değindiğimiz meselelerin kritiğinde, genel olarak Türk toplumunu ilgilendiren köken, tarih, coğrafya, kültür, edebiyat, sanat, dil, töre, gelenek, soy ve boy birliği, edebi miras gibi çok önemli sosyopolitik, sanat-kültür. unsurlarını dikkate almak ayrı önem taşır. Temel olanlar da bunlardır. Mekanik olarak bunların dışına çıkmak hiç bir zaman bilimin, edebiyatın ve sanatın yararına olmayan sekterlik, gerçek sanata saygısızlıktır, kültür emperyalizmi ve vandalizm bataklığına sürüklenmektir. Aslında, gerçek sanatın kanser hastalığını simgeleyen bu tür eylemler, sosyalist rejimin sanatı değerlendirmede, geçmişin edebi ürünlerini günışığına çıkarmada önemle ağırlık verdiği katı, monoton, inkar ve basmakalıp yöntemleri sayılır. Bu yöntemlerin dışına çıkmak «siyasal suçtur» ve rejim düşmanlığı anlamı taşır. Bu yöntemler bütün sosyalist ülkeler için geçerlidir.
Bulgaristan Türkleri edebiyatının I. Dönem temsilcilerini (yüzyılımızın başından 1944 yılına kadar) genel hatlarla tanıtmaya çalıştık. Bu dönemde, özellikle Balkan Savaşı'ndan sonra Türk düşmanlığı yeniden hortlamış, Bulgaristan Türklerine çok yönlü engizisyonlara gidilmiştir. Edebiyat ve basın ağır yıllar yaşamış, büyük yaralar almıştır. Yaratıcı Türk aydınları sıkı takibata uğramış, çoğu tutuk evlerine sürülmüş Bulgaristan'ı terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu ağır" yaşama ve yaratma şartlarını 1934 askeri faşist devrimi izlemiş, basına yeniden sıkı sansür uygulanmış, tepkili davrananların can ve mal kaybına gidilmiştir. Bu durum karşısında, Bulgaristan Türklerine karşı uygulanan kanlı olayları şiirlerinde, hikâyelerinde hatıra yazılarında, araştırmalarında kabuğuna sığınarak terennüm edenlerin hemen hemen tümü Türkiye''ye göç etmek zorunda kalmışlardır. Tekrar ediyorum:' tümü, Türkiye'ye göç etmek zorunda kalmışlardır. Tek bir Bulgaristan Türkü başka bir memlekete göç etmeyi düşünmemiştir. Kurtuluşu,Türkiyeye, anayurda sığınmada bulmuşlardır.Böylece, BULGARİSTAN Türkleri edebiyatına ağır darbe indirilmiştir.
Bol vaatlerle gelen sosyalizm (Eylül 1944) , Bulgaristan Türklerine yapılanlara,altını çizerek söylüyorum,faşizm, Vandalizm, kültür emperyalizmi demiştir.Ne yazık ki, Bulgaristan'da kalanlardan Bulgaristan Türklerinin Mehmet Akifi bilinen ( Mehmet Fikri genç yaşta ve en verimli bir çağda merhametsizce öldürülmüş, Süleyman Sırrı, Osman Sungur, daha genç kuşaktan Hüseyin Oğuz, Salim Selçuk ve diğerleri de 1950-1951'lerde Türkiye'ye göç etmişlerdir. Sosyalizm" faşizmi gölgede bırakarak, hapis ve tutukevleriyle, özgürlüğe kurşun sıkan sansürüyle (önce kapalı, daha sonra apaçık ve küstahça) Türk şair ve yazarlarının, bilim ve eğitimcilerinin, gazeteci ve ses sanatkârlarının can alıcısı olmuştur. Faşizmden farklı olarak onların Panbulgarizm potasında eritilmesine, dinlerinin ve dillerinin, örflerinin ve geleneklerinin, soylarının ve boylarının tarihten silinmesine gidilmiştir.
1944'TEN 1988 YILINA KADAR BULGARİSTAN TÜRKLERİ EDEBİYATI
1944 yılı Eylül'ünde Bulgaristan da sosyalist ülkeler topluluğuna dahil edildi ve Moskova'n,ın en güvenilir, söz dinler peyki oldu. Altyapıda vücuda gelen. değişikliklerin üstyapıyı etkilemesi sonucu edebiyat da komünist partisinin himayesi ve denetimi altında ideolojik bir «eğitme» aracı haline getirildi. Sansürün uygulanması sonucu, gerçekleri yansıtması, Marksizm-Leninizm doktrinine bağlı kalması, sosyalist düzende· «hayatın aynası olması», enternasyonal içeriğe ağırlık vermesi, komünist diktanın emrinde olması ... gibi. Yorumlara gidilmişse de bu dönemde büyük hamlelerle gelişen edebiyat, ne yazık ki, uzun soluklu olamadı. «Edebiyat gerçeği yansıtmalıdır parolası gündeme getirilince,anarşizmin kol gezdiği bir dönemde, malına-mülküne sahip çıkmak isteyenler «rejime muhalefet»le damgalananlar, namusunu ve haysiyetini korumak isteyenler özel tutukevIeri ve temerküz kamplarına sürülmeye başlandılar. Bulgaristan baştanbaşa bir tutukevini andırdı. «Edebiyat gerçeği yansıtmalıdır!» dövizinin gerçek ve geçerliliğine inananlar, özellikle özel mülkiyetin devletleştirildiği bir aşamada, (1946-1956) meydana gelen kanlı olayları eserlerine konu ettiler. Gerçekçi eserler. yazıldı. Fakat bunu yapanlar da. rejimin düşmanı bilinerek en ağır cezalara çarptırıldılar. Tutukevleri yazar ve şairlerle dolup taştı.Komünistlerin sahneye getirdiği «Edebiyat yansıtmalıdır!» dövizi revizyonizm olarak, bunu uygulayanlar da revizyonist ve faşist kalıntısı olarak nitelendirildi. Rejimin ağırlık verdiği edebiyat ve sanat meseleleri, sıkı sansür sonucu, şematizmin, basmakalıpçılığın, sekterliğin, dogmatizmin ve gerçek dışı romantizmin emrine terk edildi. Sosyalist rejim, böylece, sanat ve basın özgürlüğünü ayakaltı ederek, komünist idarelere ters düşen, komünist tipleri idealize etmeyen eserleri zararlı ve «faşizmin uzantısı» bildi. Böylece, Bulgar edebiyatıyla beraber, geniş bir yolu simgeleyen Bulgaristan Türkleri edebiyatı da virajlı ve dar bir patikaya çevrildi.
1944'ten sonra gelişmesine devam eden, sosyalist rejimin hizmetlerine koşulan bu yeni edebiyatı da genel iki devreye ayırmak mümkündür:
1. UMUT EDEBİYATI - 1944'ten 1969 yılına kadar,
2. UMUTSUZLUK EDEBİYATI - 1969'dan sonra ölüme mahkum edilen Bulgaristan Türkleri edebiyatı.
Bulgaristan Türklerinin «Umut Edebiyatı» da "«Umutsuzluk» veya «Ölüme Mahküm Edebiyatı» da komünist partisinin yönetimine ve denetimine terk edilmiştir. Öğrenimi, kültür ve sanat hazırlığı olmayanlar, hayatlarında parti raporlarından başka bir şiir veya hikaye okumasını beceremeyenler, edebiyat dünyasında yol gösterici, değerlendirici değil, Azrail kesilmişlerdir. Rejimin papağanlığını yapanlar, şair ve yazarlara taş çıkartmışlardır. Fakat rejim, geçici bir zaman maşa olarak kullandığı bu tür «dejenere» tiplere karşı da aynı engizisyonları uygulamış, onları da (Türkçeyi Bulgarca ile değiştirmiş olmalarına rağmen) Türk adı taşımaları yüzünden siyasi suçlu kapsamına almış, yaşayışlarını cehennem etmiştir. Onlar da polis dairelerinde merhametsizce dayaktan geçirilen, ölümüne gidilen Rıza Mollov hocamız gibi bilgi ve yetenekleriyle Türklüklerini savunamamışlar,silah gücüyle Bulgar olmuş, canlı ceset haline getirilmişlerdir.
UMUT EDEBİYATI
Sembolistik olarak UMUT EDEBİYATI adı verdiğimiz bu edebiyatın, yaratılan şartlar açısından kısa devre yaşamış olmasına rağmen, büyük hamleler yaptığı gerçeğini kabul etmek zorundayız, Bundan önceki devrelerde şöhret sahibi bilinen şair ve yazarların bir kısmı (Aliosman Ayrantok, Mehmet Müzekka Con, Hafız İslam Ergin, Salim Mollaoğlu (Selçuk), Hafız Tuna, Osman Sungur v.s.) yaratıcılıklarına devam ettiler ve gelişen edebiyatın «köşetaşları» oldular. Bu koroya ilk zamanlarda oldukça solgun ve bediiyetten yoksun görünen, yeni rejimin birkaç yıl içinde komünist ruhta eğittiği yeni yeni adlar katıldı. .unların başında,kişi olarak kısa bir zamanda fanatikleşen Selim Bilal, Sabri Demir, Rasim Bilâzeroğlu, Müllâzim Çavuş; hikâyede Mustafa Kahveci, Salih Baklacı gibi rejimin istekleri doğrultusunda basmakalıp ve her türlü bediiyetten yoksun şiir ve hikâyelerle edebiyatı şematizm bataklığına sürükleme çabası gösterenler yer aldılar.Edebiyatın da yepyeni olgu ve yakası açılmadık vaatlerle gelen sosyalizmin boyunduruğuna koşulması, şartlanması, sadece parti direktiflerinin açkısı olması, yeni neslin ,eğitiminde komünist eğitim mekanizmasının çarklarından birini oluşturması temel tutuldu.
Sanayi ve tarımın devletleştirilmesiyle özel sel sektöre son verilmesi, partiler ve görüşler arasında ölüm.kalım savaşlarının yürütülmesi edebiyatın ve sanatın, kültürün ve maarifin Marksizm-Leninizm doktrini raylarına oturtulması, her türlü demokratik eylemlerin .siyasi suç kapsamına alınması, özgürlüklerin gasp edilmesi, komünist ideolojinin benimsetilerek dürenci olması ve desteklenmesi için kitlesel propagandanın yürütülmesi bu dönemin karakteristik özellikleridir. Her şeyden önce fikir özgürlüğü ve yorumlar büsbütün gasp edildi. Sanatta komünist olmayan şair ve yazarların adlarını anmak (örneğin: Şiler, Göte, Şekspir, Hanya, Namık Kemal, Yakup Kadri v.s. suç bilindi.yani, olgu ve somut gerçeklere resmi düşünce dışında yorum getirenler, rejim düşmanı kapsamına alınarak en ağır işkence ve baskılara uğradılar
Bu dönemde neşrini sürdüren, komünist propagandası aracı bilinen Türkçe Yeni Işık, Halk Gençliği ve 9 vilayet gazeteleriyle beraber Yeni Hayat, Piyoner dergilerinde, Narodna Prosveta neşriyatevinin Türkçe yayınlar bölümünde, edebiyat ve sanat kuruluşlarında edebiyat ve sanat meselelerini komünist ruhta denetleyicileri,sansürün elebaşıları göreve getirildiler.. «Her şey parti yararına her şey komünizm yararına» sahte parti döviz edebiyatta ve sanatta şematizm ve sekterliği yönlendirici etti. Gerçeğe ters düşen dogmalara yeşil ışık; tutuldu, basmakalıp eserler takdir konusu oldu. Sadece komünistlerin, dağlara çıkan çetecilerin, gerilla. savaşı sürdürenlerin, devletleştirme sırasında kapı komşusunun yaşayışını felce uğratanların müspet kahraman olarak idealize edilmesine,parti ve sosyalizmle ilgisi olmayan işlerin ele alınmamasına,,Sovyetler Birliği dışında bütün ülkelerin ve insanların uygarlık düşmanı,barbar, bozucu, yıkıcı, ölüme mahkûm bir ideolojinin temsilcileri biçiminde yorumlanmalarına,komünist eylemlerin mukaddesliğine gidilince, gerçekçi şuur ve düşüncelerin kaynağına atom molekülleri akıtıldı.Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin felsefesi anlam değiştirdi ve «Ya öleceksin,. ya bu deveyi güdeceksin!» oldu. «Millet", «milli sorun»" azınlıklar,), «azınlıkların hakları ve özgürlükleri» «edebiyatta ve sanatta gelenekler», «geçmişin incileri» gibi sözcükler ve deyimler sözlüklerden çıkartıldı ve bunların yerini «sosyalist edebiyat», «parti gerçeği», «komünist eğitimi» gibi safsatalar aldı .. Bu yüzdendir ki, bilim adamlarından Rıza Mollov, Hüseyin Mahmudov, İbrahim Tatarlı ve daha birkaçı, Bulgaristan Türkleri edebiyatının milli Bulgar edebiyatının Türkçe bir kolu olarak ele almak, onun sosyalizm kuruculuğundaki yerini göstermek zorunda kaldılar.Sonunda göreceğiz ki, bu tür yorumlar da geçersiz kalacak,adları değiştirilen, dilleri yasaklanan söz konusu bilim adamları da temerküz kamplarına sürülecek,savundukları ideolojinin kurbanları olacaklardır Çok acıdır ki, Balkanlar'ın en büyük Türkoloğu Doç.Dr. Rıza Mollov isim değiştirme olayını şiddetle kınamış, verilen Rizo Maratoviç adını kabul etmeyince 4.3.1986 tarihinde merhametsizce öldürülmüştür.
Bu dönemde, şiirle beraber hikâye, roman, tiyatro, güldürü, eleştiri, deneme, anı, novella gibi edebi türler de ustalarım buldular. Dönemin gözde şairlerinden Aliosman Ayrantok, Osman Sungur, Mehmet Müzekkâ Con, Rasim Bilâzeroğlu, Salim Selçuk, Hüseyin Oğuz ve diğerlerinden sonra, 1950-1955 lerde bu kadroya yüksen öğrenim görmüş,sanat yeteneği ağır basan gençler katıldılar. Sıkı sansüre rağmen, genç kuşaktan olan Ahmet Şerif , Mefküre Mollova, Sabahattin Bayram, Recep Küpçü, Mehmet Çavuş, Niyazi Hüseyin, Lütfi Demir, Mehmet Davut, Lâtif Ali, Osman Aziz, Durhan Hasan, Aliş Said, Mustafa Mutkov, Şahin Mustafa, Süleyman Yusuf, Şaban Mahmut, Faik İsmail, Ahmet Emin, Naci Ferhadov. İsmail Çavuş, daha genç kuşaktan Fevzi Kadir , Mehmedali Oruç ve diğerleri, sosyalist mesajlarla beraber büyük gerçekleri yansıtan şiirleriyle hakiki sanatın destekçisi oldular;
Hikâye, mizah, röportaj dalında Selim Bilâl, Sabri Demir, Mustafa Kahveci, ,Salih Baklacı gibi eski kadro temsilcileri yeni sosyalist çizgiyi «aksettirmeye»çalışmışlarsa da, şematizmin ve basmakalıpçılığın ağır bastığı angajeliğin yeğ tutulduğu ilk yıllarda dine karşı savaş noktasında kalmış, din adamlarının ve rejime karşı tepkili davrananların şahsında sadece parazitleri bulmuş oldular. Daha gehç kuşaktan olanlar, UMUT EDEBIYATI'nı 1960'lardan sonra hikaye, roman, novella, mizah, eleştiri, tiyatro, anı, deneme gibi eserleriyle zenginleştirdiler, kan değişiminde etkili adımlar attılar. Sabri Tata, Halit Aliosman, Ali Kadir, şair ve hikayeci Ömer Osman, Enver İbrahim, Hüsmen İsmail, Süleyman Gavaz, Ahmet Tımış, Muharremm Tahsin, İshak Raşit, Kemal Pınarcı, Mehmet Beytullah, Mehmet Bekir, Kazım Memişev, daha genç kuşaktan Ahmet Apti, Lâmia Varnalı, Beyhan Nalbantoğlu ve daha bir kaçı, henüz doğum sancıları içinde olan nesrin hakiki himayecisi sıfatıyle verimli oldular, ona yeni renk ve içerik kazandırdılar.Fakat daha sonraları, onların da felce uğradıklarını, rejim düşmanı bilindiklerini, Bulgarlaştırılmış olmalarına karşır tezgahlanan oyunlar sonucu hüküm, giydiklerini göreceğiz..
Çocuk edebiyatında şair Nevzat Mehmet, hikayede Nadiye Ahmet, mizahta Mehmet Bekir, Yusuf Kerim, İsmail İbiş, Turhan Rasi; eleştiri dalında «sabık»filoloji bilimleri adayları merhum, Rıza Mollov, İbrahim Tatarlı, İshak Raşit, İbrahim Beyrullah bu, dönemin kalburüstü yazarları bilindiler.
Her şeye rağmen, şiir; bu dönemde Bulgaristan Türkleri edebiyatının kilit noktası, hakiki dayanağı, meyve veren ağacı bilindi. Antolojide temsil etmek istediklerimiz,esefle belirtmeliyiz, en olgun eserleriyle temsil edilmediler. Tüm şiirler, sosyalist rejimin, diktanın silinmez damgasını taşıdıkları için, seçmelerde insanı tedirgin eden güçlükler çıktı. Bunun için, ilişi kurulan şairlerden yakası açılmadık şiirlerin sağlanmasına gidildi.
İki yıl süren çalışmaların ürünü olan bu antoloji, Bulgaristan Türkleri şiirinin, bütün baskı ve sansürlerine rağmen, bir basamağını oluşturur..Bulgaristanda 15.yüzyıldan 1945-1950lere kadar aşk şiirleri de yazıldı, bu şiirler ilgiyle karşılandı. Bunlarda, tasvirlerden ötelere, bir randevunun, gözgöze gelmenin, nihayet «seviyorum» diyebilmenin büyük romantizmi, sıcaklığı, duyguları şahlandırması gözlerde kıvılcımlandı, damarlarda alevlendi, kalplerde korlaştı. Sosyaalizm, bu şiirin yapısını ve içeriğini de bozdu, onu duyguların değil de, diktaların,angajeliğin ürünü haline' getirdi. Bu tür şiirlerde «Seni sevmek, partiyi sevmek demektir», «Mavi gözlerinde barış güvercinlerini görüyorum», «Gözlerinde komünizm; gülüşünde komünizm ışınları var», «Komünizm seni sevmek demektir», «Parti yol verir aşkımıza» ,«Parti sevgisi olmasa seni sevemezdim», «Kalbimde parti ve sensin, .. » gibi yapma, ama zorunlu mesajlara gidildi. Bunlar yazılmadıkça, uykusuz gecelerin ürünü olan nice şiirini defter sayfalarında ölüme mahkum etmiştir benim kalem arkadaşlarım...
Tek birini kınamak mümkün değil. Bu isteklere uyum göstermedikleri için sosyalist ülkelerdeki nice şair ve yazar parti düşmanı bilinmişlerdir. Sadece bir kaç örnekle yetineceğiz: Sovyetler Birliği'nin Nobel Ödülü kazanan büyük şairi Boris Pasternak rejim düşmanı bilinmiş,ödülü almaktan vaz geçirilmiş, tüm .şimşekleri üzerinde toplayanlardan olmuştur. Derken, şairin ölümüne de gidilmiştir. Yine Nobel Ödülü kazanan ünlü Sovyet yazan Soljenitsin «vatan haini» bilinerek cehennemî hayat yaşamış ve memleket dışı edilmiştir. Büyük ve çok özgün şairlerden Yevtuşenko, papağanlaşmayı kabul etmediği için yıllarca aç ve ,perperişan olarak inzivaya çekilmek zorunda kalmıştır.
Bulgar şairlerinden Penü Penev· «ölüm»le «fanatikleşme»nin, yol çatırığında bırakılmış, en verimli bir "aşamada barbarca saldırılara hedef olmuş, şiirin temizliğini yeğ tutarak intihar etmiştir. Kalem ve kader arkadaşlarımdan Recep Küpçü, Sabahattin Bayram, Mefkure Mollova'nın ve bu satırları yazanın yıllarca gazete ve dergilerde şiirleri basılmamış, yıllarca işsiz bırakılmışlardır.
Bulgaristan Türkleri şiiri sosyalizm döneminde ,böyle ağır ve buhranlı yıllar yaşamıştır. Türk şairlerine nice nice tuzaklar kurulmuştur! Yaşama kavgasında açlık ve ölümle yüzyüze kalan şairlerin tümü, söz gelimi Sabahattin Bayramın Ahmet destanında partizan Ahmet Tatarov, Recep Küpçünün Lenin destanında Lenini özgürlük dünyasının bir güneşi olarak tasvir etmesi sıkı takibatın ve diktenin ürünleri olmuşlardır. Edebiyatta bu ilke bozulmamıştır!
Dahası var: Tek birimiz gazete ve dergi sayfalarında yayınlanan şiirlerimizde yazdıklarımızı okuyamamışızdır. Şiirlerimizin çoğu fanatikleşmiş ve sanatı değerlendirme kabiliyetinden yoksun şube sorumluları tarafından merhametsizce rendelenmiş,parti istekleri doğrultusunda bir bir tashihle basılmışlardır.Çoğu kez, şiirlerimizin başlıklarıyle beraber nice mısraları değiştirilmiş, niceleri atılmış, nicelerine yapılan düzeltmelerle bambaşka anlam verilmiştir.Bunlara sosyalizmde sanat özgürlüğüdenmiştir.
Antolojide bu tür şiirlerden kaçınılmaya çalışıldı., Ama yine de şiirden önce «rapor havası veren», şiiriyetten uzak parazitlere, dediklerimizi kanıtlamak için yer verildi. Bunun takdirini, Bulgaristan gerçeklerini iyi bilen, yaşamış, öğrenmiş olanlarla beraber öğrenmek isteyenler kolayca yapabilir ve sosyalizmde «sanat özgürlüğüne» teşhis koyabilirler . Her şeye rağmen, bu şiir Türkçe yazılmış, Türkler için yazılmış,Türk şiir biçimlerine. Türk geleneklerine sadakat gösterilerek yazılmıştır. Bu açıdan antoloji, dil özellikleri, sanat fantezisi ve sağduyunun diktesi olarak değer taşıyacak, ilgisizlik sonucu meydana gelen boşluğu dolduracak inancındayız. Esefle belirtmeliyiz ki, gereken temasın sağlanamaması yüzünden, şiirimizin büyüklerinden sayılan sayın Osman Sungur, Salim Selçuk gibi kalem ustaları tüm isteklerimize karşın antoloji dışında kaldılar.
UMUTSUZLUK EDEBİYATI (Ölüme Terkedilen Edebiyat)
Bu edebiyata «ölen», «öldürülen» edebiyat demek yerinde sayılır.Öldüreni de, fuzuli vaatlerle gelen komünist rejim, Marksizm-Leninizm tekerlemesi oldu. Genel hatlarla değerlendirmeye çalıştığımız ve 6 yüz yıldan fazla Bulgaristan topraklarında. varlığını sürdüren, çeşitli iktidarların.gadrine uğramış olmasına rağmen yasaklanmasına gidilmeyen, Türkçe olduğu için siyasal suç kapsamına alınmayan bu edebiyatı ve onu ayakta tutma çabası gösterenleri kurşuna dizen tanklarla çiğneyip geçen bu rejim, gizli amaçlarını Bulgaristanda günışığına çıkardı.. Komünizmin tüyler ürpertici TRAJEDİsinin birinci perdesi Bulgaristan da oynandı. İkinci ve üçüncü perdeler neyi ihtiva' edecektir, ne gibi iğrenç sürprizler sergileyecektir, bilinmiyor. Bunun nedenleri de yok değil. Bildiğimiz bu nedenlerden bir kaçına değinmede yarar var:
Bulgaristan Türkleri edebiyatının önce Türkçe olması, Türk soylu şair ve yazarlar tarafından yazılması, Türkler tarafından okunması, sansüre karşın Türklük , genel Türk edebiyatı geleneklerini sürdürmesi, içte ve dışta rağbet kazanmaya başlaması, yaratıcılar ordusunun gittikçe genç yeteneklerle yenilenmesi, «bol vaatlerle», «özgürlüklerle» gelen komünist iktidarı tedirgin etti. Aslında DİL SORUNU temel sorunlardan sayılır. Başlangıçta OSMANLI Türkçesinin ağır bastığı, zamanla gelişen Türkçenin. yeğ tutulduğu bir gerçektir. Ancak daha sonraları, dildeki gelişmeyi önlemek amacı ile, edebiyat ve bilim kurallarına ters düşen, konuşma ve yazı dilinde Türkçe sözcüklerin ve deyimlerin yerine Bulgarca-Rusça karşılıklarının alınması kesin karara bağlandı. Bu, vandalizmin, dil asimilasyonunun uygulanması oldu; zira azınlıkların asimilasyonuna her zaman dil, din, gelenek, kültür ve sanat asimilasyonuyla gidilmiştir.
Bir ulusun dilini cılızlaştırmak, dondurmak, öldürmek, aynı ulusun edebiyatına ve sanatına mezar kazmak anlamı taşır. Bulgaristan'da bu uygarlık dışı eylemler sürdürülürken, kalburüstü ve bilinçli Türk ve Bulgar soylu bilim adamlarının ve aydınların itirazına rağmen, Bulgarca karşılığı olan sözcüklerin cetvelleri hazırlandı ve kesinlikle bu dikteye riayet edilmesi için söz konusu cetveller Türkçe gazete ve dergi yönetimlerine sunuldu. Edebiyatı. Bulgarlaştırma amaçları doğrultusunda, Türkçe gazete ve dergilerde, Bulgarcayı, «Parti siyasetini» savunanlardan \ oluşan ÜSLÜP REDAKTÖRLERİ şubeleri açıldı. Hiç bir zaman dilci olmayan, genel dilcilik kurallarını bilmeyenler tarafından hazırlanan «komünist dili» hezeyanına istinaden, lO.OOO'den' fazla özbeöz Türkçe sözcüklerin yerine Bulgarcaları seçildi. Birkaç örnek: «Mefkûre» yerine «ideya», «rapor» yerine «doklad», «dönem» yerine «period», «mağaza» yerine sklad», «kütüphane» yerine biblioteka , "«okuma yurdu> yerine <çitalişte», «bakan»yerine «ministır», «başkan» yerine . «predsedatel» :<~yenilikçi» yerine «ratsionalizator «yedek yerine «rezerv~, «emekli» yerine pensiyoner v.b.
Bu DİL ASİMİLASYONU'na gidilirken, ilk tepki, Türkçenin temizliğini savunan şair ve yazarlardan geldi.. Hakların savunulmasında,. komünistlerin temel tuttuğu,aslında ortaçağ. ütopyalarından farklanmayan «Komünizm Babası» Lenin ye Leninizm örnek gösterildi ki, Lenin, birçok eserinde olduğu gibi «Ulusal Politika eserinin 139. sayfasında « ... Demokratik bir devlet, AYRI AYRI DİLLERİN TAM ÖZGÜRLÜCÜNÜ kayıtsız-şartsız tanımalı ve hangisi olursa olsun, bu dillerden biri için ayrıcalığı reddetmelidir», «Ulsların Kaderini Tayin Hakkı» eserinin de 26. sayfasında «KİM, ULUSLARIN VE DİLLERİN EŞİTLİĞİNİ TANIMIYORSA, KİM HER TÜRLÜ ULUSAL BASKIYA YA DA EŞİTSİZLİĞE KARŞI SAVAŞMlYORSA, O MARKSİST DEĞİLDİR. .. » demiştir.
Lakin, Bulgaristan Türklerinin hakları konusunda Lenin ve Leninizm de geçmez para, safsata ve uydurma bilindi.· Türk aydınları, Türk soylu şair ve yazarlarla komünist partisi arasındaki sürtüşmeler devam ederken, Parti Merkez Komitesi Polütbürosu 1969 yılı sonlarında Türkler Arasında İdeolojik Çalışmalara Dair «gizli» kararlarını yayınladı. «Kararlarda» kasıtlı olarak birkaç noktaya dikkat çekildi ve her türlü yorum dışında bunların uygulanması istendi:
1. Komünizmde tek amaç «komünizm kuruculuğu» olunca, BÜTÜNLEŞME (priobştavane) yoluyla dil, din, edebiyat, sanat, kültür, örf ve adetler de bir olmalı, bunun yorumu dahi yapılmamalıdır, diktesi belirtildi,
2. Bulgaristan Türkleri edebiyatı, sadece Türk azınlığının sorunlarına ağırlık vermesi, Burjuva Türkiye edebiyatından esinlenmesiyle Türk milliyetçiliğini körüklemekte olup, komünizm ideolojisine ters düşmektedir, diktesi işlendi,
3. Türk soylu şair ve yazarlar, yazdıklarında geçmişi konu edinerek sosyalist edebiyatın kuralları dışına çıkmakla davaya ihanet etmekte ve Marksizm-Leninizme halel getirmektedirler, diktesi ifade edildi,
4. Bulgaristan Türkleri edebiyatı Türkçe oluşuyla, enternasyonalizme ve bütünleşmeye ters düşen Türklüğü ayakta tutmakta, sosyalist Bulgar edebiyatını hükümsüz bırakmaktadır, diktesi vurgulandı,
5. Dilde, «Burjuva Türkiye dilcilerinin, dili arılaştırma, özleştirme oyununa gidilmekte», rejimin zararına olarak, Bulgarcanın dil olarak arka planda kalması amaçlanmaktadır, diktesi ifade edildi,
. 6. Bulgaristan Türkleri edebiyatının komünist şuuru aşılayamadığı, afyonu simgeleyen Müslümanlığın zararlarını konu edinemediği, komünist simalar canlandıramadığı, diktesi dile getirildi.
ÖZET OLARAK: Faşizm doğrultusunda aşırı şövenliğe, ırkçılığa gidildi ve Bulgarca dışında tek bir satır yazılmaması, Türkçe tek bir eserin kitap halinde yayınlanmaması, 1969 yılı sonlarına kadar yayınlana yüzlerce Türkçe roman, hikaye, şiir, güldürü, sahne eseri, derleme, araştırma gibi eserlerin kütüphanelerden, hatta evlerden toplatılmaları karara bağlandı.
Gizli Kararların yayınlanmasından sonra,edebiyatın kaynağı sayılan Türkçe gazete ve dergilerle beraber (o tarihe kadar Sofyada 4 gazete, 2 dergi,Türklü illerde 10dan fazla gazete yayınlanıyordu) Sofyadaki Narodna Prosveta yayınevi Türkçe Kitaplar Kolu kapatıldı.Türk soylu şair ve yazarların, eserlerini Bulgarca yazmaları,sosyalizmi övücü mesajlar vermeleri, Türkiye ve Türk edebiyatıyla her türlü ilişkilerini kesmeleri hükme bağlandı. Türk şair ve yazarlarını yıldırma yöntemlerine, düzmece ve uydurmalarla yeni yeni halkalar eklendi. En verimli yaratıcılık devresine girenlerden Ali Kadir, Recep Küpçü, Yakup İsmail, Fuat Salih ve daha bir kaçı bilinmeyen sebeplerle, bilinmeyen yerlerde ve bilinmeyen kişiler tarafından hayatlarını yitirdiler. Yine genç ve büyük yeteneklerden şair ve hikayeci Ömer Osman, Ahmet Mehmetoğlu, Mülâzım Çavuş, Ahmet Şerif ve daha bir kaçı çeşitli tutukevlerine sürülmüşlerdir.. İsim değiştirme olaylarında Balkanlar'ın ünlü Türkoloğu Doç. Dr. Rıza Molla, yazar Selim Bileil ve daha bir kaçı barbarca öldürüldü, yazar Salih Baklacı Ahmet Emin, Mehmedali Oruç, Doç. Dr. İbrahim Tatarlı ve daha onlarcası «Belene»ye sürüldüler. Mefkure Molla, İshak Raşid, Sabahattin Bayram, Mehmet Çavuş, Lâtif Ali, Mustafa Mutkov, Niyazi Hüseyin, Ahmet Emin, Mustafa Kahveci, Kemal Bunarcı, Turhan Rasi ve daha niceler görevden alınarak ağır ve onur kıncı muamelelere maruz bırakıldılar.
Böyle bir ortamda eser vermenin mümkün olamayacağını görenlerin bir kısmı (Süleyman Sırrı, Osman Sungur, Hüseyin Oğuz, Salim Selçuk ve diğerleri 1950-1951 yıllarında, diğer bir kısmı da (İshak Raşit, Ali Murtaza, Mehmet Davut, Şahin Mustafa, Mehmet Çavuş, Fevzi Kadir, Rahim Recep, Şükrü Esen, İbrahim Kamber ve başkaları) 1968 göç andlaşmasından yararlanarak Türkiye'ye göç ve iltica etmek zorunda kaldılar. B Böylece 6 yüzyıldan fazla varlığını sürdüren Bulgaristan Türkleri edebiyatı, sosyalizm döneminde büsbütün ölüme mahkûm edildi. Bu arada, utanç verici diğer olaylara da gidildi: Bulgaristan Türk şair ve yazarlarının eserleriyle beraber, Türkçe oldukları için Rus-Sovyet, dünya ve Bulgar yazarlarının, Bulgaristan'da tercüme edilerek yayınlanan eserleriyle beraber Türkiye şair ve yazarlarının (Hüseyin Rahmi, Reşat Nuri, Tevfik Fikret, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Veli, Melih Cevdet, Selim Üstüngel, Mahmut Makal, Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Samim Kocagöz, Sabiha Sertel, Mehmet Zekeriya Sertel ve daha bir çoğunun) roman, hikâye ve şiir kitapları sırf Türkçe yazılmış oldukları ,için kutüphanelerden ve evlerden toplanarak köy meydanlarında yakıldılar. Bulgaristan'da yayınlanmış olduklarına bakılmayarak, evlerinde Türkçe kitap, gazete ve dergi bulunduranlar ağır hapis ve para cezasına çarptırıldılar.
Irkçı Bulgaristan sosyalizmi bununla da yetinmedi. 1984 yılı Aralık, 1985 yılı Ocak aylarında benim 2.000.000'dan fazla özbeöz Türk soydaşım silah gücüyle Bulgarlaştırıldı, Islavlaştırıldı. Yıllarca bir arada çalıştığımız, Türklüğümüzü yudum yudum paylaştığımız, Türkçemizi ana sütünden, göznurundan kutsal bildiğimiz, 6 yüzyıl varlığını sürdüren edebi geleneğimize, yer yer sosyalist mesajlarla da olsa, can-kan vermek istediğimiz bir aşamada, benim kendilerine ve eserlerine sonsuz saygı duyduğum çok yetenekli canım kardeşlerim ırkçı sosyalizmin acımasız kurbanları oldular. Kitlesel soykırıma karşı mukavemet gösterenlerin çoğu tutukevlerine sürüldü, koldan-bacaktan oldu, merhametsizce sokağa terkedildiler. Onlar ki, yaşamları pahasına, ırkçı rejimin kuralları dışına çıkarak, yer yer sosyalizmi övmek zorunda kalmış olmalarına karşın, Türk olarak yaşadılar, Türk olarak düşündüler, Türk olarak yazdılar, Türk olarak yasal haklarını savundular, Türk olarak canalıcı sosyalizmin gadrine uğradılar. Nihayet, Türk olarak hüküm giydiler ...
Onlar ki, en ağır şartlar altında ölüm-kalım savaşı. vermelerine rağmen, Türk düşmanlığının hortladığı bu dönemde, içinde bulundukları rejimin iç yapısını en yeni olgular ve kişisel yaşamlarıyla dile getiren eserlerini ancak bu aşamada yazacak ve kanlı rejimin zehirli bir ideolojinin kirli giysilerini bütün dünya edebiyatına mal edeceklerdir. Onların mezardan gelen sesleri, yarın ufku sarsan, Türklük dünyasına güç kazandıran bir ses olacaktır. Onlar bu güveni çoktan haketmişlerdir. Kanlı rejimin şaheseri, Bulgaristan topraklarında akıtılan masum Türk kanıyla yazılacaktır!
SONUÇ YERİNE
Bulgaristanlı kalemdaşlarım, çok sevdiğim kader ortaklarım, en ağır zamanlarda· bile «Vatan, Millet ve Bayrak» sevgisini mukaddes bildiler, bu sevginin şahlandırdığı imanla yaşadılar. Fakat şimdi, tümü, kafeslere sokulan bülbüller gibi susturuldu, anaya babaya muhtaç çocuklar gibi yardıma ve desteğe muhtaç kaldılar. Bu, tarihin en acılı, en merhametsiz ve ölüme sürükleyen en barbar bir oyunu! Ama, tarih boyunca Türk'ün iliğine-kemiğine işleyen ve dünyanın en zengin folklorundan bilinen milli folklorumuzdan ve Bulgaristan'a özgü kanlı gerçeklerden gıdalanan bu edebiyatın bilinçli temsilcileri, geçmişte olduğu gibi şimdi de acı ve tatlı yaşamlarından esinlenerek, gerçek sanatı savunmasını bilecek, hem de iyi bileceklerdir. Bileceklerdir ki, sanatı savunmak, kişiyi, kişinin duyusal ve sosyal yapısını, Türklüğün temizliğini ve büyüklüğünü savunmaktır. Bileceklerdir ki, «insan ruhunun mühendisleri» olan şair ve yazarları ürünleriyle beraber ölüme mahkum edenlerden er-geç yaptıklarının hesabı sorulacaktır. Bileceklerdir ki, Bulgaristan Türkleri, sağduyularının ve milli benliklerinin diktesi olan edebiyatlarıyla yaşamışlar ve yaşayacaklardır ... Bileceklerdir ki, bir ulusun milli onuru ve mili edebiyatını iğrenç oyunlarla perde ardı etmek ve yetkisiz, korumasız bırakmak, satranç oyununda hareketsiz ve savunucusuz bırakılan figürlere benzememiştir ve benzemeyecektir. Bileceklerdir ki, demir hücrelere, hangi çağda olursa olsun, keçiyi koyunu değil, aslanı, kaplanı sürmüşlerdir. Bileceklerdir ki, milli ruha sahip olan ve milli ruhu terennüm eden bu. edebiyat, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da varlığını sürdürecek ve en önemli konusu «Bulgar barbarlığı», «Bulgar zulmü», «Bulgar yalanları ve «sosyalizmde çağdışı jenosit» olacaktır!
Mayıs 1984 .Mayıs 1987 İSTANBUL
Antoloji, 20. yüzyıl Bulgaristan Türkleri şiirini içermektedir. Araştırma yazımızda da önemle değindiğimiz gibi, büyük tarihsel değeri olan bu şiir, günümüze kadar ihmal edilmiş olmasına karşın, yüzyılımızın birinci yarısında, özellikle Balkan savaşından· sonra soydaşlarımıza karşı uygulanan zulüm ve işkencelerin kolgezdiği bir dönemde, hak ve özgürlüklerini savunma savaşımı verenlerin tinsel silahı olmuştur. Bu dönemde, Bulgaristan'da 80'den fazla Türkçe gazete, ve dergi yayınlanmıştır. Şiiri temsil edenlerin ekseriyetini gazeteciler oluşturmuştur.
Konumuz: 20. yüzyıl Bulgaristan Türkleri şiiri. Maalesef, birkaç nedenle tümünü takdim etmek mümkün değildir. Birkaç örnekle yetinelim :
1. Rıza Tevfik Bölükbaşı gibi 10'dan fazla şairimizin ,doğum yeri, günümüzün coğrafi durumu açısından, Bulgaristan'dır. Rıza Tevfik (1868) Mustafa Paşa (Svilengrat) doğumludur. Fakat bu topraklar ancak ikinci Meşrutiyet'e kadar imparatorluğun kopmaz parçası bilinmiş, şair ve yazarlar da bu toprakları terketmek zorunda kalmışlardır.
2. Türk şiirinde büyük isimlerden sayılanlar - Rıza Apak . ve diğerleri - Bulgaristan doğumlu olmalarına karşın, Bulgaristan'da ancak birkaç yıl kalmış, uygun zamanlarda aileleriyle beraber Türkiye'ye göç etmişler, şiir evrenine girmeleri Türkiye'de olmuştur.
3. Yüzyılımızın ilk yarısında olduğu gibi, 1950''1erde Türkiyeye göç edenlerden bazıları - Osman Sungur (Keskioğlu), Salim Selçuk v.s. - Antoloji'ye şiir sağlayamamışlardır.
Bu dönemin önde gelen şairlerinden M.Ş. Alyanak. M.B. Perim, M. Yumukoğlu, A. Ayrantok, Bektaşi şiirinin son temsilcilerinden Haydar Baba, halk ozanı M.M. Con ve diğerleri Bulgaristan Türklerinin birer meşalesi bilinmişlerdir. 30. yıllardan sonra Mehmet Fikri, H.İ. Ergin ve daha bir kaçı katılmıştır bu koroya. Ne yazık ki bu dönemin en olgun ürünleri Türkçe gazete ve dergi sayfalarında kalmışlardır.
Yüzyılımızın 2. yarısında sistemde değişikliklere gidilmiştir. Bu dönemin tahlili inceleme yazımızda ayrıntılarıyla ele alınmıştır. Birinci dönem temsilcilerinden bir kısmı Türkiyeye göç etmiş, bir kısmı da (Ayrantok, Con, S. Bilâl, S. Demir v.s.) rejimin istekleri doğrultusunda, şiirde şiiriyeti öldüren angajeliğin köleliğini yapmak zorunda kalmışlardır. Eski koroya , sosyalist mesajlar vermekten ötelere gidememelerine karşın , A.Şerif, S.Bayram, M. Mollova, M. Çavuş, R.Küpçü v.b. yetenekler katılmıştır. Bu dönem temsilcilerinin çoğu yabancı dillere de çevrilmiş, seslerini dış ülkelerde de duyurmuşlardır.
Antoloji 2 bölüm halinde okurlara sunulmaktadır. Bulgaristan Türklerinin önde gelen şairleri ilk olarak Türkiye'de tanıtılmaktadır. Birinci bölümde, şiirde derin izler bırakmaları nedeniyle, şairler kısa özgeçmişleriyle sunulmaktadır, Sıralamada, doğum tarihleri temel tutulmuştur.·
İkinci bölümde temsil edilenler, gerçekten de şiirde. başarılı olmuşlardır, fakat kendilerine özgü bir üslûp, biçim, sanat evreni yaratamamışlar, çoğu hallerde öncülerini taklit etmek zorunda kalmışlardır.
«Umut Edebiyatı» döneminden etkilenen genç kuşak şairlerin bir kısmı {Kadir Derviş, Sabri İbrahim Lâtif Karagöz, Servet Tatar, Ali Durmuş,Zait İsmail, Baki Ali ve diğerleri) yer yer çok başarılı şiirlerine karşın, genellikle parola-şiirin, kuru gürültünün çemberini kıramamış, yazdıklarına şiiriyet verememişlerdir.
Lâkin, 1970'lerde, Bulgaristan Türkleri şiiri, bir yandan yeni yeni isimler kazanırken (İbrahim Kamber, Fehim Hüseyinov, Firdevs Hasan, Halil Salih, Havva. Pehlivan, Osman Şabanoğlu, Nurettin Eyyub, Emennas İsmail, Mehmet Hamidoğlu, Muzaffer Niyazi v.s.) öte yandan ölüme mahkûm edilmiştir. Hükümetin 1969 yılı GİZLİ kararından sonra «susturulmak zorunda kalan şairler, rejimin acımasız kurbanı olmuşlardır.
Antolojide 80 civarında şair temsil edilmiştir. 2. bölüme alınanlardan Turhan Rasioğlu genellikle mizah ve Türk şiirinin Bulgar okurlarına tanıtılmasında yararlı olmuştur.
Antolojiye alamadığımız 85 şairin, gazetelerde okuduğumuz şiirleri gelişmenin, fantazinin ve gerçeklerin ürünü bilinmişlerdir. Hükümetin «milliyet, din, dil değiştirme» gizli kararından sonra edebiyat ufkumuzda, kalem ustalariyle beraber 25 genç istidat da rejimin acımasız kurbanları olmuş, ad değiştirme olaylarında çoğunun şiirlerle dolu defterleri yağma edilmiştir. Bu gençleri Antoloji'de takdim edememek büyük bir talihsizlik olsa gerek.
Fakat. kanlı rejimin hışmına uğrayan, kişilikleri ve şiirleriyle Bulgar şovenliğinin gad rine uğrayan, ölüm-kalım savaşı veren şairlerimiz, intikamcı ve isyancı hislerle büyük şiirin müjdecisi olacaklardır. İçinde bulundukları barbarlığı mürekkep yerine kanlarıyla yazdıkları şiirler, hikâyeler, romanlar, anılar, oyunlar, eskizler edebiyatımızın olduğu gibi tarihimizin de ölüm ve ıstıraplarla dolu bir dönemini aydınlatmada meşale bilinecek ve «unutulmayan hâtıraların» canlı ifadesi olacaklardır.
Antoloji'nin hazırlanmasında ve yayınlanmasında büyük maddi ve manevi katkılarından dolayı sayın şair-yazar ve gazeteci Etem ÜTÜKe, Eyüp Belediye Başkanı Sayın Eyüp UÇAK'a, Türk Kültürü Dergisi imtiyaz sahibi Sayın Prof. Dr. Şükrü ELÇİN'e tekrar tekrar teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim.
Mehmet ÇAVUŞ
ALİOSMAN AYRANTOK ( 1878-1952 )
Hayatını büsbütün şiire adayan şair, Bulgaristan Türkleri edebiyatının en belirgin temsilcisidir. 1878'de Varna'ya bağlı Srediş (Beypınar) köyünde doğmuştur. İlk ve ortaokulu bitirdikten sonra İstanbul'da lise ve ticaret okullarında öğrenimini sürdürmüş, devamla İstanbul Üniversitesinin Hukuk bölümünde yüksek tahsiline devam etmiştir. Bundan sonra Bulgaristan' a dönen şair, Dobruca'nın Romanya'ya devredilmesinden (1913) sonra Silistre'de 30 yıldan fazla öğretmenlik yapmış, gerici zihniyetlere karşı savaşları yüzünden sık sık görevden alınmıştır. Dobruca Türklerinin kültürel hayatında büyük katkısı olmuştur. «Dobruca» ·(l919), «Tuna» (l925), ~Hak Sözü» (1929), Çardak, (1936) gibi gazete ve dergilerde ilgi çekici şiirleri ve yazılarıyla sevilmiştir. Nihayet, Mehmet Con'la dostluk ilişkileri kurunca Çardakı çıkarmaya başlayan Con, üstadının öğretmenliğe tayinini ve gazetenin edebiyat bölümünü idare etmesini sağlamıştır.
Ayrantok, halk şiirinin en olgun ürünlerini vermiştir. 1944 yılından sonra sansürün ağır bastığı bir dönemde yazdığı şiirler şematizmin ve basmakalıpçılığın izlerini taşır. Bulgaristan Türkleri şiirinde yepyeni bir ekol bilinen şairin tüm şiirleri gazete ve dergi .sayfalarında kalmışlardır.Şair ve araştırmacı Mülâzım Çavuş'un gayretli çalışmaları sonucu Ayrantok arşivinin bir bölümü ele geçmişse de kitap halinde yayınlanmalarına müsaade edilmemiştir. Şair. 1952 yılında Tolbuhin'e (Hacıoğlu Pazarcığı) bağlı Onogur köyünde vefat etmiştir.
1985 yılı Ocak ayında, ölümünden 33 yıl sonra mezarı tahrip edilmiş, tüm yakınları silah gücüyle Bulgarlaştırılmış, şairin .adı yeni Bulgar kütüklerine Bulgar olarak kaydedilmiş, gazete ve dergilerde neşredilen tüm şiirleri yakılmış, adını anmak yasaklanmıştır.
Mİ DERSİN
Şu mesut· vatanın zümrüt dağında
Nağmekâr bülbüller öter mi dersin?
Cennetten nümune yeşil bağında
Her zevkin neşesi tüter mi dersin?
Her yanı akar su, hayat. kaynağı
Sütünden fışkırır tatlı kaymağı,
Sürüyü otlatan çoban yamağı
Kavalı neşeli çalar mı dersin?
Her türlü varlığın yatağı sende
Şerefli ünün var cihan içinde,
Dobruca ovası, Meriç nehrinde
Taş eksen, aş olup biter mi dersin?
Biraz da geçelim günlük hayata
Umutlar buzlaşır kışta ve karda,
Cesetin yüzerken zehirli sularda
Dostların elinden tutar mı dersin?
Ayrantok, bir dert var gizli, dilinde
Açık yaz bu şirin ecdat ilinde,
Kardeşin gidiyor hicran selinde
Akıbet ölümden beter mi dersin?
BE YAHU
Diyorlar, gayesi zevk ile safa
Hayatın sırrını gören be yahu,
Çalışkan olandır, çekmeden cefa
Zevk denen halıyı seren be yahu.
'" Fen, sanat mektebi cennettir cennet
Gidip de görmemek valIahi cinnet,.
Hayatta kimseye eylemez minnet
Bir hüner mektebi gören be yahu ..
Sanatkar bir işe verirken emek
Hayatın zevkini tatmıştır demek,.
Sen ister sofu ol, istersen melek
Pek azdır bu zevke eren be yahu ..
Zevk ile safadan görenler zarar
Ya allık, ya alkol, meskenet karar
Var mıdır Cennemden (*) bir isli firar
Var ise, söylesin gören be yahu!
Ayrantok, bu yaşta sen gene azdın
Kendini cenneme gönüllü yazdın
Ta kalü belâdan itikat bozdun
Hiç yoktur cennette yerin be yahu.'
(*) Cennem: Cehennem. (**)Pipi bara: Hindi yemeği.
BE YAHU
Ezelden severim ılık havayı
Nedense fakire yarar be yahu
Fırında kızarmış pipi barayı (*)
Kim demiş mideye zarar be yahu?
Şu bizim «Con Mehmet» ensesi direk
Her öğün yediği peynirli çörek,
Nerdedir güzelim kuş sütü börek
Karnıma bal gibi sarar be yahu.
Severim bol yağlı pazı pilâvı
Fazladır deyemem bir anlık avı,
Aheste kaynayıp gelse kıvamı
Bu da mı mideye zarar be yahu?
Şu milli çorbamı sütlü tarhana
Ardından gelirse bir de kaygana,
Böyle bir sofrada insan bir dana
Olsa da yimeli, karar be yahu ...
Kar beyaz açılmış keten helvası
Yanında bir bakır lâhna savgası
Şu bizim cennetlik şurup mollası
Beş parmak yalayıp yutar be yahu.
Ayrantok! Unuttuk yazdığın aşı
Midemiz öğütür en çetin aşı
Rüyada görsek te kaygana aşı
Malayda (*)kılarız karar be yahu.
HAYDAR BABA (HAYDARİ)
( 1871-1956 )
Bulgaristan'da Bektaşî şiirinin ürünlerini yazan ve son temsilcilerinden sayılan Haydar Baba 1871 doğumludur. Ömrü, Tuna boyunda, Rusçukla (Ruse) Silistre arasındaki Tutrakanın 20 km. Güneyinde bulunan Denizler . köyünde geçmiştir. Denizler köyü 1942 yılında Meşe Mahalle ile birleşerek bir yerleşim merkezi oluşturulmuş ve bu merkeze Varnentsi Bulgar adı verilmiştir. Yaşamını bu köyde geçiren şair, kendi kabuğuna
çekilerek yazan bir Bektaşî babasıdır. Verilere göre 23 yıldan fazla postniştlik etmiş (bir tekkenin şeyhliğini yapmış), Denizler'deki Ali Baba Dergâhında 85 yaşında (l956) ölmüştür.
Haydar Baba'nın «İstanbul doğumlu «Arnavut kökenli», «Bir kaç yılını Arnavutluk'ta geçirdiğiuydurmadır. Bulgaristanda halk ozanı Mehmet Müzekkâ Conla beraber Aliosman Ayrantok , öğretmenlikleri döneminde (1936da Silistre''de «Çardak» gazetesini çıkarmışlardır) Haydar Baba''yı sık sık ziyaret etmişler, şairden saatlerce Bektaşi şiirleri dinlemişler, gazetede yayınlanmalarını ısrar etmişlerse de, istekleri reddedilmiştir. Mehmet Con''un ifadesine göre, Haydar Baba Denizler köyündendir. Bir kaç yıl İstanbul'da öğrenim görmüş İstanbulda kalmış, bundan sonra Denizler'e yerleşmiş ve meşhur DenizlerTekkesi'nin şeyhliğini yapmıştır.
Aşırı tutucu olduğu bilinen Haydar Baba, krallık, döneminde zaman zaman Türkiye'yi ziyaret etmiş, sağlığında Mustafa Kemal Atatürk'le görüşmüş ve' onun takdirini kazanmıştır. M. Halid Bayrı, 1957'de Türk Folklor Araştırmaları Dergisi'nin 99. sayısında yayınlanan bir yazısiyle H. Baba'nın kişiliğini edebiyat ve sanat çevrelerine tanıtmış, bundan sonra da şiirleri derli-toplu olarak yayınlanmıştır (*). Fakat bu tanıtma yazısında, yukarıda değindiğimiz hatalara da yer verilmiştir. Haydar Baba Bulgaristanlıdır ve Bulgaristanda ölmüştür,
Tasavvufun derin izlerini taşıyan şiirlerinde İslam, gizemciliğinin derin izleri vardır. Şiirler genellikle NEFES türünden olup, evrenin oluşunu varlık birliği (vahdet-i vücut) anlayışiyle açıklayan din ve felsefe görüşünün olgun birer ürünüdürler. Şair, hususen sosyalizm döneminde sık sık takibata uğramış, kitaplariyle beraber şiirleri de yakılmıştır. Denizler köyünde ALI BABA, VELİ BABA ve SÜLEYMAN BABA'nın bulunduğu Dergahın içinde, 4. sırada olan mezarı 1985 yılı başlarında tahrip edilmiş, şair, ölümünden sonra dar rejim için tehlikeli bir unsur bilinmiştir.
NEFES 1
Gerçek erenlerin darına durduk
Pirimiz Hünkar'a Allah eyvallah,
Biz aşk menziline geçüp oturduk
Haydar-ı Kerrar'a Allah eyvallah.
(*) Prof, Dr. Şükrü Elçin, Bulgaristan'da Türk Kültürü: Haydari'nin Şiirleri, ayrı basım, Ankara, 1986.
Mümin âşıkız Hak vicdanımızdır
Muhammed Mustafa imamımızdır,
Habibullah bizim canânımızdır
Ahmed-i Muhtar'a ·Allah eyvallah.
Bir Balım .Sultan'a bendeyiz .gerçek
Şah'a çâkesir has bahçeye çiçek,
Himmet aldık pirden biz ölçek ölçek
Şah'ı keremkâre Allah eyvallah.
Hünkar Hacı Bektaş demine hu şân
Onundur muhabbet bu demle devran,
Tarikat sırrında olal'dan mihman
Dedik Hak didâre Allah eyvallah.
Yarimizdir canda .candan ezelden
Ayrılmayız asla biz o güzelden,
Bırakmaz Haydar'ı pirimiz elden
Niyazımız yare Allah eyvallah.
NEFES 17
Düşme olmayacak iş arkasına
Oluruna bağlı hayat gidişi
Seni de anlatır bir başkasına
Başkasını sana anlatan kişi.
Yalancıdan sakın bekleme vefa
İnsanlık arama, çekersin cefa,
Sadık olan dostun sürdürür safa
Sabret her dar vaktin olur genişi.
Haydariden al da nasihat bu dem
Adem ol ki Allah eylesin kerem,
Hem gördüğünü söylememek hem
Gördüğünü örtmek erenler işi
.
MEHMET MÜZEKKÂ CON
( 1885-1974 )
Mehmet Müzekka Con, çağdaş Bulgaristan Türkleri şirinin ikinci ilgi çekici temsilcisidir.
1885te Silistreye bağlı Balabanlar (Zlatoklas) köyünde doğmuş, evlenince, eşi Zaide Nine'nin köyü olan Paisievo (Kamerler) köyüne taşınmış ve ömrünü bu köyde geçirmiştir. İlk öğrenimini Silistre'de yapmış, daha sonra Romanya'nın Mecden Medresesinde sürdürmüştür. Hayatını öğretmenlik ve gazetecilikle geçirmiştir. Gazeteciliği döneminde Aliosman Ayrantok'la yaratıcı ilişkiler kurmuş ve müdürlüğünü yaptığı «Çardak (1936) gazetesini yarı edebiyat gazetesi haline çevirmiştir.Bilim, yükseliş ve sosyal adalet konularının ağır bastığı ilk şiirlerinde Ayrantok'un yaratıcı etkisi :sezilir. Daha sonraları 3, 4, 5
v.s. heceli şiirlere ağırlık veren şair, halk şiirine biçimde de, yenilikler getirmiştir.
1944 yılından sonra yazdığı şiirlerin çoğu basmakalıpçılığın ve boş gürültülülüğün, kuru ve kasıtlı angajeliğin, damgasını taşırlar. Sanat hürriyetinin gaspedilmesi, bu özgün halk şairini de sosyalist mesajlar yazmaya sevketmiştir. Şiirlerinin bir kısmını «Yeni Günün Şarkıları» (1961),' «Alın Terim» (1964) şiir kitaplarında toplamıştır. Con, son 20 yılı hemen hemen genç şairlerden Mülazim Çavuş ve Mehmet Çavuş'larla bir arada geçirmiştir. 1974 baharında vefat eden şairi mezarına indirenler de sözkonusu genç sanatkârlar olmuştur.
Con, şiirleriyle olduğu gibi çok içli esprileriyle de ad yapmıştır.
Mezarı, Kamerler köyü parkındadır. Bulgarlaştırma olaylarında mezarının tahribinden sonra, çocukları ve torunlarıyla beraber ismi Bıılgar kütüklerine «Mitko» olarak yazılmıştır. Şairin, son şiirlerinde özene-bezene övdüğü rejim, ölümünden sonra O'nu, bir defa daha öldürmüştür.
AGA KARDEŞ
Gelir gider
Oğul peder,
Sevinç keder
Aga kardeş
Kervan, saray
Güneş ve ay,
Zemberek, yay
Aga kardeş.
Pulluk saban
Evci!, yaban,
Tümör, çıban
Aga kardeş.
Keçi, koyun
Düğün, oyun,
Ense, boyun
Aga kardeş.·
Şeref ve şan
Savaş ve kan,
Hapis, zindan
Aga kardeş.
DUYMAZ MISIN
Cana kıyar şimdi zaman
Gözyaşımı silmez misin?
Bulunmuyor derde derman
Duymaz mısın, görmez misin
İnsan ömrü geçmez para
Soydaşların bahtı kara
Yüzler gü1mez, kalbler yara
Duymaz mısın görmez misin?
Şerleri hep başkan seçtiktik,
Kanunları ezip geçtik
Şerbet diye zehir içtik
Duymaz mısın, görmez misin?·
İşimizde, düşümüzde
İtler koşar peşimizde,
Kurt olurlar dişimizde
Görmez misin, bilmez misin?
Derde deva yok mu dersin?
Her davranış ok mu dersin?
Garipleri 'tok mu dersin?
Görmez misin, bilmez misin?
Bir dinleyin Mehmet Con'u:
selametmiş sabrın sonu
Çok yaşadık bu oyunu
Görmez misin, bilmez misin?
KIVILCIMLI
İnsan gücü
Kıvılcımlı,
Onda ölçü
Kıvılcımlı
Her hareket
İyi niyet
Kor istekler
Kıvılcımlı .
Dostluk bağı
Geçlik çağı
Ateş gibi
Kıvılcımlı
Yollar uzar
Şair yazar
Bu yollar da
Kıvılcımlı.
Hayat veren
Sevda deren
Yıllarımız
Kıvılcımlı. (kısaltılmıştır)
MUSTAFA ŞERİF ALYANAK
Balkan Savaşı'ndan sonra Bulgaristan Türkleri şiirinin, Bulgaristan Türkleri basınının önde gelen, en, özgün ve milli ruhu ustaca terennüm eden Mustafa. Şerif Alyanak olmuştur. Şair, yazar, çevirmen, .gazeteci olarak kültür tarihimize renk ve coşku getirmiştir.
Şair, Vidin'lidir. Geçen yüzyılın 90. yıllarında doğmuş, öğrenimini Vidin'de yapmıştır. Dedesinden miras kalan zengin kütüphanede olduğu gibi Vidin'in «Şefkat» Kıraathanesi'nde geceli-gündüzlü okumakla. çok yönlü gelişmesini sağlamış, hususen şiir dalında milli bilince seslenen yeni bir ekol yaratmıştır. Razgrat ve Plevne Ortaokullarında öğretmenlik ve müdürlük yapmış, fakat, Balkan Savaşı'ndan sonra Bulgaristan Türklerine karşı uygulanan çağdışı soykırım ve barbarlıklar karşısında, bulunduğu okullarda kalmakla yetinmemiş, Bulgaristan Türklerinin derdine hemdert olmak amaciyle gazeteciliğe atanmıştır. Nitekim, şair, 1913'te önce Filibe'de (Plovdiv), devamla Sofya''da neşrini sürdüren «Tunca», «Türk Sadası,), 1920'de önce Sofya'da, devamla Rahova'da yayınlanan «Ahali», 1921'de Filibe'de, 1925'ten sonra Sofya'da çıkan «Kocabalkan», yine bu yıllarda Eskicuma' da (Tırgoovişte) şehrinde neşrine 'başlanan «Terbiye Ocağı», Razgrat ve Sofya'da neşrini sürdüren «Deliorman, önce Şumnu'da, devamla Varna'da neşredilen «Bulgaristan
Türk Muallimler Mecmuası» gibi bu dönemin önde gelen gazete ve dergilerinde muharrirliğini sürdürmüş, Plevne ve Razgrat'ta «Mücadele» ve «Tuna Boyu» gazetelerini çıkarmış, en yüklü zamanlarında Vidin' de çıkan «Turan», Kırcaali' de çıkan «Yeni Başlangıç», «Rodop», Yanbolu'da yayınlanan «Yenilik» gibi gazeteleri doyurucu yazılariyle beslemiş, Türklük bilincini ayakta tutmasını ustaca becermiştir. Irkçı Bulgar rejiminin gadrine uğrayan şair 1930larda Türkiye'ye sığınmak zorunda kalmıştır. İlk zamanlarda Kırklareli şehrin e yerleşmiş, burada Bulgar .toplumu okulunda, Edirne' deki Bulgar okulunda Türkçe öğretmenliği yapmış, devamla Ankara'ya İçişleri Bakanlığı'na alınmıştır. Bu yıllarda, Türkiye'de olduğu gibi, Bulgaristan'da çıkan ve Türklüğü savunan gazetelere yön verici yazılar ve şiirler yazmıştır. 17 Eylül 1933 tarihinde «Rodop» (Filibe) gazetesinde basılan «Turan Dernekleri İnkılâbın Birer Kışlası Olmalıdır» yazısı BulgaristanTürklerinin cesaret kaynağı olmuştur.
ESERLERİ: «Tuna'dan Sesler» (Şiir) «Çıkmaz Sokak» (Manzum piyes, «Kahpe» (Çeviri), «Vilhem Tel ve Parlak Sevinç» (Çeviri), «Kraliçe Draga» v.s. Bunların dışında yüzlerce şiiri gazete ve dergi sayfalarında kalmıştır.
Şairin şiirleri KOŞMA türünde olup, genellikle on bir hecelidir. Duygularını ağdalı kavramlardan söz ve düşünce oyunlarından öte, tatlı bir dille anlatır. 1927 yılında kahraman Plevne şehrinde yayınlanan «Tuna'dan Sesler» eserinden aldığımız 3 şiiri ile Mehmet Behçet Erim'e ve Halide Nusret Zorlutuna'ya adadığı «Şairin· Vedaı» nesrini ilgililerin takdirine sunuyoruz.
MEÇHUL ÇOBANA
Garip çoban neden o kaval sesi
Sanki dertle yanan gurbet sesidir,
Ne hazin ağlıyor onun nefesi
Sanki ölümlerin mersiyesidir ...
Bağrı yanmış çoban, gurbeti anma
Çal, kaval derdini söylesin bize,
Bu varlık önünde sakın aldanma
Hayat, bil ki benzer çılgın denize.
Çal kaygusuz çoban! Şenlensin dağlar
Kaval sesi bence gönül sesidir
Dertli gönül ondan bir şifa umar
O, ölen aşkımın mersiyesidir
BEKLENEN SEVGİLİYE
Sevgili... Unutmam o ilk buseni ...
Bekletme, gözlerim yollarda kaldı,
Unutma vaadini, ağlatma beni. ..
Aşkın beni hicran iline saldı.
Bilmem ki gözlerin ne füsunkarmış
Gönlümü çevirdi bir harap «il»e,
Beni sevmek, sana kim dedi ki ar'mış
Gel, gel de gezelim verip elele ...
Aşıklar bağında yıllarca yatıp
Beklerim gün gece kolları açık
Hicranlı gönlüme elemler katıp
İstersen ecel ol, gel, karşıma çık!
ANNEME
Hasret çiçekleri soğuk kar gibi
Ömrüne çelenkler bağladı, anne,
Gönlümü, hicranlar Sonbahar gibi
Sararıp soldurdu, dağladı,anne.
Mesut idim, ancak koynunda iken
Ufacık ellerim boynunda iken,
Acı tatmamıştım yanında iken
Ben güldükçe kalbim ağladı anne
Koştum, sevda denen rüzgar peşinde
Tıpkı bülbül gibi, bahar peşinde,
Bilsen ne ağladım o yar peşinde
Gönlüm seller gibi çağladı, anne.
Dolaşmam bir daha aşk denizinde
Yelkensiz, dümensiz... yarin izinde,
Başımı dinletsem artık dizinde
Yar bana matemler bağladı, anne ...
ŞAİRİN VEDAİ (Mensur şiir)
- Ah, ey Tuna!.. İnce bir tül peçenin kenarından sarkan ve akşam rüzgarının kanatlarından uçuşan o füsunkar buklenin çerçevelediği o Ay'lar kadar latif,_ gözyaşlarından biriken sular kadar berrak ve bir emel kadar saf çehreli yari görürsen, ona söyle, de ki:
- Artık o eski muhabbetler harap ve evvelki emeller,serap oldu. O'na haber ver ki; Birlikte seyrana çıktığı genç artık ihtiyarladı. Nermin ve ince parmaklarıyla okşadığı kıvırcık siyah saçlar, beyaz kar kümeleri oldu ve mini mini avuçları içine alarak mest bıraktığı beyaz, bembeyaz yüz soldu Hülyalı siyah gözler, derin çukurlara gömüldü
MUHARREM YUMUK
«Tuna Türklerinin Ozanı» olarak tanınan Muharrem Yumuk Razgrat'a bağlı Caferler (Sevar) doğumludur (1889). Bazı kimseler ozanın Tutrakan'lı (*), diğerleri de Rusçuk iline bağlı Caferler doğumlu olduğunu yazarlar (**). Bunun tek nedeni, Krallık döneminde Caferler köyünün Tutrakan kazasına, Rusçuk iline bağlı bulunmuş olmasıdır. Caferler, Razgrat ilinin Balpınar (KubratJ şehrinin 9 km. Kuzeydoğu'sunda 5,200 nüfusluk temiz bir Türk köyüdür.
Muharrem Yumuk ilk ve ortaöğreniminden sonra lise öğrenimine Razgrat'ta başlamış, Vidin'de tamamlamıştır. Devamla Cenevre (İsviçre) Üniversitesi'nin Hukuk Fakültesi'ni bitirmiştir. Bütün Batı dilleriyle beraber Esperanto'yu da çok iyi öğrenen ozan Fransızca Öğretmenliği yapmış, M. Necmettin Deliorman, Mustafa Şerif Alyanak ve Bekir Sıtkı üçlüsünün çıkardığı 1922-1928 yıllarında Razgrat'ta, 1929-1934'te Sofyada DELİORMAN, Mehmet Rüştü Acar'ın çıkardığı YENİLİK (1928deYanbolu'da), Ahmet Hilmi Turgut
Ses'in çıkardığı HALK SESİ (1929, Sofya ) v.s. gazetelerde milli ruhu şahlandıran şiirleri
düzyazıları, araştırmaları ve çevirileriyle ismini tanıtmış, BULGARİSTAN TÜRK MUALLİMLER MECMUASInın da aktif bir muharriri olmuştur.
(*) Osman Keskioğlu, Bulgaristan'da Türkler, Aralık, 1985, .Ankara, s. 19'3.
(**) Etem Ütük, arşiv yazıları
Bu milli yapılı ozan 1920-'1923 yıllarında komünistlik sevdasına da tutulmuş, Razgrat' Belediye Meclisi üyeliğine seçilmiş (*), 1921'de BKP' nin 3. Kongre'sinden sonra Sofyada toplanan Türk; komünist aydınlıkçı grupların 1. Konferans'ında Hüsnü Fuat, Besim Çakaloğlu
ve diğerleriyle beraber yönetim kadrosuna alınmış, ancak 1923 Eylül ayaklanmasından sonra eski milli yapısına dönmüştür.
Öğretmen, şair, yazar, dilci, araştırmacı, çevirmen ye hukukçu Muharrem Yumuk, Bulgaristan'da olduğu gibi, Türkiye'ye göçünden sonra da (1935) Bulgaristan Türklerinin gaspedilen haklarını savunma savaşımı vermiştir. Önce Çorlu'ya, devamla İstanbul'a yerleşerek Tekel Bakanlığı birimlerinde hukuk danışmanlığı yapmış, hastalık nedeniyle emeklilik hakkını elde edemeyince, maddi sıkıntılar çekmiştir. Ömrünün son yıllarını İstanbul, Galata, Necatibey Cadddesi, Hoca Tahsin Sokağı 2722 No'lu evde geçirmiştir. 1954 yılında Ankara'da neşrine başlanan ANAYURT' gazetesinin sürekli yazarlığını ve İstanbul temsilciliğini yapmıştır.
Muharrem Yumuk hece veznini ustaca kullanan, Deliorman Türkçesini temel tutarak öztürkçeye bağlı kalan bir şairdir. Bulgaristan'da yazdığı şiirler gazete ve dergilerde unutulmaya terkedilmiş, USLU İLE SÜSLÜ manzum büyük öyküsü 1931'de Filibe «Balkan» basımevinde yayımlanmıştır. Gazeteci ve şair Etem Ütük'ün de belirttiği gibi «Tam bir bilgin titizliği ve didinmesiyle durmadan çalışarak» arı bir dille ortaya koyduğu, Balkan Türklüğünün dil, tarih, toplum, halkbilim zenginliklerini yansıtan «Tuna Türklerinin Ozanından adlı baş yapıtını, ne yazık ki bastıramamıştır.
(*) Drujni i edinni prez vekovete (Yüzyılarca Birlik ve Beraberlik) Parti Neşriyatevi, Sofya, 1966.
Muharrem Yumuk'un, şair, araştırmacı ve hukukçu olarak savunuculuğunu yaptığı 2 milyon Bulgaristan Türk'ü ırkçı kültür, sanat ve hukuk kuralları uygulanarak, 1985 yılında silah gücüyle Bulgarlaştırılmış, maddi ve manevi hakları da barbarca gaspedillmiştir.
DELİORMAN
-Binbir renklerle süslü şu kenar
Eski yurdundur - kaldı dedenden,
Ondan işittiğim hem şu şarkıyı
İşittim bugün ben bir de senden.
Tagaylar elde, birçok Türkgenci,
korurka onu - nice yıl oldu
Başka budunlar, düşüp dilenci
Gelip kapıya, ona kul oldu ...
Fakat kimseyi· kul· tutmadı da,
Yer yurtlakdaş bir ortak sayıldı,
Bu yoldan başka yol tutmadı da,
Bütün acuna ünü yayıldı.' ..
Gönüller dolu yangın oldu da,
Yurtlak sevgisi yandı yıllarca,
Türk'ün ünü bir angın oldu da
Budunlar onu andı yıllarca, ...
Biz bu illere geldiz birlikte
Bunu hep geçen yılyüzler bilir
Çağlar geçtikçe durduz dirlikte
Bunu ırmaklar, denizler bilir.
Eskidir, eski Türk bu illerde
Bunu en eski· çağlara sorun,
Angın olmuştur ünü dillerde
Bunu şu yüce dağlara sorun ...
KOCABALKAN
Nice yüksek dağların var
N e derin alçakların var
Geçilmez ırmakların var
Yol ver bana, Kocabalkan!
Ödey etmek için yurda
Ant içtim. ben bu uğurda,
Gel, durdurma beni burda
Yol ver bana, Kocabalkan!
«Kocabalkan» der, anarız·
Bu sevginle hep yanarız,
Sana sayınçlar sunarız ...
Yol ver bana, Kocabalkan!
Sen yurtlakta en ulusun
Angınlarla dol-dolusun,
Sen yücelikler yolusun
Yol ver, bana, Kocabalkan!
Yol kesip te öne durma
Durup, .bana engel kurma,
Gel, gönlümü, benim kırma
Yol ver bana, Kocabalkan!
Gönül yarası sarılmaz
Onsuz dileğe varılmaz ...
Bundan' çok ta yalvarılmaz
Yol ver bana, Kocabalkan!
GERÇEK İRFAN NEREDE
Halka palavra yapan çok ama
Onun derdiyle YANANNEREDE?
Ma'betler dolu, tapan çok ama
Gerçek tanrıyı ANAN NEREDE?
Muhibban geldi-geldi, deriIdi
Gereken öğüt hemen verildi,
Dergah 'akıldı, cem'a girildi
Söyleyin fakat, CANAN NEREDE?
Sözde cehilden kaçıldı ama
Millete irfan saçıldı ama
Namerde savaş açıldı ama ...
Burda gaziler MERDAN NEREDE?
Ben bu sahada hep akıl' yordum:
Kah bir düşündüm, kuruntu kurdum,
Kah mürşidime yalvarıp sordum
Acep hazret- i YEZDAN NEREDE.
Halka mârif lâzım. maarif
Varsa gerçekten bir büyük ârif
Gelsin de bize eylesin tarif
Göstersin gerçek İRFAN NEREDE'?
İZZET DİNÇ
( 1890-1965 )
Bulgaristan'da ve Türkiyede milli halk şiiri geleneğini sürdüren İzzet Dinç 1890 Kırcaali'ye bağlı Eğridere'nin (Ardino) Elmalı köyü (Yabılkovets) doğumludur. Eğridere İlkokulundan sonra Gümülcine rüştiyesini ve idadisini bitirmiş, 5 yıl medrese öğreniminden sonra uzun yıllar Rodop köylerinde öğretmenlik yapmıştır. Öğretmenliği döneminde Bulgaristan Türklerinin önde gelen gazetelerinde, hususen Mehmet Lütfi Takanoğlu'nun önce Kırcaali'de (1929), devamla Filibe'de (1931) çıkardığı «Rodop» , Yahya Hayati'nin Eğridere'de (1929'dan sonra) çıkardığı «Birlik» gazetesinde, eğitici yönü ağır basan manzumeleri ve yazıları basılmıştır .. Genç kuşağa soyunun şanlı geçmişini anlatan ozan şiirle yetinmemiş, Rodop köylerinde kurulan Turan cemiyetinde· de çalışmalarını sürdürmüştür.
İzzet Dinç, 1950'de anayurda göç etmiş, yaşının ilerlemiş olması nedeniyle kendisine öğretmenlik görevi verilmeyince, Kırklareli'nin Yoğuntaş bucağı köylerinde imamlık yaparak geçimini sağlamıştır. Türk kültürüne 30 yıldan fazla hizmeti dokunan halk ozanı Türkiye'de yazdıklarını Kırklareli'nin «Trakya'da Yeşilyurt, Lüleburgaz'da «Özdilek» ve Ankara'da neşredilen «Anayurt» gazetelerinde yayımlamıştır. Kitap halinde yayımlayamadığı manzumelerde, Bulgaristan'ın doğa güzelliklerini, Bulgaristan Türklerinin burıık
yaşamını dile getirmiştir. Esaret altında varlığını sürdüren Bulgaristanlı soydaşları 1984-Aralık, 1985-0cak aylarında ırkçı komünist rejimin gadrine uğramışlardır. Savaşçı halk ozanı 1965 yılında vefat etmiştir.
BELKİ BİR GÜN GELİRİZ
Rodoplar'ın anası
Koca Dospot yaylası,
Trakya'nın garbında
Sanki bir dev aynası.
Yaz günü bu yaylada
Binbir koyun sürüsü,
Ölüm azdır .o yerde
Eksilmez hiç birisi.
Bulutları delerek
Yükselen O tepeler,
Şimşeklerle gülerek
Yağmurları serpeler.
Ah Rodoplar ne yaman
Yurdunuzdu bir zaman,
Şimdi yad ellerde o
Çağırırken el'aman.
Açarmış hep gülleri
Ötermiş bülbülleri,
Fakat matem şarkısı
Söylüyormuş dilleri.
Benliğinden ,eser yok
Davasını kesen yok,
Ye'se düşmüş ağlıyor
Şenliğinden eser yok.
104
Derdini biliriz
Öcünüzü alırız,
Güzel vatan ağlama
Belki bir gün geliriz.
NİĞBOLU
Rumeli'nden çıkarmak maksadiyle Türkleri
Onbinlerce haçlı yürümüştü ileri,
Tam karşına gelince ne ileri ne geri
Sen bu azgın düşmana mezar oldun Niğbolu!
Türk bu ünlü savaşta düşmanını ezmişti
Gazileri şehirde mağrur mağrur gezmişti,
Yıldırım'ın namını bütün dünya sezmişti
Sen bu ünlü zafere sahne oldun Niğbolu!
Yeniçeri erleri palaları çekince
Öne gelip. düşmanı ikiye bölüp geçince,
Bu heybetli hücumdan kıral korkup kaçınca
Sen bu şanlı zafere önder oldun Niğbolu!
Hızlanmıştı Türkoğlu bu neşeli zaferle
Çok mukaddes bir arzu pek mühim bir emelle,
Macar sahralarını aşacaktı şerefle
Viyana burçlarına sen yol açtın Niğbolu!
Yıldırım'ın değerli kahramanı Erdoğan
Asıl oydu düşmanı o yerde kana boğan
On binlerce haçlıyı mağlûb eden bu arslan
Nice yıllar koynunda yaşamıştı Niğbolu!
Şaşırmıştı düşmanlar bu saldırış ne yaman
Türk'e vergi bir hücum düşmana vermez aman
Bunun için biz ancak senin ile her zaman
Bütün millet, hepimiz, öğünürüz Niğbolu!
Anayurt, 1 Temmuz 1955
MEHMET BEHÇET PERİM
( 1896-1965 )
Mehmet Behçet, Bulgaristan Türklerinin kültür, sanat ve siyaset tarihinde silinmez izler bırakmıştır. Şair, 1896 yılında Nevrekop'un' (Şimdi Gotse Delçev) Satovça köyünde doğmuş, Edirne Sultanisi'nde Öğrenim görmüş fikir ve sanat adamıdır. Bulgaristan'da şair, yazar,' gazeteci ve toplumcu olarak Türklük dâvasına hizmet etmiş, aydınlık meşalesi bilinmiştir. Türk Öğretmenler Cemiyeti'yle beraber Turan teşkilâtının ,çalışmalarında, milli bilincin şahlanmasında Öncülük etmiştir. Bulgaristan'ın Sofya ve Rahova kentlerinde «Ahali» (1929-1922), Filibe'de «Kocabalkan» (1925), ..Sofya'da «Bulgaristan» (1926), Razgrat ve Plevne'de «Tuna Boyu» (1926-1927), yine Plevne'de "Mücadele» (1926) gazetelerini, Rahova'da "Altın Kalem» (1923) dergilerini çıkarmış, "Bulgaristan Türk Muallimleri Mecmuası» ile beraber devrin önde gelen gazete ve dergilerde muharrirliğini sürdürmüştür. Böylesine yoğun çalışmaların mükâfatı olarak tekrar tekrar tukevlerine sürülmüştür. Yaşamını garantiye bağlama ,amaciyle 1927 yılında Türkiye'ye göç etmiş, Bulgaristan Türklerini savunma. savaşını Türkiye'de sürdürmüştür.
Mehmet Behçet Perim'in çalışmaları ciltlerce kitap konusudur. Bulgaristan'da ve Türkiye'de, aşağıdaki eserleri yayınlamıştır: "Vatan Yollarında» - manzum piyes, «Bulgaristan Türkleri'nin Içtimaî Vaziyeti», «Adam Düştüğü Yerden Kalkar» - öyküler, «Meriç'ten Tuna'ya» - araştırmalar, «Görüşler ve Duyuşlar» - fıkralar, «Balkan Çiçekleri» - roman, «Göçmen Ahmet» - roman, «Eski Yapraklar» - anılar, öykü ve eleştirmeler, «Hatay» - incelemeler, «Sofya Hatıraları". - 2. fasikül, nesirler, öyküler, «Hayattan İlhamlar» - fıkralar, «Geçit Ver Kamçı» -şiirler ve destanlar.
Şiirleri, teknik açısından pürüzlü görülebilir, fakat şair için münderecat, hedefe götüren yol önemlidir; O'nun bütün şiirlerinde ve nesirlerinde milli, ruhun şahlandırılışı önemlidir. Kırklareli'nde çıkan «Yeşilyurt» gazetesinde (26 Ocak 1939) yayınlanan bir tanıtma yazısında şunları okuyoruz: « ... Kimi yazılar vardır ki, okurken bırakabilirsiniz. Fakat Perim'in yazısını, elektrik akımına tutulmuş gibi bırakamazsınız». Evet, şair gerçekten de uzun ömürlü eserler yazmıştır.Yazdıklarının çoğu,. gazete ve dergi sayfalarında, kalmışlardır.
Şair 1965 yılında İzmir'de ölmüştür.
Alnındaki nedir?. Döğüş kanı mı?
Ko kan olsun; yüzkarası olmasın,
Hayat için yumrukların katı mı?
Sür git, gerilerde derdin kalmasın.
Kolundaki saate bak, işliyor ...
Bu gecemiz dünküsünden zorludur,
Hangi bela Türk gencini korkutur?
Bak milletin senden emek istiyor.
Ko düşmanlar sana hendek kazsınlar .
Her sokaktan bir kudurmuş kelp gibi,
Atılsınlar, yanağını yarsınlar .
Taşa tutsun, hırpalasınlar seni .
Unutma ki sen bir Türksün;kanında
Kızıl Boğa'nın, Oğuz'un ruhu var,
En zorlu gün, unutma ki ardında
Seni öz kul tanıyan bir Tanrın var,
O Tanrı'nın sesi diyor: «Türk oğlu
-Hak kuvveti kaynaşıyor kolunda
Geç kalma, çünkü yolun korkulu
Davran, durma, şu kavgalar yolunda!»
ALTIN KALEM, sayı I, 1923, Rahova
GEÇİT VER KAMÇI
Kenarında ölgün yatan Milletim
Uyanmağa muhtaç ... Budur zahmetim.
Bunun için çarpar göze mihnetim
Dertlerim çok, sorma,ah Deli Kamçı!
Ecdadımdan kalmış bahçeler, bağlar
Uyuklayan kardeş elinde ağlar ...
Elde varken, yokluk kalbimi dağlar
Buna yanar gönlüm, ey dertli Kamçı!
En büyük bir köyde bir tek mektep yok
Mektepsiz köylerde dinden eser yok;
Sarıklı çok, lakin dindar olan yok
Bilgisizlik yıkmış milleti, Kamçı. ..
El ileri doğru atarken ayak
Yan gelerek yatmış milletime bak,
Hayat kavgasında geri kalacak
Bunu düşünür de ağlarım, Kamçı ...
Her köy odasında kaldım bir gece
Milletin derdini soruştum; nice,
Umutlu devalar sundum gizlice
Allah'tan şifalar dilerim, Kamçı: ..
Yola çıktım erken... Sabah olmadan
Bin dağ aştım hala bir yorulmadan,
Ulaşsın efkârım, akşam olmadan
Koşayım yolumda ... Geçit ver, KAMÇI!
TUNALILAR MARŞI
Sevgili talebelerime ithaf ediyorum (*).
Biz Tunalı Türk oğluyuz
Azmimizde eroğluyuz,
Bilgi, soydaş, hak için hep
Ölümlere peymanlıyız ...
Gözlerimiz ilerdedir
Hırslarımız hünerdedir,
Hakkımızı Kor'mak için
Başlarımız siperdedir.
Alemdar'dan feyz almışız
Mithatpaşa'yı tanırız ...
Azmimizi ileriye
Dönmemek için salmışız.
Bilgi, kuvvet, çene, yürek
Bunlar bize silah gerek.
(*) Öğrencilerim için yazdığım bu manzume, bestelenmiş ve toplantılarda toplu olarak yıllarca söylenmiştir.
Gönlümdeki imanla elimdeki bu fener
Yaşadıkça, yandıkça, akınlarım sürecek,
Artık bütün dünyada düşmanlarım bilsinler:
Bu tılsımlı el Türk'ü yıldızlara sürecek! ...
1922
MUSTAFA KEMAL PAŞAYA
«Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa, neşreylediği bir beyanname ile Türk ordusunu son yapılacak umumi taarruz için fedakârlığa' davet etmiştir."
Çektin o metin seyfini ey şanlı mücahit
Kurtarmak için yurdumu ezrail elinden,
Al bayrağa kurban oluvermek için, evet, sen
Öldün ve dirildin ... Buna Allah bile şahit.
Ey en kara düşmanlara diz çöktüren ,âfet
Ey en kara tarihi silen desti-i celâdet,
Ey yüce ahrâr, ey koca mahi-i felaket
Layık mı değil nasiyene nûr-u şerâfet!
Seyfin, yeni bir bâb-ı necat-ı ümmem açtı .
Aleme bir bak, namını takdis ediyorlar,.
Azmindeki kudretine düşman bile şaştı
Ervâh-ı şehidân seni tebcil ediyorlar.
Âlemde salahın biricik âşıkısın sen,
Kurtarmak için yurdunu yaptın kara medfen
Öğrendi bu dünya YAŞAMAK DERSİNİ senden
Pür şan-ü şeref namına hürmet gene benden.
Amâline meftun şu vatan yavrusunun, bak
İman ile, ümmit ile mesrur gözü ıslak,
Son hamle-i siyrâneni bekler ... gene mutlak
Tarihe odur fer verecek bilmeli ancak.
Şemşir-i selâlinden emin ol gene dağlar
Hüsran ile korkar, gene hicran ile ağlar,
Çekmezsen eğer ruh-u garibânemiz ağlar
Ağlar sana billâh bu alem gene ağlar ...
Çek seyfini ey merd-.i gadanfer yürü haydi
Ervah~ı şehidân bile, peyrev sana şimdi.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Seyfini: Kılıcını. Dest-i celâdet: Yiğitlik eli. Ahrâr: Özgür kişi, Mahi-i felâket: Felaketleri yok eden. Nasiye: Alın. Nur-u şerafet: Soyluluk nuru. Bab-ı necat-ı ümmem: Halkın kurtuluş kapısı. Ervah-ı şehidan: Şelıitlerin ruhları. Salah: İyilik, barış, rahatlık. Medfen: Mezar. Pür şan-ü şeref: Şan ve şeref dolu. Mesrur: Meramına eren. Hamle-i şiyrane: Aslanca saldırı . .şemşir-i selalinden: Başları yaran kılıç. Merd-i gazanfer: Aslanca mert, yiğit, Peyrev: Ardı sıra giden.
LÜTFİ ERÇİN
( 1902-1970 )
Lütfi Erçin, Bulgaristan Türklerinin kültür ve sanat geleneklerini Türkiye'de de tanıtan değerli bir ozan, yazar, öğretmen, araştırmacı ve fikir adamıdır. 1902 Tırnova doğumludur, Ortaokul öğrenimini Tırnova'da bitirmiş, Balkan Savaşı'nı takiben Türkiye'ye göçlerinden sonra İstanbul Davutpaşa Sultanisi'nde, devamla parasız yatılı olarak Yozgat, Ankara, Konya. sultanilerinde öğrenimini sürdürmüştür. Değerli şair, gazeteci ve araştırmacı Etem Ütük'ün arşivinden öğrendiklerimiz kadariyle, ünlü yazar, Atatürkçü Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun liseden okul arkadaşıdır. Lisede öğrenimi döneminde arkadaşları Salih, Kafkasyalı Tahsin, Cemal Gökçe (felsefe öğretmeni ve lise müdürlüğünden emekli), Salih Orhan Onar (TBMM Tutanak Müdürlüğü'nden emekli), Mehmet Doğanay (lise müdürü ve MEB ortaöğretim müdürlüğünden emekli), Memduh Payzın ile birlikte gönüllü olarak cepheye koşmuştur .. Lise öğrenimini savaştan sonra tamamlamıştır (*). Devamla, Yüksek Öğretmen Okulu Tabiiye bölümünden mezun. olmuştur. Çeşitli. liselerde öğretmenlik yapmış, Bakanlık müfettişliğine atanmış, fakat sonunda tekrar çok sevdiği öğretmenliğe dönerek, Kabataş Erkek Lisesi'nden emekli olmuştur. 10 Mart 1970'te İstanbul'da kalp sektesinden ölmüştür.
(*) Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Cumhuriyet, 30- Ağustos: 1987.
Beylerbeyi Küplüce mezarlığında toprağa verilmiştir. Bu büyük değer, tüm yazılarında, şiirlerinde Bulgaristan Türklerinin maddi ve manevi varlığını savunmuştur. Ancak, Bulgaristan Türkleriyle beraber Tırnova'da kalan akrabaları da 1985 yılı Ocak ayında silah gücüyle Bulgarlaştırılmışlardır.
Lütfi Erçin, genelde çocuk şiirleri yazmıştır. Hece veznini ustaca kullanmıştır. Ürünlerinin ekseriyetini didaktik ve pastoral şiirler oluşturur.
Yapıtları: Jeoloji (Lise 3, 1947), '.Teoloji (Lise 4, 1952-1953), Biyoloji (Teoriler ve Araştırmalar, 1939), Anatomi 've Bitkisel Fizyoloji (Antoine Pizon'dan çeviri, basılmamıştır), Serhat Türkülerinden Duyuşlar (1961), Rumeli Fetih ve Dervişleri (basılmamıştır), Gezi Notları (basılmamıştır), Çocuk Şiirleri (İstanbul 1969).
GÜZEL TUNA
Güzel Tuna, mavi Tuna
Gözleri hep nemli Tuna,
Bizden uzak yaşamanın
Hicraniyle yaslı Tuna ...
«Uzun kavak yeşillendi
Derelim· yine tazelendi» (*)
Bu türkünü hem dinledim
Hasretinle ben inledim.
Mevsimlerin en güzeli
Şimdi bahar. sardı· seni,
Bülbüllerin şakıdıkça
Ruhum arar, sorar seni.
Nazlı, güzel,şirin Tuna.
Dört mevsimi renkli Tuna,
Ayrılığın acısiyle
Talihine küsen' Tuna.
Tam beş asır biz seninle
Kaderinle, gür sesinle,
Neşe içtik sularından
Güzel Tuna boylarından.
Hicran dolu duygularla
Çağıldayan o sularla,
Sen ayrıldın bizden Tuna
Attın bizi tuntan tuna!
Çocuk Şiirleri, 1969
KARADENİZ
Dalgaların kabardıkça
Sen dünyada anıldıkça,
Hür yurduma katıldıkça
Sen bizimsin Karadeniz
Avunuruz seninle biz ...
Akın akın dalgan gelir
Akkerman' dan haber verir,
Düşman senden çok irkilir
Tarih kokan Karadeniz
Dalganda var Tuna'dan iz.
Bir ucunda· Doğu ili
Diğerinde Tuna yeli,
Eser durur deli deli
Uğultuyla enginlerden
Sesin gelir derinlerden.
Çocuk şiirleri, 1969
HASAN BASRİ ÖZTÜRK
Hasan Basri Bulgaristan Türkleri şiirinin ilginç bir halk temsilcisidir. 1905 Eskicuma doğumludur. Öğrenimini Eskicuma'da tamamlamış ve öğretmenliğe atanınca, ikinci okulu, güçlü Turan Teşkilatı'nın zengin kütüphanesi olmuştur. Milli benliğinin olgunlaşmasında, şiir dünyasına atılmasında, Turan ve Türk Muallimler Teşkilatlarının önde gelen yöneticileriyle -kurduğu ilişkiler en önemli etkenlerden sayılır. Şair, -5-6 yıl öğretmenlikten sonra ticarete atılmışsa da, şiirden uzaklaşmamış, siyasal çalışmalariyle de halk iradesinin tercümanlığını yapmıştır. Eskicuma'da Milli Kültür ve Hayır Derneklerinin kuruluşunda ve faaliyetlerinde öncülük etmiş, Bulgaristan Türkleri basınının «Lale Devrini» yaşadığı 1920-1934 yıllarında şiirleri ve yazılariyle Türk halkının haklarını savunmuştur. Bu yıllarda köy köy, şehir şehir dolaşan şair, Osman Nuri Peremeci, Süleyman Sırrı, Mehmet Celil Kalgay, Mehmet Behçet Perim, Arif Necip, Mustafa Şerif Alyanak gibi kültür ve sanat öncüleriyle, Türklük mücadelesinin liderleriyle ilişkilerini güçlendirmiş ve onların takdirini kazanmıştır. Şiirleri «Kocabalkan», «Rehber», «Dostluk» gibi gazetelerde basılmıştır.
Şair, 1951 yılında, uzun yıllar özlemini çektiği Türkiye'ye göç etmiştir. Halen Balıkesir'de oturmaktadır. Bulgaristan'da ve Türkiye'de geçirdiği yılların silinmez izlenimlerini, baskıya hazır 7 eserinde toplamıştır.
Bunlardan, gençliğini, öğretmenliğini, gazeteciliğini, şairliğini, Bulgaristan'da yaptığı gezileri ve araştırmalarını içeren, düzyazı ve şiirlerden oluşan «Bulgaristan'da 46 Yıl», «Türk Doğdum, Türk Yaşarım», «Hayalimden Silinmez», «Bir Yiğit Bir Vatan Kurtarır» gerçekten de değerli bir eserdir. Bu eserlerin her satırı ,Bulgaristan Türkleri tarihinden canlı birer sestir. Bunların yayınlanmasiyle de büyük bir boşluk doldurulacak, Bulgaristan Türkleri tarihinin karanlık kalan sayfaları aydınlığa kavuşacak, kültür hazinemiz değer kazanacaktır.
İLERİ
Cehaleti yok etmek sana müyesser ancak
Kirlenmesin, gayret et elindeki o sancak
Yılma yoldan, arkana bakma. yürü, ileri. ..
Kurtulacak seninle vatanın öksüzleri.
Ah ve eninler saçan o dehşetli cehalet
Bulmamalı katiyen hiçbir zamanda kuvvet,
Yılma dağdan, güvenle koş daima ileri ...
İnletme, kurtar artık mağdur olan bizleri!
Şirretleri tepele, zulmete verme meydan
Mefkûreci olanlar dönmezler hak yolundan
Gece gündüz bakmayıp hep ileri, ileri ...
Söyletme, sustur artık o riyakar dilleri!
KOCABALKAN Gazetesi 17 Haziran 1925, sayı: 2
YÜKSELT SESİNİ
Aziz Türk Oğluna
O aldırmazlığın, sanma Türk oğlu
Irkına fevz saçıp necat hazırlar?
«Zaman» denilen şey afetle dolu
Zayıfları her an ezip hırpalar ...
Yaşamak istersen, yüksek alınla
El . ele vererek sağlam, ciddi ol! ..
Felah bulmak için, tam maksadınla
Çalışarak ara aydınlık bir yol!
Reha'ya hasredip öz dimağın
Durmayarak yürü sert adımlarla! ..
Dalgalandırarak Hak bayrağını
Korkmadan döğüş yıldırımlarla!..
Haklarını canın gibi benimse ...
O NUR'lardır zira: yaşatan seni. ..
Olmasa da yoldaş, gayende kimse
Sen yine haykırıp yükselt sesini!
HAK sesi her şeyden kavi, keskindir
Onun yaptığını tanklar yapamaz ...
Zulümle mücadele: Hayat içindir
Gadre susan millet refah bulamaz!
Verme haksızlığa bununçin meydan
«Haklarım» diyerek atıl ileri!..
Zaferli ümitler taşıp ruhundan,
Birer birer yıkıp, aş engelleri!..
REHBER Gazetesi
10 Mart 1928, sayı: 8
BEN KİMİM ?
Ben, dertli' bir gencim, amâlim kırık
Yolum uçurumdur, atim karanlık ...
Gönlümdeki neşe, titrek hıçkırık,
Irkımın sevgisi ile yaşarım ...
Görürsem O'nu şen, mesut, bahtiyar
İçim nihayetsiz sevinçle dolar,
Varlığiyle ruhum mefahir duyar
Kabıma sığamaz, akar taşarım ...
Mahzûnsa Milletim, gamlıyım ben de
Sızlatıcı bir ok vardır kalbimde,.
Acısiyle tufan kesilirim de
Hiç bir engel bakmaz, çağlar, coşarım
Bütün aşkım, zevkim, hislerim yalnız
Hayatım sayılan MİLLET adlı kız:
Olmasın mazlum ve boş yere HAKSIZ
Bu uğurda yılmaz, dağlar aşarım.
Ey takdirkarlarım, muhaliflerim
İşte öğreniniz, âciz ben kimim
Hak düşmanlarına derindir kin'im
Menfaatçıları haşlar, taşlarım! ...
DOSTLUK Gazetesi
14 Haziran,1928; sayı. 109
ZEKİ TUNABOYLU
( 1906-1952 )
Zengin Rumeli türkülerinden esinlenerek kalbini çocuk dünyasına açan, evrensel duygularla konularını kahramanlık tarihimizden alarak şiirleştiren· Zelıi Tunaboylu kısa ömründe en olgun ürünleriyle aramızda kaldı. Bu özgün şairimiz, soyadından da anlaşıldığı gibi, 1906 Suhindol doğumludur Bu Türklü kent, Lofça ile .Pavlikeni arasında bulunur. Bulgaristan'da iyi bir öğrenim görmüş, devamla Türkiye'ye göçlerinden sonra Edirne Öğretmen Okulu'nu bitirmiş ve çeşitli yerlerde öğretmenlik yapmıştır. Bulgaristan'da Türklere karşı yapılan işkenceleri ustaca şiirleştiren şair Bulgarca ile beraber Fransızcaya da vakıf olmuş, Fransız ve dünya edebiyatından bol bol faydalanmıştır .. Şiirlerinin ekseriyetini çocuk şiirleri oluştursa da, bıraktıkları büyükler için de ilham vericidir.
Yazdıklarının bir kısmını «Bizim Türkümüz» (1943) ve «Atila'nın Kitabı» (1949) şiir
Kitaplarında toplamıştır. En verimli bir yaratıcılık dönemine girdiği, şiirimize, Türklüğe özgü iyimserliği ve kahramanlığı. mal ettiği bir anda, 1952'de, geçirdiği bir trafik kazası sonucu Zonguldak'ta ölmüştür. Özgün şairimizin, sağlığında özlemini çektiği Bulgaristan'da kalan yakınları 1985 yılı Ocak ayında silah gücüyle Bulgarlaştırılmış, yaşamları cehennem edilmiştir .. Ömür vefa etseydi, hiç kuşkusuz, bu çağdışı barbarlığın dramını yazanlardan birisi de Zeki Tunaboylu olacaktı. Fakat ölümünden sonra ardında kalanlar da Bulgaristan Türkleri için canlı birer anıttır.
MOHAÇ
Bizdik o hücumun bütün aşkıyla kanatlı
Bizdik o sabah. ilk' atılan safta yüz atlı
YAHYA KEMAL BEYATLI
Yıne ocak başında toplanmıştık o gece
Amcamız söylemişti size birçok bilmece
Kar fırtınası ile sarsılırken pencere,
Amcam bağdaş kurarak, kahvesiyle, mindere:
- Çocuklar, dedi, sopa erdi artık bilmeceler.
- Fakat, sona. erer mi bu upuzun geceler?
Şu ocağa atın· da daha birkaç tane dal,
Size anlatayım bir eski ve gerçek masal
İnce, titnik gölgeler oynuyorken duvarda,
Amcam söze başladı: - Güzel bir ilkbaharda,
Büyük bir ordu, hoşçakal,deyip İstanbul'a;
Savaş için çıkmıştı, gayet uzun bir yola.
Macar ovası nerde, Atlas dağları nerde?
sözü geçiyor karada, denizlerde
Bugünkü yurdun sekiz misli geniş topraklar
Üstünde yükseliyor ay-yıldızlı bayraklar.
Bir Türk gibi kuvvetli sözü mesel her yerde.
'Türk'ün tunç bileğini bükecek kuvvet nerde?
Çıkmıştı yola böyle bir devletin ordusu.
Bu ordudaki düzen anlatılmaz doğrusu:
Yağmur ve. sis altında yol alındı günlerce;
Zarar görmedi hiçbir. tarla, hiçbir bahçe.
Yabancının malına olmadı el uzatan.
İnsan doğru olursa yükselir elbet vatan.
1526 Ağustos 28.
Tuna kıyısındayız, Mohaç önlerindeyiz.
O zamanda pek büyük, yüz bin kişilik ordu;
Mohaç sahralarında çadırlarını kurdu. /
Bir yanda akıyordu masmavi, güzel Tuna;
Söğütler eğilmişti suların aynasına
Macar ovalarında sürülüyordu harman,
Üzüm kokusu. vardı, rüzgar estiği zaman.
Sığınarak yamacın yemyeşil . kuytusuna,
Mohaç kasabacığı dalmış yaz uykusuna.
Yarın cenk türküsüyle çınlayınca şu meydan,
Uyanacaktı elbet bu tatlı uykusundan.
Yarın top ses~eriyle inleyecekti dağ, taş;
Yarın yapılacaktı büyük ve kanlı savaş.
Bir son verilecekti Türklerin akınına.
Yahut,. Macar, kılıcı girecekti kınına.
Sırp yurdu katılacak Macar'ların iline
Yahut, Macar ülkesi geçecek. Türk eline
İki ordu önemli tutuyordu bu işi.
Ertesi gün doğarken. sabah güneşi.
Harbe hazırlanmıştı binlerce yeniçeri.
Bir yanda da ordunun ileri gelenleri
Konuşuyorlardı bu savaşın planını.
Toz bulu,tu içinde bırakıp dört yanını.:
Dört nal bir atlı çıktı ortaya dolu dizgin;
Haykırdı: - Bre Bosna Bey! Nerelerdesin?
Çene yarıştırmayı, konuşmayı bırakın;
Bunun sırası değil, Macarlar etti akın.
Bu, tolgası başında, kırçıl bir ihtiyardı;
Terkisinde kepenek, . sırtında .cebe vardı:.
Bu yiğitin adına, Ali Koca, derlerdi; .
Sınır boyunda, ünü cihanı ,tutmuş erdi.
Çıkılmıştı çadırdan, bu sözün üzerine;
Kanuni bir göz attı dalgalı cenk yerine:
Ordu andırıyordu parıltılı denizi,'
Alaylar ve tümenler olmuştu dizi dizi.
Görseydi kıskanırdı bu orduyu denizler,
Şahlanan atlarda bir heykeldi tunç benizler:::.
Bu denizin üstünde yükseliyor sancaklar.
Altın başaklı,. engin bir tarlaydı mızraklar;
Fırtınadan önceki sessizlik var erlerde.
Az sonra kasırgalar kopacak bu yerlerde.
Bu görünüş düşmana korku, dosta gururdu;
Genç Baş Komutan birkaç saniye sessiz durdu
Ağır ağır kaldırdı ellerini göklere;
«Ulu Tanrım, zafer ve kuvvet ver Türklere.»·
Ayın duyguyla çarpıp yüz bin kişinin kalbi,
«Bir dağ çökmesi,bir çığ yuvarlanması gibi.»·
Birdenbire, binlerce yüz kapandı toprağa;
Ve bir vücutmuş gibi kalkıverdi ayağa.
Amcam sustu. Bir iki dakika. sessiz kaldı;,
Küllenen korlara dolgun gözlerle. daldı ..
Yüreğimiz merakla çarparak, biz üç çocuk
Amcamızın yanına biraz daha sokulduk.
0, . devam etti: - Şöyle düzen almıştı ordu:
Rumeli Beylerbeyi sağ yanda duruyordu.
Anadolu Beylerbeyi solda yol aldı;
Baş Komutan Kanuni ise ortada kaldı.
Ordumuz açılmıştı çelik yelpaze gibi,
Zafer,diye, çarpıyor her bir yiğitin kalbi..
Baştan ayağa zırhlı Macar süvarileri,
En coşkun seller gibi atıldılar ileri.
'Ordumuz, bir su bendi gibi yarıldı hemen;
Burdan geçti atlılar, yayalar tümen tümen.
Arkadan Bali Bey'in akıncıları çıktı,
Açılan gedik şimdi yeniden kapanıktı.
Düşmanı çevirmişti çelikten sağlam çember
- İşte, buna da 28 Ağustos, derler-
,çarpışıyordu aynı kan ve soydan insanlar,
Yalın kılıçlara ses veriyordu kalkanlar.
Kişneyip şahlanıyor iri, yağız kısraklar,
Başlar üstünde şimşek yaratıyor mızraklar.
Oynuyor, keçelere pala çalan bilekler.
Türk gücü, derler buna, elbet eğilecekler.
Doluya benzer oklar yağıyor sağdan, soldan.
Yılmayan akıncılar saldırıyor dört koldan.
Daralıyordu ateş çemberi yavaş yavaş.
Tam bir sürek avına benziyordu bu savaş.
Düşmana, kaçmak için, ancak tek yol bıraktık;
Bu yolun solunda da vardı gE3niş bataklık.
Aymış bulunuyordu sarhoş Macar kralı,
Kime emir vermeli, kime söz anlatmalı?
Vahşi hayvanlar gibi kaçıyordu ordusu;
Önlerinde bataklık, arkada Türk korkusu.
Akşam, ufka inerken sıcak bir yaz güneşi,
Meydanda kalmamıştı Macarlardan tek kişi.
Ere şölen verildi; sazlar çaldı ozanlar;
Büyük şenlik yapıldı; yazıldı çok destanlar.
Ocakta erimiş ve kül olmuştu son kütük.
Fırtına da dinmişti. Ay vurmuştu odaya.
Pencerelerde karlar parlak ve beyaz köpük.
Amcam, dedi, uzanıp önünde duran çaya:
.:..- Bilin Mohaç'ı, 30 Ağustos'un eşidir,
Tarih yapraklarında bir zafer güneşidir.
ÇOCUK Dergisi 23 Mayıs 1942
MEHMET FİKRİ
( 1908-1941 )
Kısa ve coşkulu hayatını büsbütün şiire adayan M. Fikri 1908 Osmanpazarı , Omurtag) doğumludur. Orta öğrenimini bitirince,Yeşilova, Duraklar ve Şaafeller köylerinde öğretmenlik yapmış, bu dönemde iki defa Türkiye'ye öğrenim görmeye gitmişse de, ilkinde okula gecikmesi, ikincisinde,sınavlarda parlak başarı göstermiş olmasına karşın hastalık nedeniyle geri dönmek zorunda kalmıştır. Gerlova aydınlarından Yusuf Ziya, Basri Makaklı ve diğerlerinin teşvikiyl1928/1929 öğretim yılında Şumnu'daki meşhur «Nüvvab» okuluna yazılmak zorunda kalmıştır. Bir yılda iki sınıf sınavlarına katılmış, parlak zekâ ve kabiliyetiyle okulu birincilikle bitirmiş, devamla, öğrenimini «Nüvvab»ın Ali kısmında sürdürmüştür.
Neden sonra Güney Bulgaristan Türklerinin kültür merkezi bilinen Filibe (Plovdiv) ve Berkoviça'da birkaç yıl vaizlik yapmıştır. Filibe'de Müslümanlığı ve Fikriye ismini kabul eden bir:papaz kıziyle evlenmiştir. Şair, 1941 yılında Bulgarlar tarafından öldürülmüştür. Ölümünden sonra eşi ve Saliha adındaki kızına Şumnu müftülüğünce sahip çıkılmıştır.
Şairin kabri Sofya mezarlığındadır.
Yaratıcılığa ortaokul öğrenciliği sırasında başlayan M. Fikri, önce Şumnu'da çıkan «İntibah» gazetesinde, devamla «Rehber», «Açık Söz» ve diğer gazete- ve dergilerde, Bulgaristan Türklerinin sorunlarını dile getiren milli ruhta yazıları ve şiirleriyle ün yapmıştır. 1937'de Başmüftülüğün organı olan «Medeniyet» gazetesinde Başmuharrirliğe atanmıştır. 19.7. 1939'da «Maarifimizin Son Nefes Alametleri» yazısında Türk okullarındaki bozuk eğitim sistemini eleştirmesi nedeniyle yazı yazması yasaklanmışsa da, imzasız ve müstear adlarla yazmaya devam etmiş, milli davanın savunuculuğunu yapmıştır. Şiirlerinin bir kısmı eşi Fikriye Hanım tarafından 1947 yılında Şumnu''da kitap halinde yayınlanmıştır. Şair, diğer. şiirlerini «3. His Çiçeklerim» ve «Armağanım» adları altında bir büyük defterde toplamışsa da, bu· şiirler sıkı sansür nedeniyle yayınlanamamış ve zamanla defter de kaybolmuştur. 1985'te merhum şairin eşinin ve kızının da isimleri zorla değiştirilmiş, mezar. taşları tahrip edilmiştir. Fakat milli şairi ölümsüz yapan özlü şiirleri ve davaya sadakatidir:
GÖRMESEYDİM
Kör olarak gelse idim cihana
Üzülmezdi belki ruhum bu kadar
Kapansaydım keşke· dar bir zindana
Olmasaydı kalbim böyle rahnedar!
Görmeseydim keşke kahpe dünyayı
Ne olurdu Yarab a'ma olsaydım ...
Çekmektense bunca kahpe yarayı
Ne olurdu çiçek iken solsaydım ...
İnsanlığı böyle. sefil gördükçe
Gözlerimden sanki beynim akıyor,
Her adımda birer sefil gördükçe
Kalbimi bir ateş, alev yakıyor ...
131
Gözlerimden nefret ettim, kör olsun!
Görmeyeyim artık bir şey dünyada!
İster ise körlük bundan zor olsun
Geçsin ömrüm bundan böyle hülyada!
Korkma yürü, ümidisin milletin
Her manii yıkar, ezer himmetin.
Tuttuğun yol terakkinin yoludur
Kalbin, fikrin emel ile doludur
Senin azmin yükseltecek milleti
Mahvedecek cehaleti, zilleti ...
Yeter artık bu mazallet, cehalet
Senden artık uzak olsun atalet!
Yeter artık bu hakaret, rezalet
Yeter yahu, sende yok mu hacalet!
Yok mu sende kardeş, insan duygusu
Yeter zillet, yeter gaflet uykusu!
Uyan, uyan ... Bu girdaptan uzaklaş!
İlerleyen milletlere koş, yaklaş!..
Her milletin gençlerdendir rehberi
Sen de durma, haydi atıl ileri!..
KAVAL
Sönerken günün son şuaları
Akşamın yası sardı dağları ...
Yetmezmiş gibi kasveti güzün
Çöktü kırlara derin bir hüzün
Ağlayan sükût içinde çoban
Vecde gelerek ruhunu saran.
Kara günleri mahzun ve gamlı
Alıp üfledi dertli kavalı ...
İnliyor kaval tıpkı BEN gibi
Kim bilir belki onun da kalbi
Ne kadar ·mahzun, ne kadar .kırık?
Kahkaha değil, bu hıçkırık..
Ağlıyor kaval, inliyor yayla
Nedir Yarab bu hazin vaveylâ?
İnliyor kaval, dertli mi yoksa,
Nedir bu keder, neden bu gussa?
Elemin nedir, ey kaval söyle ...
Hicran mı seni inleten öyle?
Dalgalanıyor sesinde melal
Anlıyorum: Sen benimle hemhal! ..
Hasta şiirimin hazin nağmesi
Gibi ağlayan o yanık sesi.
Hicran veren mi ey kaval sana?
Saklama, söyle derdini bana ...
Hicranzedeyim, anlat, dinlerim
Senle beraber ben de inlerim ...
Söyle ey kaval, ey vatan-ı cüda,
Sevgilin nerede, yurdun hangi dağ?
20 Kasım 1939
BEDBAHT GÖNÜL
Güneş doğar, kainata nur saçar
Fakat gönlüm karanlıkta hep ağlar,
Ah şu takdir etti beni pek naçar
Emeller sönerken kalbim kan ağlar
Beklediğim güneş henüz doğmadan
Ben gelmişim zehir saçan zindana,
Seyf-i irfan hasmı cehli koğmadan
Atılmışım şu mihnetli meydana ...
İstediğim cennet hitam bulmadan
Arsız gönlüm neden ta'cil ettin sen?
Nar-ı cehim sönüp zâil olmadan
Neden zulmet sinesinde bittin sen
Bilmez miydin bu gecenin sabahı
Gelip mutlak karanlığı koğacak?
Kâfi değil bedbaht gönlün bu ahı
Ben batarken güneşlerim doğacak
FİKRİ CAHİT YALÇINER
1925'lerden sonra Bulgaristan Türkleri şiirinin önde gelen ve milli mücadelenin bilinçli temsilcilerinden sayılan Fikri Cahit Yalçıner günümüze kadar değerlendirme konusu olmamıştır. Şair, Türklü Varna. ilinin Pravadı kazasına bağlı Kuştepe (Royak) doğumludur (]908). Asil bir aileye mensuptur. Rüştiye'den. sonra Yama'da, Türk öğretmenleri için açılan özer Pedagoji kursunu bitirmiştir. Devamla Peştere'de, köyünde, Pravadı, Yenipazar Türk okullarında öğretmenlik yapmış, soydaşlarının dertlerini basında şiir ve düz yazılariyle dile getirmiştir. 1925'lerden 1934'lere kadar mefkureci Mehmet Celil'in «Rehber» (1928-1934,. SofyaJ, «Yenigün» 1934, Sofya ), «Doğruyol» 1935-1939, Sofya , Atatürk'çü Bekir Sıtkı'nın «Deliorman»' 1929-1934, Sofya , Arif Necip Kaskatı ve Ömer Nallbantoğlu'nun «Turan» 1928-1934, Vidin, ılımlı Tahir Nuri ve Ali Kemal'in «Dostluk» 1923-1934, Filibe, yine Arif Necip'in «Karadeniz» 1932-1934, Razgrat ve diğer önde gelen gazete ve dergilerde yayımladığı şiirlerinde ve yazılarında Atatürk ilkelerinin savunuculuğunu yapmıştır.
1935te , takibata uğrayan şair Türkiye'ye göç etmek zorunda kalmış, Babaeski maliyesinde devlet hizmetine girmiş 1936, devamla Kaymakamlık Yazı İşleri Müdürlüğü'ne atanmıştır. Bununla yetinmeyerek, Babaeski Halkevi Başkanlığı yapmış, Bulgaristan.
Türkleri basınının önde gelen liderlerinden M. Necmettin Deliorman'ın çıkardığı «Trakya Postası» gazetesine olgun yazılar ve şiirler yazmıştır. Birkaç yıl serbest çalışmalarından sonra Bursa Çalışma Müdürlüğü'nde görev yapmıştır. 30 yıllık hizmetten sonra emekliye ayrılmış olup, yeşil Bursa'da yaşamını sürdürmektedir.
Fıkri Yalçıner'in şiirleri düşündürücü ve öğreticidir. Bulgaristan'da başlattığı bu geleneği Türkiye'de de sürdürmüştür. Beş çeviri yapıtiyle iki ciltlik şiirlerini, «Genç Kuşaklara» adlı uzun öyküsünü yayımlama olanağı bulamamıştır. Bulgaristan'da olduğu gibi. Türkiye'de de öztürkçenin savunuculuğunu yapmıştır. Günümüzde, bu büyük değerin Bulgaristan'da kalan akrabaları, köydeşleri, öğrencileri silah gücüyle Bulgarlaştırılmıştır.
UTANCI GEREKSİZ YAŞAMIN
Sevik kardeşim Etem Ütük'e sevgilerimle ...
Değersiz yaşam uğruna
Geçer belirsiz zaman
Adam olur olmaz
Düşeriz
Apansız çarkına feleğin
Önce babalar didiniriz bir hayli
Sonra alışırız yavaş yavaş
sıyrılırız korkudan
Ilık deriz bu geliş
Herşey güzel çırılçıplak
Büyük işlere gireriz dümende
Düşer
Yuvarlanırız çukurlara güçsüz
Kalkalım derkim
Uzanırız yeniden savaşlarda yenik
Yaşamın öylesine tatlı
Öylesine acı yanları var ki sormayın Kimi kez bulanık
Kimi kez duruk sularda balık Avlamak ne güzel
Sabahtan akşama dek uğraş didin
Gecelerde başlayan düşlerimiz gündüzlerden bitik
Çocuksu
Acılarımız dünden bugünlere
Buruksu yanıkara örselenmiş bağrımız
Bir ışık ararız boşluğunda zifiri karanlığın
Yollarımız tekin
Ansırım
Özlemi taşırken kara trenin düdük çaldığını
Kayaklardan gelen sevecen kuğu seslerini
Tarlalarda ekin biçen elleri nasırlı köylü kızlarını
Dağların yasını
Sürülerin yaylalarda bölük bölük oluşunu
Kebesine sarılmış çobanın
Kavalından yükselen yanık sesini
Kayalıklara çarpan yankıların eteklerde sustuğunu
Görünüm
Tadım verir
İşler ruhuna insanın
Direnir döker alın terini sımsıcak ,
Savaşır yaşamınca dirik
İnanasım gelmez
Şu doğa denen şey de ne garip
Ağlatır güldürmez
Güldürür sonra döner yine ağlatır
Biliriz
Ama severiz usanmadan canımız
Bezenmiş önümüzde sonsuzlara dek bütün evren
Samanyollarında dolaşan periler benzeri
Yaşam çeker bizi tümen tümen savaşlara
İmgelerimiz sevi'ler dünyasında uçkun
Coşkular
Gürler içimizden dalga dalga kopuk
Kumar oynarız alınyazısında gözüpek
Gülmesek de ne çıkar
Doyumsuz böylesine yaşam
Bir lokma
Biraz azık uzatır yolu
Çile çeker
Dayanır sonuna dek insanoğlu
Tükenmez kavgalarında yaşantıların
Güçlenir yumruğu yedikçe felekten
Aldanır
Erir gerçeğinde varoluşun
Biter sonunda
Utancı gereksiz savaşın
Dönüşür kara toprağa
Bir makberde sonsuz
Yeşeren
Bir tutam çimen olur yazık .. ,
OĞUZ PELTEK
(1910-1956 )
Bulgaristan Türklerinin kültür, sanat, eğitim ve siyaset sahnesinin değerli aydınlarından birisi de Oğuz Peltek (Mustafa Halim Oğuz Peltek'tir. 1910 yılında Kırcali'nin Yaşlıköy' ünde (Jenda) doğmuş olup köklü bir aileye mensuptur. Kırcali'de Rüştiye öğrenimini tamamladıktan sonra Bulgar lisesinde öğrenimini sürdürmüş, ancak lise öğrenimini· İstanbulda, Kabataş'ta tamamlamıştır. Devamla, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin Felsefe bölümünden mezun olmuştur.
Yaşamının en verimli yıllarını Bulgaristan'da geçiren Oğuz Peltek, Kırcali'de Turan cemiyetinin Başkanlığını yapmış, son kongrelerine aktif bir· şekilde katılmıştır. 1927'de Kırcalide, 1928'de Kızanlık'ta Yahya Hayati ve Ahmet Gültekin Arda'nın çıkardığı «Yeni Başlangıç», 1928-1931'de Kırcali'de, 1932'den sonra Vidin'de Ahmet Gültekin Arda ve Mustafa Terziköylü'nün çıkardığı «Turan» ve «Yeni Yol », 1931'de Halim Özdemir'in Vidin'de çıkardığı «İstikbal>~ gazetelerinin, 1932'de Sofya'da Ahmet Hilmi Turgut Ses'in çıkardığı «Çocuk Sevinci»dergisinin muharrirliğini yapmış, 1930-1932'lerdeKırcali'de Ahrrıe Gültekin Arda, Ahmet Re'fet Rodoplu ve Mustafa Terziköylü ile beraber «Özdilek» gazetesinin kurucusu olmuştur.
Türkiye'ye ·göçünden sonra 1935te Lüleburgaz'da «Özdilek», 1947'den sonra da Babaeski'de «Trakya Postası» gazetelerinin kurucusu ve başmuharriri sıfatiyle çalışmalarını sürdürmüştür. Oğuz Peltek, 1954 yılında
142
Ankara'da neşrine başlanan ve Balkanlı göçmenlerin yayın organı olan «ANAYURT" gazetesinin de kuruculuğunu yapmış, ölümüne. dek (1956) neşrini sağlamıştır. Ankara'da Milli Eğitim Bakanlığı'nın Tercüme Bürosu'nda çalıştığı yıllarda Cöndorcet, Puşkin, Tolstoy, Turgenev, Çehov gibi dünya klasiklerinin belli-başlı yapıtlarını Türkçeye tercüme etmiştir. Bulgaristan'da ve Türkiye'de adaletin savunuculuğunu yapmış, birçok hayır kurumlarında çalışmış, Balkanlı göçmenlerin lideri sıfatiyle mücadelesini sürdürmüştür.
Şiire öğrenciliği yıllarında başlayan Oğuz Peltek, Atatürk ilkelerine sadakatle milli benliği ve bütünlüğü terennüm etmiştir. Bulgaristan'da kalan akrabaları, köydeşleri ve meslektaşları ırkçı komünist rejimin gadrine uğramıştır . Bu haksızlıklara karşı savaş veren değerli mücahit şair, ne yazık ki, şiirlerini kitap halinde yayımlayamadan 25 Aralık 1956'da göçüp gitmiştir.
DEĞİL Mİ ANNE?
Anne, çok seviyorsun da
Üşümiyeyim diye· geceleri
Örtüyorsun üstümü
Değil mi, anne?
Ninni söylüyorsun.yorsun bana
Çabuk uyuyayım da
Çabuk büyüyeyim diye
Değil mi, anne?
Babamda çok seviyor beni
Oyuncaklar alıyor bana
Oynayayım diye
Sevineyim diye
Değil mi, anne?
Beni okula göndereceksiniz
Öğreneyim diye" her şeyi
Adam olayım diye
Değil mi, anne?
ŞAKA DEĞİL
Gözlerim konuyor
Ağaca minareye doruğa
Derken kuşlara bulutlara
Gittikçe yükseliyorum
Yıldızlara dek
Boyuna bakmadan
Yüceleri öteleri biliyorum
Bir gerçek bir değer dostlar
İnsan olduğum
Sağ olduğum
Şaka değil!
ATAYA ANT
Bize güvendi de
Bıraktı eserini
Söz verdik:
Koruyacağız diye
Tek gücenmesin diye O
Tek yaşayalım diye insan gibi
Ele güne karşı
Tek yenilmeyelim diye
Yabana Yobaza ...
Ant' verdik!
SABRİ DEMİROĞLU
( 1915- 1988)
Bulgaristan Türkleri edebiyatında, hususen mizah dalında büyük değerlerden sayılan Sabri Demiroğlu 1915'te Razgrat'a bağlı Torlakta (Hlebarovo) doğmuştur. Köyünde ilkokul, Razgrat'ta ortaokul öğrenimini tamamladıktan sonra Şumnu «Nüvvab» okulunu bitirmiş, Razgrat, Tutrakan ve Silistre'de 5-6 yıl öğretmenlik yapmıştır. Şumnu Türk lisesinde müdürlük, Bulgaristan Büyük Millet Meclisi'nde milletvekilliği yapmış ve uzun zaman Sofya «Narodna Prosveta» yayınevinin Türkçe kitaplar bölümünün «ders kitapları» kolunda çalışmış, buradan da emekliye ayrılmıştır. Bulgaristan Türkleri edebiyatına ve kültürüne büyük katkısı olmuş, her yerde ve her zaman Türklüğü ve Türkçeyi savunmuştur.
Yaratıcılığına 1944'ten evvel başlamış, çocuk ruhunu okşayan şiirleri, hikayeleri ve güldürüleri gazete ve dergilerde, okul kitaplarında yayınlanmıştır. Türkçe okul kitaplarının yayınlanmasında, Türk gençlerinin doğru-dürüst eğitilmesinde büyük hizmetleri olan yaratıcı resmi düşünce çerçevesinde ateist problemlere de eğilim göstermiştir. 1970'lerden sonra tümünün yakılmasına gidilmişse de, mizahta olduğu gibi çeviri dalında da çok verimli olmuştıır. Mizahi şiirlerini (1963) «Bildiklerden Birkaçı» kitabında toplamıştır. Bundan sonra din, kültür konularında bir kaç ilmi popüler broşür ve bir de «Bulgarca-Türkçe» sözlük yayınlamıştır. Yazar, Osmanlıcanın olduğu gibi Türkçenin de inceliklerine vakıf büyük bir söz ustasıdır.
Silahla Bulgarlaştırma olayları sırasında zengin. kütüphanesi toplatılmış, tepkili davranışları sebebiyle tutuklanan kültür ve sanat adamı Sabri Demiroğlu bilinmeyen yerlere sürülmüştür. Sosyalizm, onun da hayatını cehennem etmiş, küstahça Bulgarlaştırılmasından sonra 70'lik şairin mezar kazıcısı olmuştur.
İBRİKÇİ
Bu söz nerden kalınış diye
Merak ettim, araştırdım,
Sordum yaşlı kimselere
Kitapları karıştırdım.
Aslı şuymuş: bir şehirde
Vakıf malı bir han varmış,
Otel yokmuş, yolcular da
Hep bu handa kalırlarmış.
Çok işlekmiş Vakıf ham ...
Ama Vakfın bundan karı
Yokmuş, çünkü kalabaymış
Memurları, hizmetkarı ...
Hancı başı Hancı Baba
Mesnet vermiş .. eşe-dosta,
Damadı da yerleştirmiş
Bu sorumlu yüksek posta.
Demiş ona: İbrikçi ol. ..
Bağlan şurda bir maaşa,
Aylak durmak ayıp şeydir
Artık çalı, öyle yaşa
İbriklerin başında dur
İbrik için gelene de
Hangisini alsın göster
Onu bırak, bunu al de
..
Lüzumsuzsa , faydasızsa
Cemiyete dostun işi
Siz söyleyin farklı mıdır
İbrikçiden böyle kişi?
FIRILDAK
Bostanlıkta görürdüm ben
Fırıl fırıl dönerlerdi,
Ve acemi kargalar da
Bunlardan hep ürkerlerdi.
Uçlarında saç modası
«Atkuyruğu» püskül vardı,
Ama bunlar .bir süs değil
Az çok işe yararlardı. ..
Hangi yönden yel eserse
Kuyruk çeker, önde kafa
Ki pervane - . ona ,bağlı
Hop. " dönerdi o tarafa.
Ve. böylece. fırıldaklar
Fır fır fır fır dönerlerdi,
Kargaları ürkütmeye
Hayli yardım ederlerdi.
Bostanlıkta fırıldaklar
Bu gün artık bilmem var mı?
Aramızda olanlar da
Bilmem işe yararlar mı?
Kuyruklu da, kuyruksuz da ...
Türlüsüne rastladım ben,
Bu gün böyle söyler amma
Yel esince döner hemen.
Bu gün kara dediğine
Yarın, hayır, beyazdır! der,
Başka bir yel esince de
Karadır, der, fır fır döner.
Bir gelişme değil ki bu!
O daima yele bakar
Siz söyleyin, böylesinin
Fırıldaktan ne farkı var?
AHMET MERDİVENCİ
Prof. Dr. Ahmet Merdivenci, bilinen ve sevilen bir bilim adamıdır. Kuzey Merkez Bulgaristan'ın Lofça ile Pavlikeni arasında bulunan Türklü Söğündal (Suhindol) kentinde 1924 yılında dünyaya gelen ve daha çocukluk yıllarında zengin Türk halk türkülerinden etkilenen günümüzün bilim adamı, Merdivenoğulları .ailesindendir. İlkokul ve ortaokul· öğrenimini Söğündal Türk Hususi· İlkmektebi ile Rüştiyesinde Türkçe yaptı. Öğrenim gördüğü Türk okulu Bulgar yönetimince kapatılınca, sınavla Bulgar devlet okuluna girdi. Bulgar okulunu da pekiyi dereceyle bitirerek, lise öğrenimini beş yıl öğretimli Bulgar Gimnazyumu'ndan da pekiyi dereceli diploma ile mezun oldu. Yükseköğrenimini Sofya Üniversitesi'nde yaptı.
Gönlünü daha öğrenciliği yıllarında bilimle beraber edebiyata ve sanata kaptıran Ahmet Merdivenci 1951 yılında Türkiye'ye göç etti. 1955'te Ankara'da çalışma alanında 1. sınıf diploması aldıktan sonra 1.958''de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde asistan, 1962 yılında aynı Üniversite'de Doçent olarak çalışmalarını sürdürdü. 1967'de Profesör olan Ahmet Merdivenci, İstanbul Üniversitesi'nin Cerrahpaşa Tıp Fakültsinde çalışmalarını sürdürdüğü bu dönemde Türkiye Tıp Akademisi'ne (J967) , Türkiye Tıp Tarihi Kurumu'na (1973) ve Türk Dil Kurumu'na (1975) temelli üye seçildi. Çalıştığı bilim alanında 30 yılda 23 adet bilimsel ve tıbbi ders kitabi yazdı, çeşitli yerli ve yabancı bilimsel dergi ve gazetelerde branşiyle ilgili olarak 300''den fazla bilimsel araştırma yazısı yayımladı. 1984 yılında emekliliğini isteyerek istifaen görevinden ayrıldı. .
Prof. Dr. Ahmet Merdivenci bilimle beraber kültür, sanat, edebiyat ve dil konularında da değerli eserler yazdı. 1980'de yayımlanan«Türk Yazı Devrimi ve ,Yurtdışındaki (Bulgarya'daki) Türklere Yansıması,. bu eserlerin başında gelir.
1984 yılında Bulgaristan'da kitlesel Türk soykırımına gidildi. Değerli bilim adamı, bu çağdışı olayı tepkiyle· karşıladı.· Gazete ve dergilerde yayınlanan yazılariyle, miting ve bilimsel sempozyumlarda yaptığı konuşmalariyle, nihayet 1986'da yayımlanan .«Unutulmayacakların Destanı» (Kitap) ve 1987'de aynı adla yayımlanan 2. kitabına . topladığı şiirleriyle yüzyılımızın yüzkarası olan Bulgar vahşetin idile getirdi.« Yaşama Coşkusu» (Şiirler ) kitabı da basıldı.
AK KÖLENİN GÖÇÜ
Balkanlar'ın Türk'ü ak pak
Yiğit mi yiğit, alnı ak
Yendiği düşmanı Rumeli'de
Yönetti özgürlük içinde
Beş yüz yıl boyunca her yerde.
Balkanlar'a götürdü dirlik
Beş yüz yıl oradaydı dimdik,
Yüreği doluydu iyilik ...
Ama birden,
Acaba neden?!
Hiç dinmeyen kanayan yara.
Gibi oldu yazgısı kara..
Kendi yazgısıyla baş başa
Yüz on yıl önce orada.kaldı.
Akıncı torununun dağa.taşa
Bile hepten unutturuldu adı.
İnsanca yaşamdan yoksun ezik
Kaldı Bulgarya' da başı eğik.
Yıkıldı tüm umudu baştanbaşa
Vurdu başını taştan taşa.
Umutsuz yaşamak ne acı
Varlığını korumak tek amacı:
Kendi okulunu kendi kurdu
Bilgi versin diye çocuğuna.
Özgürlük ona haram oldu,
Çile çekti doğduğu yurdunda
Sürgüne gitti, tutsak oldu
Çekilmez baskıda yaşadı,
Gençleri hep emekçi er oldu.
Soyunu, inancını yılmadan korudu.
Longoz, Pernik , Tuna boyunda.....
Ak köle gibi çalıştırıldı!
Ama, baskıdan korkmadı, yılmadı, .
Hep umut, bilinç, onurla yaşadı. ..
Çünkü biliyordu o çetin ırkın
Çocuğu, kalıtı olduğunu.
Ezilmedi,
Erimedi,
Yıkılmadı.
Onurla, umutla, kendini bilerek
Hep korkusuzca yaşadı
Ve hep için için ağladı. ..
Yüz yıl boyunca özledi anayurdu,
Kurtulmakta göç'tü tek umudu!
Mal, mülk, ev, çayır, orman, bağ, bahçe ....
Gözü görmedi o hengamede,
Köle edip onu yıkmak isteyen
o sefil, alçak, korkak Bulgara
Bıraktı her varlığım mertçe
Parasız pulsuz her yerde
Karşılık almadan tek para.
Yılmadı,
Korkmadı,
Yıkılmadı.
Ve yalnız için için ağladı.
Önce kederden, sonra sevinçten.
Bunca acıdan, yıkımdan,
Çekilen onca çileden, baskıdan
Gözünü kırpmadan, hiç korkmadan:
«Artık kurtuldum'!»' diye bağırdı
Anayurt toprağına basınca ...
O yiğit insan özgürdü artık,
Yüz yıldan beri gördüğü .'
Bunca horlanma, çekinme bitti artık!
Ağlama,
Sakın hiç ağlama,
Kendi gücünden başkasına
Bel bağlama,
Hiç bel bağlama!
Ayrıldı ana,
Baba,
Kardeş ... bir bir.
Böyle göçün yalnız yaşayan bilir
Bitmeyen acısını çilesini...
Son yüz yıl' boyunca böyle sürdü .
Dinmek bilmeyen akan sel gibi
Yüzlerin,
Binlerin,
Onbinlerin,
Yüzbinlerin,
Milyonların
Kurtuluş göçü ANAYURDA.
SENİ DÜŞÜNÜYORUM
Küçücük Bulgarya'daki soylu Türk
Seni düşünüyorum.
O amansız ad değişiminde
O soğuk kış gecelerinde
Evinize zorla girdiklerinde
Yaşadığın büyük acıyı
Yaşar gibi oluyorum.
Seni düşünüyorum gündüz
Gözlerim. açık,
Seni düşünüyorum gece
Gözlerim kapalı,
Yüreğim sizin için çarpıyor
Acınızı duyduğum insanlarım.
Seni düşünüyorum.
Yarının ne olacak?
Niçin düşünmeyim
Sen anam,
Babam,
Kardaşım,
Ninem,
Dedem.
Sizleri düşünüyorum ...
Hep aynı soydan,
Hep aynı kandan!
Hepiniz siz,
Hem de tümünüz
Tütüyorsunuz gözümde
Duman duman,
Yeriniz var, yüreğimde
Yaşıyorsunuz gönlümde
İnsan insan !
26 Eylül 1986
HASAN KARAHÜSEYİNOV
(1926-1990 )
Medeniyet çağında ilkokul öğrenimiyle şiir dünyasına girme çabası gösteren Hasan Karahüseyinov 1925 yılında Razgrat'a bağlı Sevar köyünde doğmuştur. Irgatlık, arabacılık, tenekecilik, tesviyecilik, traktörcülük yapmış, devamla gazeteciliğe atanmış, ·«Yeni Işık» gazetesinde uzun zaman çalışmıştır. Şiirlerinde, 1944 yılı sosyalist rejimin bütün oyunları dile getirilmiştir. Siyasi havanın değişmesiyle basmakalıplar. şematizm ve günlük sloganlarla, beraber adı da sık sık değişmiş: «Karahüseyinoğlu» , «Karahüseyinov» , «Karahüseyin», «Karaoğlan», «Kara», «Sevarski» omuştur. Şiirinin temel tem'ini kuru komünist ideliliiği, ateşin partililik ve rejimin getirdiği sloganlar oluşturmuştur. Halk şiirinin etkisiyle yazdığı şiirlerinde, başarılı olabilmişse de, diğerlerinde aşırı taklit ve angajeliğin uçurumlarına sürüklenmiş, yapmacık sosyalist mesajlardan öte gidememiş, resmi düşüncenin borazanlığıyla yetinmiştir. Şiirlerini «Sarhoş Gönül», ve «İçiçe» şiir kitaplarında toplamıştır. Türkçe yazma yasağından sonra Bulgarca yazdığı şiirler eleştirinin sıkı saldırısına uğramış, tümü, başarısız şiir örneği olarak vurgulanmştır. Uzun yıllar Gizli Servis'in (KDS) görevlisi olarak maaş alan şair, «Yeni Hayat-Nov Jivot» dergisinde çalışmaya başlamış, 1985'te derginin neşrine son yerilince, «gönüllü Bulgar» sıfatıyla ve Türkçü oğlu Mehmet'le beraber sokağa terkedilmiştir. Sıra neferi olduğu rejimin papağanlığını yapan «gönüllü Bulgar»ı arayanlar onu ancak Sofya meyhanelerinde ve perperişan bir durumda bulabilirlerdi.
AĞAÇ
Benim o haykıran esrik sesimle
İçinden içinden iyimser ışıkların
Sen beni tamdın mı?
Ben bir ekmek ağacıyım karımın dediğince
Kuşlar var dallarımda çalışkan
Benim çiçeklerimin burcusudur kızların teri
Yalazasından geçmişim iyilik ateşlerinin
Beni hiç ansımadın mı
Bendim emeksel ter gibi damlayan
Gülüşleri türküleri üstüne insanların
Bir mutluluk marşımın etkisini almışlığımla.
Bendim hem de yine benim
Şemsiyesini açan enli omuzlarınıza
Hiroşima'daki ölüm mantarı değil
Bir yaprak koparıp attın güneşe
Döle gelmiş basılı dallarımdan
güneşten utanmadın .mı?
XXX
Çizisine girdim tarlalarımın yalınayak
Bir derindi bir sıcaktı bir serin
Verdiğim bir buğday tanesiydi
Özlenmiş varlığına bu güleç kırların
Sonra yeşile döktü
Ellerimin emekli gölgesi dincelişinde
Ak başaklarımdan bir başka sesti doğan
Zorunların yaşayışıyla gerçek
Aldatarak o sesten gelen türküydü .
alıp alıp çeviren traktör dümenlerinde beni
Saydam terimdi damlayan tarlamın alatavına
Bu yüzdendir ki bu ekmek özlü ve ak
Bendim minnet sofralarınızda gülen
Benim en büyük varlıklarca anlayacak seni.
XXX
Benim karşına çıkacak
Çöl ortasında diri bir ağaç kurumluluğuyle
Bir ak tanın ışınsal çiçeklerinden
Ve sonra dur diyecek
Bir kara böcek gelip. yiyecek ekme tohumunu
Yasaları istekleri tanımaz karalığında
Sen beni saygılama bir karıncayı saygıladığın kadar
Benim bir gün makineli pulluğun ardından
Sıcacık tavlı çizilere çekinmeden. yatacak
Dinlemek için verirken şarkısını verimli toprağa
Sen sür yine toprakları
Almayacak tohumunu sel gelip gelip
Yamaçlar yürümeyecek artık alçaklara derelere
Sen gücendirmeden ne beni ne karıncayı
Ellerindeki dümen manşlarının ötesinden
Ver kendini uzaklara toprağa konuşan o şarkıca i
Tohumlar insin toprağa sıcaklığında hoşnut
Ben sana övgülerimle kalayım.
ETEM ÜTÜK
Şair, yazar, gazeteci ve eğitimci Etem Ütük, Razgrat'ın Ütükler köyünde doğmuş (1925), ailesiyle beraber Türkiye'ye göç edince (1934) Babaeski ilçesi Çiğdemli köyüne yerleşmiş, İstanbul Eğitim Enstitüsü'nün Edebiyat bölümünü bitirmiştir. Er ve Yrd. subay olmak üzere 6 yıl askerlik devamla öğretmenlik ve müfettişlik yapmış, 1981'de İstanbul İlköğretim Müfettişliği'nden emekli olmuştur. İlk şiiri 15 Mart 1941'de «Çocuk» dergisinde yayımlanmıştır. Bundan· sonra çeşitli gazete ve dergilerde.şiirleri, öyküleri, deneme, röportaj ve köşe yazılarıyla ad yapmıştır. Eski Türk Dil Kurumu üyesidir.
Bilecik'te öğretmen ve şair Hüsnü Yurdusev'le birlikte «Sanat Yolu»nu kurmuş, Kırklareli'de «Öğrenci Sesi»ni çıkarmıştır. Şiirlerinde daha çok ulusal ve askerlik konularını, Rumeli'ye özlem duygularını dile getirmiştir. İlk şiirlerini halk tarzında yazmış, devamla, yaşamında yaptığı atılımla beraber sanatında da atılım yaparak yeni şiire yönelmiştir. Varlık, Dünya, Akşam, Cumhuriyet gibi gazete ve dergilerde düz yazıları ve araştırmalarıyla tanınmıştır.
KİTAPLARI: Vatan İçin (şiir, 1959, 1982), Yolların çocuğu (şiir, 1969), Dördüncü Sınıf Tatil Kitabı (1974), Beşinci Sınıf Tatil Kitabı (1974), Büyük Atatürk (Şiir, 1981) Gazi Zeynel Çavuş (öykü, 1984), Bir Yığın Toprak (öykü, 1984), Vahit Lütfi Salcı ve Trakya Şairleri
(araştırma)1984 , Refet Rodoplunun Anısına Saygı (derleme, 1984).
Şair, Bulgaristan'da kalmış olsaydı, ya silah gücüyle Bulgarlaştırılacak ya da Türklüğünü savunduğu için kurşuna dizilmiş olacaktı. Günümüzde haklı olarak şiirleri ve gazete yazılarıyla Bulgaristan Türklerini savunma savaşı vermektedir.
BURASI ISTIRANCA DAĞLARI
Burası kocamış Istıranca dağları
Yüzyıllar değil
Bin yıllar geçmiş üstünden
Çökmüş omuzlan
Belli ki çok çile çekmiş ...
Burası kocamış Istıranca. dağları
Mor bulutlarla sarmaş-dolaş
Rüzgarlar haber sorar yücesinden
\
Kurduna kuşuna .çakalına
Kartallar konuklanır
Özgür doruklarında ...
Burası kocamış Iştıranca dağları
Kucaklaşır Karadeniz'in ak dalgalariyle
Bir incecik yel .eser
Üfül-üfül
Kırağılı sabahlarında
Yayılır dallar boyunca
Burası kocamış Istıranca dağları
Bir çeşme vardır yol kıvrımında
Akar deli deli
Nice âşıklar içmiştir suyundan
Kaç hastanın derdine derman olmuştur
Yoktur başka dostu
Dertleşir durur kayın ağacı ile.
Burası kocamış lstıranca dağları
Boynunu uzatmış bakar büyük Mahya
Sınırlar gerisine zamanın· ötesine
Görünür Plevne ufkunda Osman Paşa
Kükremiş bir yanardağdır
Ha bire vurur düşmana
Dağlar olur duman duman
Burası kocamış Istıranca dağları
Seslenir Kocabalkan'a
«Görmedin mi aslan Aliş'imi?,.
Der, Tuna boyunda
Bir mahzunluk çöker yüreğime
Ağlasa ağlayamaz
Gülse gülemez
Bir garipsemedir sızlatır içini
Sonra doğrulur berilere kadar
Pul pul aydınlık Marmara ardından
Geceler boyunca görür Uludağ'ı
Görür
Portakal bahçelerinde Akdeniz'i .
Gururla yükselir başı
Göklere doğru ...
Burası kocamış lstıranca dağları
Yüzyıllar değil
Bin yıllar geçmiş üstünden
Selam getirir çağlar ötesinden.
Varlık 1, Aralık 1963
Uzaklardan ağır ağır gelirsin
Dur, bir haber. söyle İhtiyar Yolcu,
Bizim eski yurdu belki bilirsin
Dur, bir haber söyle İhtiyar Yolcu!
Nazlı Tuna coşup akmazmış .artık
Bülbülleri güle bakmazmış artık, ,
Kızları türküler yakmazmış artık
Dur, bir haber söyle İhtiyar Yolcu!
İşittim ki orda çiçekler solmuş
İşittim ki orda bir hazar olmuş,
İşittim ki orda ıstırap bolmuş
Dur, bir haber söyle İhtiyar Yolcu!
Dertli anasını buldu mu. Aliş?
Acep gözyaşını sildi mi Aliş?
Bilmem ki öldü mü, kaldı. mı Aliş?
Dur, bir haber söyle İhtiyar Yolcu!
Niçin susuyorsun, söylemiyorsun?
Kederli gönlümü eğlemiyorsun?
Ah! Tuna boyunu sen biliyorsun
Dur, bir haber söyle İhtiyar Yolcu!
ISTIRANCALARDA SABAH
Koyu yeşil bir deniz kımıldar hafiften
Kocamış bir aslan gibi homurdanır dağlar,
Çocuksu gözlerden dağılan uykular gibi,
Duman duman tüter Istırancalar
Aydınlık Haziran sabahlarında
Gitgide silinir gecenin izleri
Her sabah yeniden doğar dalların ucunda
Yeni yaşam
Yeni bir savaş başlar
Gelen yeni günle beraber.
Bilemezsiniz rüzgarın ettiğini siz
Ama nerden bileceksiniz
Deliliği tutmaya görsün bir kez
O tepe senin, bu tepe benim demez
Alır Karadeniz'in' mavisini
Dalgalan karıştırır
Çık çıkabilirsen işin içinden ..
Her sabah böyle gelir böyle gider \
Gündüz susar
Gece başlar derelerin şarkısı
Bir bulut vurulmuş, ta canevinden
Ayrılıp gidemez Büyük Mahya'nın üstünden
Bıkmadan dinler durur masalını, ...
Çağlar boyunca Istırancaların .
Yolların çocuğu, 1979'
HÜSEYİN OĞUZ
Şair, 1926 yılındaOsmanpazarı'na (Omurtağa bağlı Kestane köyünde doğmuştur. Türklü GerIova vadisinin ve Gerlova insanlarının tabiat güzelliğinden ve zengin folklorundan esinlenerek, edebiyat dünyasına lirik ve milli ruhta şiirleriyle girmiştir. Türk örf ve ·adetlerine sadık, tanınmış bir aileye mensuptur. Dedesinin babası Hacı Mustafa,zamanının zor şartlarında hacca gitmiş olup, aile Hacı Mustafaoğulları olarak tanınır.
İlkokulu köyünde, ortaokulu Osmanpazarı'nda, lise öğrenimini de Şumnu «Nüvvab» ında. tamamlamış, devamla, Şumnu'da ortaokul öğretmeni yetiştiren Enstitüden mezun olmuştur. Şumnu Çarşı Türk İlkokulu'nda ve Şumnu'ya bağlı Durucaköy Türk Ortaokulu'nda öğretmenlik yapmıştır. Türkiye'yi ve Türklüğü savunması nedeniyle bir gece Bulgar Emniyetince alınarak Varna tutukevine sürülmüştür; Serbest bırakılınca 1951'de Türkiye'ye göç etmiş, birkaç yıl Tapu Ve Kadastroda çalıştıktan sonra Kalecik ve Ankara Gaziosmanpaşa Ortaokullarında tarih-coğrafya öğretmenliği yapmıştır.Öğretmenliği sırasında Ankara Hukuk Fakültesi'nde yüksek öğrenimini tamamlamıştır. 1976'da emekli olana kadar öğretmenlikle birlikte avukatlık yapan şair, halen Ankara Barosu avukatı olarak çalışmaktadır.
Bulgaristan'da olduğu gibi Türkiye'de de şiirler, hikayeler yazmış, rahmetli Oğuz PeltekveMurat Uytun'la birlikte «Anayurt» gazetesinde çalışmıştır. Şumnuda yayınlanan «Benim Kemanım» şiir güldestesi ile «İlim Kahramanları ve Kurbanları» adlı çevirinin, gazete ve dergilerde neşredilen şiir ve hikayelerin sevilen ve okunan müellifidir.
ANADOLUM
Her yolcuya sana giden yol sordum,
Onu soran mahzun olur ... ·· dediler,
Gönlüme teselli için baş vurdum,
Bahtsız, gönlünde ne bulur, dediler.
Bahtsızlar acep ne yapsınlar, dedim,
Cihan· sessiz kalmış, bir sükût geldi,
Boş cihanda kime sorsunlar, dedim.,
Hıçkırıktan bir ok içimi deldi,
Meğer ağlamakmış yıllarca bahtı
Anadolum, sana hep tapanların ... '
Gözyaşlı çelenkmiş gönlünün tahtı
Sana o gönlünü taht yapanların ...
İÇİMDEKİ SES
Öbek öbek çiçek açmış şu yurdun
Bahçesinde renksiz bir gül kalmamış,
İzi kaybolmuş gür dağdaki kurdun
Dağlarda susan tek bülbül kalmamış.
Meleyen kuzusu var çayırların, .
Her yerde ahengi var bayırların,
Zevkine hiç doyum olmaz kırların
Bu yurtta .açmadık tek gül kalmamış.
Kokuya gömülmüş gördüğün dağlar
Dağlarda gümüşten dereler çağlar,
Böyle yerlerde hiç gönül mu ağlar?
Bu yurtta ağlayan gönül kalmamış.
Ağlayan gönül mü dedin kalmamış,
Kimin gönlü dertle sor bunalmamış?
Hangi gönül acep kana dalmamış?
Her gözün içinde görünmez yaş var.
Hangi· yeri bunca ıssız kürenin?
Ahengi . kalmamış hiçbir derenin
Ölümle konuşan her bir zerrenin
İçinde. ne derin bir ağlayış var.
Ötüyor sandığın bülbül ağlıyor,
Her ötüşü binlerce yürek dağlıyor
Göster sular hangi yerde çağlıyor,
Çağıltı değil sularda ağlayış var
SANA
Şu çirkin yüzümü sevmezsin elbet
Gönlü ağlayan yüz olmaz mı hiç bet?
Sevilir mi sence böyle bir çehre?
Ağlıyor baksana onda her zerre
Ağlıyor bir gönül, ağlıyor sözler
Beni mahşer görür sendeki gözler,.
Boğulurken bir insan tufanda
Göster, hangi çehre solmaz cihanda?
Senken sebep hep bu çirkin tufana,
Solduysam bunda da ben miyim suçlu?
Kederim sığmazsa sonsuz cihana
Onu dindirmeğe ben miyim borçlu?
Sensin sebep, sensin benim solmama
Veremliler gibi çirkin olmama ...
Yine sensin sebep hep ağlamama
Sebep sensin tufanca ,çağlamama ...
Sevenleri yalnız şeytan ağlatsın
Sen şeytan mısın ki, ondan inatsın
Sen taş mısın, neden acımaz kalbin?
Ya Rab, sen bari ver ona merhamet
Tufan gönlüm' bir gün bulsun selamet.
Sen bari kıskanma onu hiç benden
Bunu istiyorum işte ben senden
Değilmişsindir ,sen o kadar inat,
Ağlıyorum işte, et sen kanaat ...
Ölgün ruhuma sen acı da can ver
Benden canlar al sen, sade canan ver!
Bana tufan değil, yalnız yâri ver
Ey yar, sevgime hiç de inanmadın,
Ben ağladımsa da yine kanmadın ...
Senin için seller gibi çağladım
Sen deli sandın da bana hep güldün,
Mahşerde suçlular· gibi ağladım.
Beni anlamayan taştan gönüldün ... ,
Ömrü bu zamanın elinde senin
Acımazsan bana sen uzalt onu ... '
Eğer gönlün derse solmasın tenin
Gökler hücum etse de sen azalt onu.
SON ŞİİRİM
Yıllarca yollarda. seni gözledim
Anladım, artık hiç görmeyeceğim
Sen bambaşka gönülleri özlerken
Ben ümitlerimi öldüreceğim ...
Sonsuz denizlerin içine battın
Şimden sonra sensiz yaşayacağım,
Bana sonsuz bir mezar yarattın .
Ömrümce içimde taşıyacağım ...
Şumnu/1947
AHMET ŞERİFOĞLU (ŞEREFLİ)
( 1926-2000)
Çağdaş Bulgaristan Türkleri şiirinin , tanınmış isimlerinden biri de Ahmet Şerifoğlu'dur. 1926 yılınn4a Razgrat'a bağlı Hlebarovo (Torlak köyünde dünyaya gelen şair, orta öğrenimini bitirince bir kaç yıl terzilik yapmış, Meslek Terzi okulunu bitirmiştir. Da-
ha bu yıllarda şiirde başarılı olan şair, 1955'lerden .sonra « Çocuk, ve «Halk Gençliği" gazetelerinde çalışmaya başlamıştır. Gazete yazılarıyla beraber şiirlerinde de, resmi düşüncenin yankısı olarak, sarıcı bir tasvir, çekici bir biçim, düşündürücü bir mantıkla yeni bilinmiştir. Çok okuyup, az yazan yaratıcılardan biridir. Şiirde olduğu gibi nesirde de başarılı olmuştur. ilk şiir kitabı «Müjde»deki şiirlerin hemen hemen tümünde şematizmin, kuru gürültünün, sosyalist sloganların ağır bastığım görmekteyiz. Lakin Azın Çoğu, kitabındaki şiirler gerçeğin, olgunluğun, düşüncenin, sanatın ürünü sayılırlar. Gezi notlarının oluşturduğu «Adım Adım Memleket» şiir sıcaklığıyla sarıcıdır.
Ahmet Şerifoğlu, gerçek ve büyük sanata geçtiği .bir dönemde tepkilerle karşılanmış, bu dönemin ürünlerini sanata ihanetlikle yargılanmış olup şair 5 yıl hüküm giymiş ve Bulgaristan'da sosyalist basına yıllarca hizmetten sonra sokağa atılmıştır. Soykırımının ağır bastığı bu dönemde uçurumların eşiğine sürüklenen şair, dairesinin de sık sık aranıp tarandığını bildiği için susmak mecburiyetinde kalmıştır. Şerifoğlu'nun . insafsızca edebiyat cephesinden uzaklaştırılması, Bulgaristan Türkleri edebiyatının olduğu kadar gerçekçi sanatın büyük bir kaybıdır. Fakat yazdıkları da, zengin arşiviyle beraber çelişkili bir sanatın su götürmez meyveleridirler. Silah gücüyle Bulgarlaştırılmasından sonra bilinmeyen yerlere sürüklenen şairin zengin kütüphanesi de barbarca yağma edilmiştir. 2000 yılında vefat eden şairin kabri Bursa , Görükle mezarlığındadır.
BEŞİNCİ KATTA, OTUZÜÇÜNCÜ ODADAKİ ARKADAŞLARIMA
Şu üstü başı kireçli gençler, yıllardır iskelelerde
çalışırlar,
Yıllardır ekmeği, cigarayı, güçlüğü paylaşırlar
Aralarında
Ve inip iskelelerden· geceleri sırt sırta uyurlar
Neden yıllardır hepimiz başlıbaşına yaşadık?
Dostlar, zor bu kalabalık içinde yalnızlık!
Her gün resmiyet... oturduğumuz oda... tramvay .
Tramvay ... oturduğumuz oda ... resmiyet tekrar .
Ve insanı bir küçük görme hali diğer yandan
Gülüşlerimiz, deyişlerimiz bile klişeleşti
Fakat dostlar hayat tramvay değil ki
Apartman da değil
Ne de resmiyet ...
Dar geliyor bana bu verdiğiniz dünyalar dar!
Bana bu çoklardan o kadar bir az verin ki
İçine sığmış olsun bütün büyük dünyalar ...
Yıllardır bu yolda başlıbaşına yaşadık!
Zor dostlar, zor bu kalabalık içinde yalnızlık!
Şu üstü başı kireçli gençler her gün iskelelerde
çalışırlar
Ekmeği, cigarayı, güçlüğü, aydınlığı paylaşırlar
aralarında
Ve iskelelerden inip geceleri tahta yataklarda
paylaşamadıklarını paylaşıp da uyurlar
Ayın insanları hatırladım gene bu akşam.
Neden?.,
AKŞAMLAR
(Şair S. Bayrama)
Dost akşamlar, dert akşamlar,
Paylaşılmayan yolcu akşamlar!
Gençlik gibi vardığınız yer hangi dönülmez uzaklar?
Ne hayallerimiz tükendi
Ne söyliyeceklerimiz, ne de yolculuğumuz!
İşte ... yine ardına bakıyor güneş, alevinden tutuşmuş
yapraklar
Gözleri ardında bir günümüz gitti yine, yine yangın
için
Vaayy, Müjde'min erguvanları açmış, dışarıda bahar ,
Dostum, ben erguvanları sevdim, hiç düşündün mü
niçin?
Alışamadım şu içkiye, cigaraya da, ne de kumara,
amma
Böyle akşamlarda delice sevdim, delice sevdalandım,
şiire bağlandım dosta bağlandım .
Zenginliğimi bilirsin, kiralı, küçük bir yarım mutfağım var
Isıtamadığım bir demir yatak, kitaplarım ... bu kadar!
Unutacaktım, evde bir nöbet duran buzu kırılmadık
derdim: ..
Bu oda, bu yatak, bu kitaplar benim kadar tanırlar
seni ...
Çünkü. akşamları dönerken, geç de olsa, güç de olsa
Odama
Sevincini getirdim, dost derdini getirdim!
Dert de olsa dostun değil mi,atamazdım hemen öyle
bir yana!
Eh akşamlar, akşamlar, paylaşılan
Ve paylaşılmayan akşamlar!
İçimdeki boşluğu dolduramıyan dost akşamlar, yolcu
akşamlar!
Bazan üstümüze sessiz kar yağdı
Bazan üstümüze yağmur gibi çisedi yıldızlar
Bazan avucumuzda yeşerdi kırılan dallar sabaha dek ...
Biz böyle akşamlarda dostluğumuza mavi bir ömür
verdik
Ve .hayatımızı en büyük yerinden başladık yaşamaya
Ama kaç defalar, kaç defalar bu tazelenen yeşilliği
Bir kükremenin, bir tezliğin ateşiyle dağladık!
Her defasında en yıprak telimizden koptuysak eğer
En kuvvetli yerimizden sımsıkı bağlandık.
Bazan pek küçük yaşadık bu yüce hayatı, lakin biz gene
Şiire dost, dosta şiir pahası veren birer insandık!
Eh akşamlar, akşamlar, paylaşılan ve' paylaşılmayan
akşamlar
İçimdeki boşluğu dolduramıyan dost. akşamlar
dert akşamlar
yolcu akşamlar ...
BU İLK SEVDA OLMASIN
İçime şavkı aksetti tertemiz iki damla maviliğin
Bu. mavilik akan denizlerden. değil, göklerden değil
Yankısıdır geceleri rüyama giren o mavi gözlerin
Bu ilk sevda olmasın? ..
Beklediğim yoktu, yolunu bekledim kapımın önünde .
Bir gelse dedim, bir geçse de görsem dedim.:.
Benden başka şimdi bir başkası yaşar gönlümde
Bu ilk sevda olmasın? ..
Çılgınlığı gem almaz oldu yüreğimin
Hızlı hızlı bir atışı var, deli deli...
Kendisine söyleyeceğim her söz bir yemin
Bu ilk sevda olmasın? ..
Sanki sevinç kanatlı uçan .bir kuşum
Ne yerde, ne gökte, ne dalda, ne çiçekte
Nedendir acap aynalara sık sık koşuşum
Bu ilk sevda olmasın? ..
Temizini, yakışırını kuşandım elbiselerin
Güzelliği düşündüm, çirkinliği düşündüm
Gözlerinden daha tatlı, güzel bakışı gözlerin
Bu ilk sevda olmasın?.. '
Yanan bir pencereye bakarak sabahlarım
Şimdi başka türkülerin sıcaklığı, derinliği
Bir gülümsemede bile bir mana ararım
Bu ilk sevda olmasın? ..
Pencereyi açık bıraktım akşam, kapıyı sürmesiz
Gölgelerden, tanıdık seslerden bile korkan o ben
Sor da söyleyeyim beklediğim kimdi sessiz sessiz
Bu ilk sevda olmasın? ..
TRENDE YOLCULUK
Öyle hafiften bir rahat uzandı ve uyudu
Memelerinin üstünden aşağıya doğru
Sarkıtmıştı sırmalı beliklerini
Yakasından bir el girecek kadar çözmüş
Entarisinin iliklerini
Kızlığının içinde olgunlaşmış bir meyve gibi
Bütün gençliğiyle takınmış analığı. ..
Camda kırılarak bir su gibi. akıyordu yüzünden
Ayın aydınlığı
Aşkın geldiği yolları düşündüm
Sevmek, sevmek, sevmek geçti içimden
Okşasam dedim, olmayacak. ..
Okşamaya kıyamadım ...
İki gül yaprağı gibi kapanmış. dudakları
Öpsem, öpsem, öpsem dedim, uyanacak ....
Baktım, baktım, yüreğimin gözleriyle baktım
Bütün gece bakmaya doyamadım
O, böyle dilber değildi uyumazdan önce
Güzelliği uyuduktan sonra açtı
Hani gece safaları vardır öyle sessizce ...
Bu saadeti aklımdan kokladım bütün gece
Gençlikte sevmek ne büyük zenginlik!
Temiz seven insan ne temiz oluyor, ne yüce!
MEFKÛRE MOLLA
Şiirde Bulgaristan Türkleri edebiyatının en başarılı en özgün kadın şairlerden birisi de Mefkûre Mollla'dır. 1927 Hacıoğlu Pazarcığı (Tolbuhin) doğumludur. İlk ve ortaokulu doğduğu Türklü şehrinde, Fransız kolejini yine Türklü Varna'da, Fransız filolojisini Sofya'da bitirdikten sonra birkaç yıl gazeteci. olarak çalışmış, 1952/1953 ders yılında Sofya Üniversitesi''nin yeni açılan Türkoloji bölümünde Türk Dili ve Türk diyalektolojisi asistanlığına atanmıştır. Şiirde olduğu gibi bilim dalında da çok başarılı olduğu bir dönem-
de, eşi, Filoloji Bilimleri Adayı Rıza Molla ile beraber görevden alınmış ve kaderlerine terkedilmişlerdir. Sovyetler Birliği'nde doktora tezi savunan ve Doç. Dr. unvanı kazanan Rıza Molla ile Mefkûre Molla'nın görevden alınmaları Türk aydınları tarafından tepkiyle .karşılanmıştır.
Mefkure Hanım'ın şiirleri kadın dünyasının en ince serüvenleri ve duyulanmaların sıcaklığiyle, temizliğiyle çekici olmuştur. Her olay bir şiir konusu haline gelmiştir. Şiirlerinin bir bölümünü «Şiirler» (1964) güldestesinde toplamıştır. Folklor çalışmaları ürünü olarak «Bilmeceler»i (1958) ve daha birkaç derleme eseri yayınlanmıştır.
Üniversite'de okutmanlığı yıllarında ve görevden alınmasından sonra da bilimsel çalışmalarını sürdürmüş olup araştırmaları Fransız, Sovyet, Macar, Alman basınında takdirle karşılanmıştır. Bilimsel çalışmalarının temel konusunu Bulgaristan Türkleri folkloru ve Türk lehçeleri oluşturmuştur. Tüm bu ansiklopedik çalışmalara rağmen artık 25 yıldır bir yerde çalışma imkanı verilmeyen Mefkure Hanım da sosyalizm şartlarında kaderine küsenlerden olmuştur. En verimli bir dönemde böyle merhametsizce susturulması özgün şiire ve bilimsel çalışmalara karşı işlenen en büyük hakaret olsa gerek. Nedenlerini zaman gösterecektir:
Mefkûre Molla, eşiyle beraber. Bulgaristan Türklerinin kültürel kalkınmasında söz sahipliği yapmış ve bu kültürel miras, çağdaş Bulgaristan heykeltıraşları arasında yepyeni serüven biçiminde yorumlanan oğullarına devredilmiştir. Bu aşırı kültürlü aile de Bulgarlaştırmayı tepkiyle karşıladığı. için sosyalizmin gadrine uğramıştır .. Zengin kütüphanelerinde Türkçe kitap bulundurmaları nedeniyle «siyasal suçlu» kapsamına alınmışlar, hatta Rıza Molla'nın 1986 Mart'ında ölümüne gidilmiştir. Türklüğü ve Türkçeyi savunmalarına rağmen, uygulanan bu çağdışı engizisyonlar, edebiyatın da, bilimin de geçersizliğine delalettir.
SPUTNİK
Bir şeyler söylemek istiyorum
Bir güzel şeyler ...
İçim senin avucun gibi yumuşak yavrum
Sıcak bir şarkıya gömülüyorum
Güneşlerden delen bir şarkıya ...
YALNIZLIGA NASIL DAYANILIR?
Yemek pişmiştir elbette
Bense dalmış kalmışım;
Denizde gölgemi arar gibi
Hülyaya dalmışım
Yıldızlar geçer göğün dibinden.
Sarı kanatlı, sarı saçaklı yıldızlar
Ben onlara bakar bakar da şaşarım
Yalnızlığa nasıl dayanılır? ..
GENÇLİK
Gözü güzel olanın
Özü de güzel olur
Senin gözlerin pek güzel
Güzel özünü
N'olur
Bir ömürcük
bana ver ...
KAFDAĞI
Kafdağı aşınmış insanlar
Kafdağı kader dağı
Hani o demir kursaklı dağ !
Bugün gibi aklımda
Ninemin anlattığı .masal
O kış geceleri
Soba sessizce yanar
Dışarda soğuk iğne iğne
Etraf su gibi aydın ...
Hey benim uykularımı delen
Ve beni uçurumlara götüren
çocukluğum
Kaygu çoktu o zaman
Kaygu, bir arpa boyu büyümek
Kaygu
Kafdağı'nı delinmiş görmek
E' cüc-me'cücleriyle ...
Haber geldi şimdi
Hem kurttan hem kuştan
Hem havadan hem sudan.
Haber geldi uzaktan ve yakından
Haber işte
Haber geldi vesselam
Kafdağı aşınmış, diyorlar!
Ama kolay olmuyor bu iş
Kolay incelmiyor maden dağı. ..
Her gün sabahtan akşama
Mazlumlar onu yalar ...
ONU DÜŞÜNÜRKEN
Her geçen aramıza giriyor
Aramızda kalıyor
Aramız derya deniz
Aramızda günler
Günlerin ötesinde Sen
Berisinde Ben
Günlerin ...
Günler ...
Sonra geliyor dünler.
YAZ SABAHI
Sabahleyin sokakta insanlar Ama bir yaz sabahı
Dünyaya gelmişliğini
Unutaraktan yürüyorlar
Ne ben var
·Ne sen
Ne senin benim.
Bir yaz var
Ayaklarımızın altında
Gerilip kımıldayan.
NİYAZİ HÜSEYİN ( BAHTİYAR )
Daha.fazla köy ve köylülerin meselelerini işleyen şair 1927 yılında Eskicuma'ya bağlı. Turnaovası köyünde doğmuştur. İlk ve ortaokuldan sonra Şumnu «Nüvvab» okulunu bitirince bir kaç yıl köy öğretmenliği yapmıştır. Devamla, Sofya Üniversitesi'nin Türkoloji bölümünü bitirmiş, Koşukavak (Krumovgrat), Yeni Pazar, Şumnu lise ve Türk pedagoji okullarında Türk dili ve edebiyat öğretmenliği yapmıştır. İlkin Kırcali, daha sonra da Şumnu okullarında görevden alınmış, çeşitli işkencelere maruz kalmıştır. Bir kaç zaman Kırcali ve Eskicuma (Tırgovişte) köylerinde öğretmenlikten sonra Kırcali vilâyet gazetesinin Türkçe sayfasında redaktör olarak çalışmaya başlamıştır. Burada da görevden. alınmış olup, halen ağır şartlar altında hayatını sürdürmektedir.
Niyazi Hüseyin daha Nüvvabda öğrenciliği sırasında şiir yazmaya başlamıştır. İlk şiirlerinde deklaratif unsurlar, şiarlar, kur tasvirler üstünlük göstermişse de zamanla kendine mahsus bir dil ve tasvire sahip olmuştur.. Köy Yankıları ( 1964 ) kitabında topladığı şiirler ustalaşmanın ürünlere sayılır. Şiirle beraber çeviri ve nesirde de başarılı olmuştur.
Sosyalist düzendeki çelişkileri ele alan romanı, «rejimi eleştirmesi» nedeniyle basılmamıştır. Şair, ağır şartlar altında yaşayışını sürdürmektedir.
Türklüğün mukaddesliğine varlığını adayan, hayatını garantiye bağlamak amacıyla saçmalamalar da yazmak zorunda kalan şair, Bulgarlaştırma olayında en ağır işkencelere tabi tutulmuş, hatta sonunda, «Ben, özgürlüğü paylaşan hür bir Bulgar vatandaşıyım ve ismimi gönüllü olarak değiştirdim» biçiminde beyanname yazıp imzalamak zorunda kalmıştır.
Halen İstanbulda oturmaktadır.
ADIMLAR HAYATA UYGUN OLMALI
Çağın saatiyle ayarlanmalı
İnsan kalbi
Ve bahar kokulu sevgilerle dolmalı
Adımlar hayata uygun olmalı.
Bu gün atılan her adım
Dünkülerin devamı
Ve yarına dalmalı
Bahçelerin hoş günlere açılan kapısından
İnsan direşken olmalı işinde
Adımların meyvesi de
Sevmek ve sevilmek cilvesi kadar tatlı!
Tepelere mavi mavi bulutlar serpili
Dağlardan geçmeli '
Bağlardan geçmeli
Çoban yıldızından sormalı yolu
Adımların ritmik ahengiyle çözülsün
Gizemli gecelerin dili...·
Hoştur maviliklere sefer etmek,
Ve bu yoldan uygun adımlarla gitmek :
Seherden bile hoş kahkahaları
,Dosttan işitmek
İçten işitmek ...
Ümitlerin çiçek bağından geçmeli adımlar .
Adımlar hayata uygun olmalı,
Umum saadet kaynağına varmalı
UÇUN MARTILAR
.
Kanat açmışsınız serinliklerde
Uçun, şu enginler sizin, martılar
Dolaşıp dolaşıp mavi göklerde
Köpüklü sulara inin, martılar
Dolaşıp dolaşıp mavi göklerde.
5ırlı oklar gibi dalın denize
Kuduz dalgalarla yarışınız var
Sular. ninnicikler söylesin size
Ben destan yazayım buna, martılar
Sular ninnicikler söylesin size.
Martılar, siz niçin göç etmezsiniz
Bazı kuşlar gibi sıcak illere?
Bizim denizi bırakıp gitmezsiniz
Sizi buralı eden bu sevgi ne? ..
Siz kadar ben de severim denizi
Şafak gözünü ilk buradan açar,
Bakışlarım gökte kucaklar sizi
Hayalim sanmayın sizlerden kaçar
Bakışlarım gökte kucaklar sizi.
Deniz. bana yar oldu, dostlarım. siz
Siz gibi ben de âşıkım bu yere,
. Hiç bırakılır mı· bu şirin deniz?
Göç edilir mi yabancı illere?
Hiç bırakılır mı bu şirin deniz?
Bu yerin değeri söyle ne etmez?
Uçun, suya dalın, martılar ...
Sevda bu yerleri bırakıp gitmez
Bizimle baş başa kalın martılar
Sevda ecdat yurdunu bırakıp gitmez.
IŞIYAN BİR KÖY
Son ışınlarını da toplarken güneş dağdan
Çıngırakların sesi sardı dağ yollarını,
Siyah şemsiyesini açınca serin akşam
Yıldızlar bu. köye de uzattı kollarını..
İndiler karşı köye. Tümü sözleşmiş sanki
Bir sevdadır ısıttı aydın, kor gözlerini,
Zaman ışıklara boyanan öyle bir an ki
Kayalıklar, dağlarda açtı kör gözlerini.
Bir şarkıdır tutturdu kuşlar sabah üstüne
Bahar tomurcukları göz göz yeşil dallarda
Hayaller yolcu oldu gel gel eden bir güne
Ümitlerin özenci şafaktaki allarda ...
«Kaya altı» refahlı ... Işınlar alev alev ...
Güçlü doğa bu akşam yitirmedi rengini,
Bu öyle bir kuvvet ki, hiçtir masaldaki dev
Işıklarla uyandı bitersiz köy engini...
Işınlar yaşantıya sevda esen bu akşam
Aşkın en büyüğüne ayna tutarken Arda,
Işık ışık mutluluk.Her taraf şen bu akşam
Bu destanî manzara parlayacak yıllarda!
LÜTFİ DEMİR
( 1929-1990 )
Çok virajlı yolculuklardan sonra şiirde başarılı olan şair 1929'da Razgrat'ın Rakovski (Kuyucak) köyünde doğmuştur. Lütfi Demir'in hayatta ve sanatta amaçlanan durağa götüren' zikzaklı bir yolu olmuştur. Şumnu'da «Nüvvab»dan sonra Ôğretmen Enstitüsünü bitirince Kırcali ve Razgrat Türk pedagoji okullarında öğretmenliğe atanmış, lakin bununla yetinmeyerek Üniversite'nin Filoloji bölümünde yüksek öğrenimini tamamlamıştır. Bundan sonra «Eylülcü Çocuk", «Yeni Işık» gazetelerinde çalışmaya başlamıştır.
Şair, şiire 1946'larda başlamışsa da, gazeteciliği döneminde hikaye, oçerk, röportaj, izlenimler ve hatıralar gibi yazılarla basmakalıpçılığın uçurumlarına kadar sürüklenmiş ve bu sosyalist mesajlar şiirdeki başarılarını da gölgelemiştir. Lakin ısrarlı çalışmaları sonucu şiirini her türlü zararlı «izm»lerden kurtarmış, ona, tatlı dili, orijinal sembolleri ve çekici temleriyle otorite kazandırmıştır. Şiirde olduğu kadar nesirde ve çeviride de başarılı olmuştur. En olgun şiirlerini «Şafak» (1963) şiir kitabının yayınlanmasından sonra yazmıştır. Hayat ve ölüm, sevinç ve keder, umut ve umutsuzluk, iyilik ve kötülük, şiirlerinin temel konusu olmuştur. Son yıllarda yazdıkları hür sanat anlayışının ürünleri sayılırlar.
Lütfi Demir de silah gücü ile Bulgarlaştırma sırasında evinde ve polis dairesinde tekrar tekrar dayaktan geçirilmiş, nihayet hasta şair görevden alınmış, sokağa atılmıştır. Libyalı biriyle .evlenmiş olup Libya'nın Sofya Büyükelçiliği'nde çalışmakta olan kızı «Gülten» adını taşırken Türklüğün hakiki savunucusu olan şaire Bulgar adı verilmiş, Türklüğü siyasi suç sayılmıştır.
GELEN SESLER
Gelmiş olmalı dilimin sökülme zamanı
Her dil gibi o da bilir konuşmasını
Ama sustuğu olur bazan ...
Sağır bir gece, masum bir aşk gibi!
Usandım artık çıplak ihtirasların masallarından
Kimi cüce, kimi pek garip ve zavallı . ,
Bilirim dosta söylenir sözler, dosttan dinlenir
Dostadır samimiyet, sıcaklık ve güven;
Ama dostunum diyenleri sevemedim nedense,
Kollan boynumda kadınlarda bile
Yalancı gözler gördüm.
İnsanlığın, zamanın dışında onlar çoğu zaman
Onlar ki, duymazlar sesleri, şarkıları
Görmezler süzülen ışıkları pencerelerden,
Yolcudurlar, yolları bir, yolları belli:
Bir kahveden öbür kahveye
Bir meyhaneden bir başkasına gider.
Birinde akşam olur, diğerinde sabah ...
Uzaklardan sesler gelir koşun, koşun diye
Alaylı bakışlarla sırıtır onlar
Kadeh tokuşturulur, şerefe denir ...
Rakı konyak, konyak kahve içilir;
Boş kalan bir yastığa konar başları sonra.
Yabancı bir yatağın sıcaklığıyla dönerler eve
Ne arkada kalan gözler vardır
Ne de sesleri duyan bir kulak
Gelmiş olmalıdır dilimin sökülme zamanı
Her dil gibi o da bilir konuşmasını
Günler geçsin diye yaşamıyorum bu dünyada
Her geçen gün
Bir hüzün bırakır içimde geçti diye
Yar sevgisiyle karşılarım her geleni..
Kızlarımın uykusuna sevinerek çıkarım evden
Ayak seslerim karışır sokaktakilerine...
Kahveler, sohbetler, sofralar sizin olsun
Sizin olsun gün boyu geziler, dedikodular!
«Yarın. da olacak köpekler yıldızlara üren!,.
Devrimin sancılarını dindirmek kolay değil
Belki otelde konaklar kapımı çalan misafir
Belki dar gelir yemeklerime küçük bir masa
Belki ...
Belki parasız kaldığım da olur ...
Koşma1ıyım ben, koşuyorum gelen seslere
Çıkılacak yokuşlar ,aşılacak dağlar var
Düşüp kalmak, yorulmak, yorulmamak
Sevinmek her günün getirdiği aydınlığa
Ve dilimde yolculuk şarkısını ,bırakmamak:
«Yolculuk var, var
Yolculuk var yarına'
Yoldaş olmak ne mutlu
Gönlümün uyarına.. ,"
XXX
Sevmiyorum alaca renkleri duvarlarda
Dolayımda sinsi gölgelerin karanlığında
Senin de bulunduğunu düşünerek.
Her ayak atışımda sen, ensemde sen .
Yorgunluğumda sen, dişlerimde sen .
Düşlerime giremedin fakat ...
Giremezsin
Yoluma çıkamadın
Çıkamazsın ...
Yanımda olamadın... Olamazsın ..
Gücün yetmez benimle olmaya!
Kaz örneği yürüyüşün itilmek ister
Yedilmen var bir de.
Tükenir fakat yabancıya harcanan yabancı kuvvet
İtenler oturuşur, yedenler usanır ....
Ya sonra? ..
Hangi gözde ümit?
Her sabah bir doğuyorsa güneş
Her doğan günü sana mı sandın?
AĞAÇLARA VURGUNUM
Verin yapraklarınız bana, ağaçlar
Dallarınızı da
Sizden ayrılmanın yolu yok
Ne güzelsiniz baksanıza, endamlı
-Öyle kaygısız, öyle düşüncesiz
Ben de sizin gibi olsam
İnsanların gözlerinde güzellik
Ve bir serinlik yağmur sonrası
Dallansam, dallansam, dallansam
Köklerimi salsam derinlere
Ne fırtınadan korksam ve kıştan
Ne de yüreğimi çatlatan sevinçten.
SABAHATTİN BAYRAM ( BAYRAMÖZ )
Sabahattin Bayram, şiirde, gök gümbürtüsü, lokomotif, iskeleye demir atan bir vapur yerine bulutsuz enginleri, telli sazı, hatta udu simgeleyen, zirvelerin doruklarından gelen seslerle gönülleri kolayca fethetmesini beceren bir şairdir. 1931'de Tolbuhin (Hacıoğlu. Pazarcığı) kentinde doğmuş, ilk ve ortaokulu Tolbuhin'de , liseyi de Sofya'da bitirmiş ve devamla çeşitli görevlerde bulunmuştur. Askerliği yıllarında «Trudovo Delo» (Emek Davası) gazetesinde, daha sonraki yıllarını da «Halk Gençliği»nde, «Narodna Prosveta» yayınevinin Türkçe edebiyat kolunda, görevden alınarak sokağa atıldığı yıllarını oturduğu Sofya, doğduğu Tolbuhin, hanımının doğduğu Kırcali üçgeninde tasviri mümkün olmayan avareliklerle, bir kaç yılını Şumnu Tiyatrosu'nda, tekrar bir kaç yılını işsizlikle geçirmiştir. Sofya radyosunun Türkiye'ye mahsus yayınlar bölümünde çalışmıştır. Şiirleri gibi; orijinal bir yaşam sürdürmektedir.
Şair, bazı şiirlerinde basmakalıpçılığın, didaktizmin ve boş gürültülülüğün izler bırakmasına karşın gerçek şiir dışında her türlü «İzmin» karşısında kalmış, sanata kan kusturan bürokratizme ve aşırı sansüre aldırış etmeden nikbinliğin, gönül ürpertilerinin, çağrışımların, duyulanmaların şiirini yazmıştır. Yıllarca şiir ve hikaye yıllıklarının derleyiciliği ve redaktörlüğünü yapmış, şiirlerinin bir kısmını «Adresim Şudur», «Sokaklarım Çağrışımlar İçinde» güldestelerinde toplamıştır. İmkânları doğrultusunda olmasa da, Sabahattin Bayram'lığını hissettiren bir de «Ahmet» destanı vardır. Nesirde olduğu gibi çeviride de başarılı olmuştur, Türkçe yazma yasağından sonra (1969) büyük şiiri, küçük cep defterlerine mahkûm etmek zorunda kalmıştır.
Bulgarlaştırılmasından sonra sokağa atılan şair Türklüğün büyük şiirini bundan böyle yazacak, Bulgar canavarlığını ergeç dünyaya duyuranlardan olacaktır. Her gün polis dairesinde dayaktan geçirilmesi, komünist işkencelere maruz kalması Bulgaristan Türkleri edebiyatı için de ölüm simgeler. Komünist «babaların»sırlarına eremediği bir gerçek var: Büyüklerin hayatı ve ölümsüzlüğü, ölümlerinden sonra başlar ...
Şair, yaratıcılığını Bursada sürdürmektedir.
YAŞAMAYA İNANIYORUM
Yaşamaya inanmak istemişim her zaman
Bitmese de gönlümü inciten gölgeleri,
Çullansa da bağlandığım sevgilere bir duman
Sönmeyen inançların görülmedik eseri. ..
Tutulmuşum geleceğin vaadettiği her güne
Yaklaşırken beklediğim kızın ayak sesleri,
1nanmışım her yemine, her şerefe, her üne
Dağıtarak inancımla erittiğim sisleri ...
Zaman oldu, vefasız çıktı bütün dostlarım
Gün geldi tutunduğum dallar çabucak kırıldı,
Ve çok vakit menzile erişmeyen yollarım
Bir sarmaşık örneği gençliğime sarıldı. ..
İnandım yaşamaya, ikircimlik bilmeden ,
Bulunsa da renklerimi inciten gölgeleri,
Yaşamak, ah yaşamak! Diz çöküp eğilmeden!
Dağların gururudur denizlerin feneri. ..
ESKİ HASTALIK
K ya
Yine mi yakınlaşmak, yine mi sokulmak eğilimi
Eski soğukluğa yine· mi ısı katacaksın?
Ufkumda yine serpilmek istiyorsun öyle mi
Buzların altına yine mi demir atacaksın?
Sevgin bir tedirginlik doğurmuştur, bunu bil
Gelişin hep gidişine bedel olmuştur, acı,
Yine de yakınmam sana karşı değil ..
Yine de sanadır bendeki dirlik bulma ihtiyacı.
Ne iyi! Bir yere çıkıyor çelişken yollarımız yine
Ne güzel! Şu dağ ardındaki düzlük yine bizim ...
Yeniden tutkunluğum başlıyor gökyüzünün maviliğine
Ve her sabah serpilen gündüzlük yine bizim ...
BİR YABANSI TANIMA
Sanma ki üzerinde bildiklerim yetersiz
Sanma ki gönlüm açık bu hain bildiklere?
O ışıklı gözlerin gönlümde öyle fersiz
Öyle sağır ki ruhum yapmacık dileklere ...
Ben senden ne istedim, sen neler adıyorsun
Ben hangi ufuklarda, sen hangi doğuştasın?·
Belki de bu acıyı sen yeni tadıyorsun.
Belki suç senin değil, daha pek genç yaştasın.
Kirliliğim önünde öyle sonsuz derin ki
Arıtmaya gücünden kat kat üstün güç gerek,
Elindeki silahta sadece gözlerin ki
Bilmem ucunda var mı yöneldiğim o erek?
Bilmem sana çizdiğim karışık mutluluklar
Konuk diye geldi mi. bu gece yatağına?
Bilmem ki tanıklığa çağırdığım uzaklar .
Sardı mı seni, güzel, bilmezliğin ağına?: ..
Gördün mü? Bilinmezlik içinde yanıyorum
Kaçmak elbette hakkım dilediğim sevinçten,
İlle ne var, bu anda sana inanıyorum
Uzak yolculuğumda. Hem de bu sefer içten ...
DUYGU BARAJI
Bir baraj kurulmuş köyün civarında
Bir avuç su gibi göründü. Baktım:
İçinde koskoca dağlar bitmiş
Ve bu köyde ne kadar güzellik varsa
Bu barajın sırçasında birikmiş ...
Bir baraj kurulmuş köyün civarında
Yağmur sonu akşamdı, serindi. Baktım:
Su içinde balıklar sıcak sıcak oynaşır
Ve bu köyde ne kadar mutluluk varsa
Kırılan sırçanın tellerinde titreşir ...
Bir baraj kurulmuş köyün civarında
Ne büyük, ne de derindi... Baktım:
Bütün gülcü kızların sevgileri birikmiş
Ve gönlümde ne kadar muhabbet varsa
Anlayınca, içimden suya göç etmiş ...
ANILAR
Anılar, anılar, anılar ...
Kimsesiz gecelerime, sıcak bir kadın misali
Beni severcesine sokulan gündüzleri ömrümün
Sararıp solan dileklerimin daha çatlamamış
Tomurcuk hali ..
Niderim ben, nasıl yaşarım sizi kaybettiğim gün?'
Tasasız bir çocuk oynar uzaklarda
Kırığı döküğü yok henüz bir tek oyuncağın
Bir bakar ki sonra, çiçeği yanmamış
Kırağıda karda
Sahteliğini duymamış seven kucağın ...
Kaybettiğim her sevgili, kazandığım dost yüzü
Her sönen ateşimin bıraktığı yanık iz ...
Her sabahtan beklediğim o lekesiz gökyüzü
Her kırılan dalda kalan meyvalarım sizsiniz;
Anılar, anılar, anılar ...
Ben sizinle .seviyorum kendimi
Ben sizinle temiz ...
MEHMET DAVUT (ÇAĞLAR )
( 1932-1986 )
Bulgaristan Türkleri şiir geleneği ve genel sanat kuralları dışında görüldüğü kadar olumlu yorumlara konu olan şair 1932 doğumludur. Razgrat'ın Ezerçe .köyündendir. ilk ve orta öğreniminden sonra Eskizağra Türk Pedagoji Okulu'ndan mezun olmuş ve bir kaç
yıl öğretmenlik yapmıştır. Devamla Sofya Üniversitesi'nin Türkoloji Bölümü'nde yüksek öğrenimini tamamlamış ve Razgrat Türk Pedagoji Okulu'nda Türk dili ve edebiyatı öğretmenliğine atanmıştır. Lakin çok sevdiği öğretmenlik mesleği uzun ömürlü olmamış ve Mehmet Davut, «milliyetçi» damgasıyla görevden alınmış ve uzun zaman işsiz kalmış, devamlı, çeşitli fabrikalarda işçi olarak çalışmıştır. Bulgaristan koşullarında daha fazla kalmanın zararına olacağını gören şair, 1968 Göç Antlaşması'ndan .yararlanarak anayurda göç etmek zorunda kalmıştır. Lise öğretmenliğini İstanbul'da sürdüren şair 1986 sonbaharında kalp krizinden vefat etmiştir.
Mehmet Davut'un şiirleri ilk bakışta değişik yönleriyle ilgi çeker. Öğrenciliği yıllarında ve daha sonraları yazdıkları basmakalıpçılığın damgasını taşımış, sosyalist mesajlar vermenin ürünleri olmuşlarsa da, bundan sonra kendisine özgü ve orijinal şiir tarzını yaratmıştır. Dile ve tekniğe önem vermemiş olmasına rağmen, düşündürücü yönleriyle orijinal şiirler yazmış ve bunların bir kısmını 1966 yılında yayınlanan «DEMETTE BİR ÇİÇEK" şiir güldestesinde toplamıştır.
Şairin, Türkiye'ye göçüyle Türklüğünü Savunmasına rağmen, Bulgaristan'da kalan ağabeyleri ve diğer yakınları silah gücüyle Bulgarlaştırılmış, sosyalizmin kurbanları olmuşlardır.
HAYAT
Hayat var tamtakır
Hayat var kılı çek tereyağından
Benimkisi,
Ne berikisi, ne ötekisi. ..
Benimki tıpkı bir kara bakır.
Gün oldu koştum geçim peşinde
Gün oldu koptu kopacaktı sinirlerim
Gün oldu «eğil dendi"
eğilmedi başım!
Gün oldu, dostu düşman bildim
Düşmanı dost ...
Açmadım dert kapılarımı kimseye
Yaralı ruhumda eriyip gitti günlerim.
Kalbimin telleri söylerken onların sesini
Garip garip dinledim
Ama bir kibrit çöpü gibi de
Yanıp sönmedim ...
Edemedi beni. benden dertler
Beni bana da anlatamadı
-Uyku öncesi ve sonrası-
Gözlerimi terk eden sevinçler,!
ÖLMEMESi VAR ...
Ölümüme bir gün kalsa da
Ölümü sayıklasa da gönlüm
Yıllar yılı
Tercih ederim yaşamayı. ..
Ölümüme bir saat kalsa da
Kökten sarsılmadan duygularım
Ve limon gibi sararmadan benzim
Muhabbet içinde, neşe içinde
Doğar ölüme karşı nefretim.
Ölümüme bir dakika kalsa da
Korkmamak var ölümden asla
Eğer mukadderse ömrüm
Esef etmemek var en başta
Sevmek var ihtirasla
Yaşamı son nefeste de ...
Ölümüme bir saniye kalsa da
Gözlerimin akı dönmeden
Kulaklarımda çınlaması var
Beni benden eden feryadımın
Ve son atışında nabzımın
Ölümden sonra da ölmemesi var
Yüreklere yazılan adımın ...
İŞÇİ SÖZÜ
Bir gün dostlarımdan ayrı düşsem de
Görmesem bir muhabbetini onların
Çarpmasa gönlüm dost sevinciyle
Yaşatmasa dost sözü beni
Kudretsiz duyarım o gün kendimi!.
Hissetmesem bir gün acısını
Ameliyat geçiren bir hastanın
Duymasam malül kimselerin sancısını
Yüreğin insan sevgisiyle
Boşalıp dolmasa
Kudretsiz duyarım kendimi!
Bir gün girmesem haline
çocuğu hastaca ananın
Neşemden bölmesem
Teselli etmesem· onu
Kudretsiz duyarım kendimi!
Kaldırmasam yola düşeni
Sonra koluna girmesem
Sevgimi, nezaketimi göstermesem
Yardıma muhtaç insanlara
Kudretsiz duyarım kendimi!
DELİORMANA SUNU
Yalnızlığımla yolculuk ederim yollarında
Nereye varsam
Renklerin yeşilinde, sansında, allarında
Bir ısı duyarım, bir yakınlık
Ve her zaman yalnızlığımda bile
Ruhumu okşar yaşam dolu havan
Öyle levent levent,
Öyle ılık ılık
Yeşerir, bir yeşeriverir
Başucumda uzanan dal uçların
Ve ıhlamur ve iğde kokusu saçar
Batan güneşle aydınlanan akşamların
Dağını uyanık bulurum sabah sabah
Yaylanı uyanık bulurum
Ve şarkısını dinlerim meşe yapraklarının
- Kah sevda dolu, kah yanık-
Çehrene alı seren ellerin
Muhabbeti var sevgimde
GECENİN ŞİİRİ
Bir rastlantının içimde etkisi değil de
Kalbimde ışıyan gecenin mehtabı mı bu?
Şeklini yitirdiği anda odamın gölgesi
Bir şiir kıpırtısı mı gözlerimi açan?
Uyanıklığımda da huzursuz yatağımda
Uykusuzluktan kurtulmadı gözkapaklarım
Sesim de tıkanmadı soğuktan ...
N e yaz sıcaklarının etkisi vardı onlarda
Ne de kış soğuklarının dondurucu yeli...
Uyandım bu gece de, uyandım amma
İçimdeki şiiri mi bulacağım dipdiri
-Feryat edenlerin şarkısıyla beraber-
Uyandıran düşüncelerim mi acaba
Bir türlü çözemediğim uykusuzluğun
Çağrışımlarla dolu bilmecesini
Yazı defterime çözüvermiş gecenin şiiri.
İSMAİL İBİŞOĞLU (TUNALI)
(1933 )
Şiirimize buruk ve düşündürücü mizah havası getiren İsmail 1933 Rusçuk'a bağlı Svalenik doğumludur. İlk ve orta öğrenimini başka başka okullarda tamamlamış, bir kaç yıl öğretmenlikten sonra Mestanlı (Momçilgrat) Türk lisesini bitirmiş, İsmail Kahraman, Hasan Kınalı gibi milliyetçi öğretmenlerden ders almıştır. Askerliğini «EMEK ERİ» gazetesinde tamamlamış, bir kaç yıl öğretmenlikten sonra Hasköy Tıp Okulu'ndan mezun olmuş, Rusçu~ köylerinde 10 yıldan fazla sağlık memurluğu yapmıştır.
Komünist rejimin iğrenç oyunlarına tahammül edemeyen İsmail, 1977'de eşi ve 2 kızıyla anayurda sığınmıştır. Suudi Arabistan'da birkaç yıl çalışmış olup halen Ankara Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi''nin Hematoloji laboratuvarıda görev yapmıştır.
Yaratıcılığına öğrenciliği yıllarında başlayan İsmail İbişoğlu ( halen İsmail Tunalı) biçimden önce içeriğe, amaca ağırlık vermiş, Ezop diliyle de olsa, rejimin baskılarını,· insanlar arasındaki çelişkili ve kuşkulu tutumları konu edinmiştir. Bulgaristan'da yazdıklarının bir kısmını 1965'te İĞNELİ GERÇEKLER kitabında toplamıştır.
Bulgaristan cehenneminde kalan tüm yakınları silah gücüyle Bulgarlaştırılmış, birinin ölümüne gidilmiş, bir kaçı da tutukevine sürülmüştür. Türkiye'ye iltica etmekle bütün ailenin milli benliğini koruyan Tunalı, kalemiyle tekrar Bulgar ırkçılarının karşısındadır. Bu yakın dosttan büyük ve özgün eserler beklemek hakkımızdır.
SOSYALİZMDE MORAL ÜSTÜNE FIKRALAR
DEĞERSİZ KARDEŞLER
«Barış» ile «Moral» sözü.
Sosyalizmde besmeledir,
Sokakta ve meyhanede
İkisi de eleledir ...
BÜYÜK ADAM
Bir zamanlar bizim İsmet
Kansını pek severdi,
Alınca iyi bir mesnet
Eşini unutuverdi. ..
KOMÜNİST YAŞAR
Dillerde destandır Yaşar
Sekiz karı oldu başar,
«Komünist bir gencim» deyip
Kız peşinde durmaz koşar.
SOPALI AVCI
Münevverdir bizim Enver
Kansını her gün döğer,
Sonra onu işe salıp
Kendi dağa ava gider ...
KÜLTÜRLÜ DEREBEY
Tiyatro, sinema demez
Gider göğüs gere gere,
Kansını 'bak götürmez
Beş-on yılda üç-beş kere.
ÇAĞDAŞ AYDIN
Çok gezdi o, çok okudu
Kafasına bilgi kodu,
Köye döner dönmez hemen ,
Kansını evden koğdu.
KIRK TARAKTA BEZİ VAR
Evden çıkmaması için
Karısına moral. okur,
Kendisiyse bilmem niçin
Köyden köye mekik dokur.
KOMÜNİST FERMANI
Elveda sevgilim, elveda
Bekleme, hiç mektup, seda,
Olup bitenler üstüne
Kırmızı kalemle çek bir nida!
YALANCININ MUMU
Şefin yanına gider
Benden şikâyet eder
Benim yanıma gelir
Şeften şikâyet eder
ÖĞÜT YERİNE
Öyle candan güvenme
İmansız bir dostuna
Gün gelince görürsün
Sahip çıkar postuna
MEHMET ÇAVUŞ
M. Çavuş 1933'te Eskicuma'ya bağlı Turnaovası :köyünde doğmuş, ilk ve orta öğreniminden sonra Eskizağra ve Razgrat Türk pedagoji okullarında okumuş,Sofya Üniversitesi'nin Türkoloji Bölümü'nden mezun olunca 2. yüksek öğrenimini Tarih-Felsefe bölümünde sürdürmüştür. Üniversitede öğrenimi döneminde «Eylülcü Çocuk» gazetesinde ve Sofya Radyosu'nda çalışmaya başlayan şair, devamla, Şumnu Türk lisesinde, bir kaç kez görevden alınmasından sonra da Gerlova köylerinde ve Rodoplar'da öğretmenlik yapmıştır. Tekrar Sofya Radyosu'nda, Eskicuma vilayet gazetesinde, vilayet muhabiri olarak "Yeni Işık-Nova Svetlina»da çalışmış, parti siyasetine ters düşmekliği nedeniyle tekrar görevden alınmış, bir kaç yıl işsizlikten sonra 1982 yılında evcek sınır dışı edilmiştir.
İlk şiiri 13 yaşlarında iken basılan M. Çavuş bir .bölüm şiirini «Yılların Serenadı» (1964) ve "Yol Verin» (1969) kitaplarında toplamıştır. «Cennet ve Cehennem» destanı vilayet gazetesinde, Bulgarca «Ölümden Sonra Yaşayanlar» nüvellası «Yeni Hayat» dergisinde tefrika edilmiş, «Sevdanın Başlangıcı» romanıyla "Sevda İlk Durak» şiir kitabı, hikaye, deneme ve anılardan oluşan diğer üç eseri de «rejimin zararına» nedeniyle basılmamışlardır. Eleştiri, çeviri, anı, deneme dallarında da başarılı olmuştur. Bulgaristan Türkleri Edebiyatı Antolojisi'nin (1964) takdim yazısında belirtildiği gibi: «Taze, canlı ve orijinal bir sima sistemi vardır. Basmakalıpçılığın, kof gürültülülüğün, şematizmin geniş olarak yayıldığı bazı motiflere yeni bir canlılık ve renklilik vermektedir. Şiir tekniğini iyi kullanan, kafiyeleri pürüzsüz bir şairimdir", Halen İsstanbul'da oturmakta olup, yaratıcılığını gazete ve dergilerde sürdürmektedir.
Şair, Bulgaristan'da sürdürdüğü Türklük dünyasını anavatanda da sürdürmekte ve Bulgaristan Türklerinin hak ve özgürlüklerini savunma savaşı veren Balkan Türkleri Dayanışma ve Kültür Derneği nin kurucusu sıfatıyla gecesini gündüzüne katmaktadır. 1984'te «Bulgaristan'da Soykırımı», 1985'te «Bulgaristan'dan Sesler» (Şiirler), 1986'da da «Bulgaristan Türkleri Dün ve Bugün» eserlerini yazmış, gazete ve dergilerde, yerli ve yabancı basında neşredilen yüzlerce bedii ve bilimsel yazısında Bulgaristan Türklerinin tarihsel varlığını, maddi ve manevi yapısını dile getirmiş ve getirmektedir.İstanbulda Tuna dergisini de çıkarmaya devam etmektedir.
AZINLIKLAR MEZARI
Sıcaklığını yitiren kadınlar gibi
Kanseri simgeler Rumeli'de günler,
Kanımızı emen akrepleri yankılar
Kelepçeler, darağaçları, sürgünler ...
Kan kusarken hüküm giyen türküler
Ölüm taşır karanfil açar her yara,
Zulme karşı savaş verir mazlumlar
Saçlarını bayrak edip rüzgarlara.
Pırangalarla gelip geçiyor günler
Ruhlar esir, kalpler kırık dökük,
Acılar, erkeklerin canına minnet
Anaların gözleri yaşlı, boynu bükük.
Ölüm sellerinde yaşam sürdürüyor
Rodoplar, Dobruca, Gerlova, Deliorman
Sevda oluşunu yitirirken umutlar
Kavgalardan kopan avuntudur zaman.
Dil yasak, din yasak, töreler yasak ...
Bir iniltidir her .ağıt, her destan,
Derde derman yok, gözler kan çanağı
Azınlıklara bir mezardır Bulgaristan.
Eskicuma, 1982
TURNA OVASI
Yalnız tatlı rüyalarımda değil
Uyku önceleri de her gece
Ruhumu okşayan bir elsin ...
Şarkıların kadar cana yakın
Türkülerin kadar güzelsin ...
Buğday kokusu, ter kokusu burnumda
Başım gibi sevdalı dağların
Çoban yeşilidir, yiğittir, uludur,
Gülün söyler, bülbülün söyler
Korkunç gecelerin bile türkülüdür.
Bayrak bilirim seni, köyüm,
Çocukluğum kadar uzaksın benden
Ama bir nefes kadar yakınsın bu an,
Seni duyup anlayan
Ve anlatan bir destandır 25 yaşım,
Dağların gibi dumanlı başım ....
Köyüm, evim-barkım benim,
(*) Turnaovası: Eskicuma'nın doğusunda, Gerlova'nın. kuzeyinde 500 hanelik temiz bir Türk köyüdür.
İçimde sen ve titrek dalgalar.
Gündüzler yaşadım sende
Ama hasrettik yaşam kervanına,
Şimdi hıçkırıklı gecelerinde bile
Baykuşlar hakim sana.,.
Bir teselli getirmiyor bana
Yarınlardan yükselen sesler,
Gönül avutmasa da türkülerin
Bilirim, mertsin, cömertsin,
Göğün besler, toprağın, suyun besle!
Köylüm şahidim olsun,
Sende herkesin bir sevdiği var:
Fehimin Gülteni,
Alinin Ayşesi,
Ahmedin Gülşeni,
Benim de kalbimde bir Fatmacık yaşar
Köyüm benim,
Rüzgârlarınla dertleşen toprağında titreşir
Benim yaralı hürriyetim ...
Bu hürriyet haykırıyor
Bülbüllerin yanık şarkıları
Kavalların döktüğü türküler ...
Benim kırık hürriyetim
Fatmamın gözlerinde güler... _
Şumnu, 1958
SENİ ANDIM GERLOVA
GerIova ...
Kaç defalar bu kelime
Dilime düştü bilmiyorum
Ama korkunç kanatlarını
Savururken işkenceler ve ölüm
Üstünde uzun geceler
Kahrını dinlediğim malûm ...
Ağladığım günler oldu
At güderken ovalarında
Sevindiğim günler oldu
Ama tatlı rüyalarımda ...
Bazan torbam bomboştu
Nedendi bu, bilmiyordum
Bazan tuz-soğan çıkıyordu
«Koyana şükürler» diyordum.
GerIova ...
Buram buram Türk kokan
Çiçekleriyle içe akan diyar .
Anammış gibi severim seni
Anammış gibi tanırım ...
Ana değil misin ki zaten
Yaslı günlerimde göz yaşlarımı silen
Ve kaderin cilvesine aslan kesilen
Gökte yıldızların kadar
«Gel gel» eden köylerin
Ve evlerin ve çekilerin var ...
Eriyen karlar gibi yok olmuyor
Zalim eliyle yazılan
Ağışlayışlar, ağıtlar, sızılar
GerIova ...
Bana dünyalar öğrettiğim için
Ebedi bir yürek gibisin,
Her öğün ve her evde yediğim .
Kepekli ekmek gibisin ...
Cesur insanların var
Türkülerin kadar sevilesi
Ağlatıcı, ağıtların gibi
Nasırlı ellerle tarih yaratanlar!
Türkülerin var, GerIova
- Aşımızın tuzu-biberi
Rahatlık getiren anlarla
İçlerden her derdi atanlar
Gerlova ...
Sesimi duyar mısın?
Gönlümde seni selâmlayan arzular
Ve yanan, uyanan gözlerimde
Ak günlerin muştusu var ...
Sesimi duyar mısın, GerIova?
Eyyyy bahar dolu toprakları
Buğday kokan, ter kokan ova
Eyyyy çiğdem çiğdem bayırları
Ve mezardan gelen haykırışlarıyla,
Gönlüme akan GerIova
Seni dile getiren sevdalar gibi
Bu gün başka biçimdesin ...
Tohuma can veren
Ve arzularımı toprağa ören
Muhabbetler, merhabalar gibi
Ilgıt ılgıt kanımda,
Rüyamda ve içimdesin ...
Uzağından sana haykırıyorum
Sesimi duyar mısın, . Gerlova? ..
Şumnu/ 1957
KIRlLAN DAL, KIRILAN GÖNÜL, LEKELİ ONUR, ÖLDÜRÜLEN BÜLBÜL, BEN VE ÖYKÜMÜZ
(Dost İsmail Bekire)
1.
Bahçede bir badem dalıdır bu
Rüzgârların, kasırgaların kırdığı
Beşinci mevsimden esende ...
Ah ne yazık, ne yazık, ne yazık
Bir daha yeşermeyecek bu dal
İstesen de, istemesen de ...
Kuşlar konmayacak kınlan dala
Ne su işleyecek yaprak yaprak
Ne de meyvesini göreceğiz ...
Yuvası haraboldu dertli bülbülün
Yazgımız sorulunca tüm baharlara
İşte bu dalı göstereceğiz ...
Dalgalar her şeyden habersizdir
Denizde yosunlar, karada otlar
Dalın derdinden ne anlar?
Gözyaşlarım dal uçlarında şimdi
Ve günler kalbur edince kalbimizi
Dalın simgesi olduk, insanlar ...
Hep mi kırılacak körpe dallar
Sakıza mı dönecek dal uçlarında su
Hep yeşili mi öldüreceğiz?
Ağlama badem ağacı, ağlama. ağlama
Kasırgalar dilimden anlamıyor
Kıran da biz, kınlan da biz ...
2.
Yuvacığı haraboldu bülbülün
Üzgün üzgün bir başkasına .kondu
Ve bir başkasında daldı yasa ...
Böyle hali mi olurdu zavallı kuşun
Kasırga kopmasa beşinci mevsimden
Güveren dallar kırılmasa? ..
Bülbül şarkısını sevmeyen mi var
Ne çare dili yabancıdır bize
Sevgisi yabancı, kaderi yabancı,
Hava güneşli olsun, bulutlu olsun
Yeşil bahçede saltanat sürüyor
Bulut bulut bir sancı. ..
Bir avcı dolaşıyor bahçede bak
Bir el ateş, biraz duman ... derken
Can veriyor yuvasız bülbülüm
Onurumuzu ayakaltı ederek düpedüz
Sevincimizi, kişiliğimizi öldürüyoruz
Farkında mısın gülüm?
3.
Bizim bildiğimiz bahçededir orda
Yas tutuyor badem ağacının altında
Kırılan dal, yitirilen gönül...
Kan damlıyor lekeli onurlardan
Toprağa dönüyor sağduyularımız
Şarkısını tamamlamadan bülbül..
Sonra ben fışkırıyorum topraktan
Yeşil dallarım olacak benim de
Kuş sesine garkolacak dağlar taşlar!
Söyleyin, dallarımı kıracak mısınız,
Yarıda bırakacak mısınız türkümü
Beni de vuracak mısınız yoldaşlar?
22-23 Şubat 1973, Eskicuma
AYNALARIN GİZLEDİĞİ
Zamanla ne kadar değiştiğini sezmek için
Yaşını düşünmeden aynanın başına geçiver,
Beyaz teller göreceksin siyahlar arasında
Göz çukurlarından başlayacak çizgiler ...
Bilmece çözercesine düşüneceksin niteliğini
Alnında çöreklenen yılankavi kırışıkların,
Beddua etmeyeceksin geçirdiğin günlere
Bir mutluluk ararken köşkünde ışıkların.
Sevdim mi diyebilirsin yaşını unutarak
Sevda üstüne bir türkü· de yakabilirsin,
Mecnundan farkını görebilmek için sonra
Aynada yüzüne bir kez daha bakabilirsin
Aynalar mı dedik? Aynalar yalan etmez ...
Ama cüce görünüşüne üzülme, aldanma sakın,
Sen de bir şeyler bıraktın bu geçen günlerde
Sevince baraj kurarken muzaffer akın ...
Şu çam çatıl iskeleler.de sabah sabah
Belki mevsimlerce sızı inmişti dizlerine,
Yorgunluğunu gecelerce yitirirken belki
Merhametsiz boralar set çekmişti izlerine.
Kâh kuru topraklarca yanıp kavruldun
Kâh sırdaşı oldun yağmurun ve selin ...
Ve günlerce güneşle paylaşırken hislerini
Kadeh tokuşturmasını da unuttu elin ...
Ama bir iz bıraktın korkakların gidemediği
Seni günlerce ısıtıyordu kışta ve karda,
Ve şimdi geçtiğin yolu görmek istediğinde
Alnındaki kırışıkları göreceksin aynalarda.
1965 Sofya-Eskicuma
DERTLİ ŞİİR
Tüm dertlerim güvenilir dost bana
Evimde dert, sokakta dert, işte dert,
Cümle alem saldırırken insana
Gerçeklerden üstün olur düşte dert.
Diyelim ki kadeh elde her gece
Yalnızlıktır canevinde kol gezen,
Dost bildiğin dertlerindir gizlice
Sana candan kucak açan gezeğen ...
Diyelim ki eşten oldun, için boş
Çocuklara özlem dolar kucağın,
Bâde sudan ne ayıksın, ne sarhoş
Dertlerinle alevlenir ocağın ...
Diyelim ki kapın açmaz dostlarım
Pencerenden koğamazsın usancı!. ..
Ne geçmişler sarar şeni, ne yarın
Canevinde at oynatır bir sancı ...
Diyelim ki harçlık yoktur kesende
Değirmeni tuzla soğan döndürür,
Yangıları attım artık, desen de
Ateşini dost dertlerin söndürür.
Diyelim ki tutmaz kolun-ayağın
Sahrada son çağrışımdır özveri,
Dört duvardır güvenilir dayağın
Solup gider babalığın değeri ...
Diyelim ki yorgan döşek halin var
Umutlarla elin vermez gelecek,
Dil ucunda çağrı olur anılar
Dertlerinle dertleşirsin, bu gerçek.
Öyle bil ki ölüm sonsuz bir umut
Kuş sesinde haykırışı andıran ...
Türkülere pencereni açık tut
Türkülerdir derdimizi yandıran.
Eylül 1981 Eskicuma
MAVİCE
Sensiz her nereye gitsem yol düşende
Renklerden maviye takılır gözlerim
O zaman mavi düşünceler şahlanır bende
Bu rengi neden bu kadar sever özlerim
Sensiz her nereye gitsem yol düşende.
İlk gelişinle maviyi sen getirdin bana
İçimde gebe bir dal ucu patladı çiçeğe,
Dünyaları oturtmuştun göz kapaklarına
Bekleyiş yağmuru örneği süzülen gerçeği
İlk gelişinle maviyi sen getirdin bana.
Süt mavi elbiselerinle gelmiştin hani
Hani mavi düşüncelerdi damarlara çöken
Mavice konuşuyor, mavice gülüyordun hani
Kirpik arası bu renkti ağrılarımı söken
Süt mavi elbiselerinle gelmiştin hani. ..
Sırsıklam oturdun da gönül tahtıma
Dimağıma akıyordun sevda tellerinden,
Mutluluğu bir villâ örneği kurdun bahtıma
Ve mavi mavi nefes alıyordun derinden
Sırsıklam oturdun da gönül tahtıma ...
Çağrılar sevdanın raksı mıydı gözlerinde
Benim olduğunu bilmediğim o ilk sızıdan
Mavi rengin pınar derini körfezlerinden
Bıraktığım tanıdık bir ses geliyordu o an
Çağrılar sevdanın raksı mıydı gözlerinde?
N'olur, bağrımda bir ömür mavice gülsen
Sanatıma sağduyu olsan, içimde şenliğim,
Gözüme bir yığın mavi baharla görünsen
Renklerden yalnız maviye takılsa benliğim
N'olur, bağrımda bir ömür mavice gülsen?
1963, Sofya
RECEP KÜPÇÜ
( 1934-1976 )
1950-1970 yıllarında Bulgaristan Türkleri edebiyatı «Lale Devri»ni yaşadı. Bu devrin gerçek ünlülerinden biri de 'şair Recep Küpçü'dür. Şair, 1934, Filibe'ye (Plovdiv) bağlı Kuklen doğumludur. İlk ve ortaokuldan sonra Kırcali Türk Pedagoji Okulu'nda başladığı öğrenimini Razgrat'ta tamamlamış, bir kaç yıl üniversitenin Türkoloji bölümüne devam etmişse de, siyasi sebeplerle öğrenimine son vermek zorunda kalmıştır. Öğretmenliğe atanmışsa da, bununla yetinmeyerek, «Yeni Işık» gazetesi muhabiri olarak çalışmaya başlamış, fakat bunun yararından fazla zararını görmüştür. Uzun zaman işsiz kalmış, perperişan bir hayat yaşamış, 1976 Nisan'ında bilinmeyen sebeplerle bilinmeyen kişiler tarafından ölümüne gidilmiş, eşinin, başta şair dostları Nedalko Yordanov ve diğerlerinin ısrarına rağmen, yapılan otopsiden bir sonuç alınamamıştır.
Recep Küpçü" angajeliğin, basmakalıp sanat ve taklitçiliğin batağından kolayca kurtulmuş ve öncü dünya edebiyatından esinlenerek kendine özgü gerçek sanat yolunu bulmuştur. Gerçi, şairin, her türlü sansürü ve gözdağı vermeleri yenerek büyük şiire doğru yolculuğu çoğu kez dar görüşlü edebiyat çevreleri ve resmi düşüncenin borazanlığını yapanlar tarafından saldırılar konusu olmuştur. Lakin şiiri kadar bencil ve atak olan şair saldırılar karşısında daha da ateşin olmuş ve büyük şiirin örneklerini vermiştir. «Ötesi Var» (1962) şiir kitabı büyük şiirin' başlangıcı sayılırsa da Ötesi Düş Değil güldestesindeki şiirler büyük şiirin örnekleri olmuşlardır. Şairin, Bulgarca da bir şiir kitabı basılmıştır. Bir roman ve daha bir kaç eseri «zararlı» görülerek yayımlanmamışlardır. Şair, çeviri dalında olduğu gibi tüm edebiyat türlerinde başarılı olmuştur.
Türklüğü de şiiri kadar büyük ve güçlü olan R. Küpçü'nün de adı ölümünden 8 yıl sonra Bulgarlaştırılmıştır. Bu durumu protesto eden eşine çağdışı işkenceler uygulanmış, sonunda bir köye sürülmüştür. Fakat şairin şiirlerinde ve kişiliğinde bir güneşi simgeleyen Türklük er-geç Burgaz'dan şahlanarak, intikamcı gücüyle Balkanlar'da bir bayrak gibi dalgalanacaktır.
YAŞAMADA ANLAM
Gönlü avutan bir anlatıdır
Beklediklerimizin yanımıza geleceği inancı
Biz varacağız onların yanına er geç
Düşsek de yollarda, içimizde doğsa da sancı:
Gelecekte bizi bekleyen kocamışlık. .
Değil mi yaşamaya başladığımız gün
Doğa ile böyle anlaşmıştık?
Yersizdir şimdi darılma eğilimimiz ...
Kocamışlığımızda anılara dönme isteğimiz
Bu gün bilmediğimiz bir özlem olacak
Yaşadıklarımızı yeni baştan yaşama özlemi.
Yaşantının öylesi de güzel böylesi de.
Kaçan mı var yoksa iyiden, güzelden?
Yaşamanın en yüce anlamı
insanlığı yitirmemek elden.
II.
Sevmem mavi-yeşil denizin sütliman kesilişini güzün
Dalgalanmayış yaşamışlığın türküsü olsa gerek
Anladım ki durgunluğun ürünüdür hüzün
Kişiye yaraşan durgunluğa kulluk etmemek.
Her çağda geçerlidir saplantıya kul olanlar
Ama ben ölüyümdür gönlüm dalgalanmadığı anlar.
Hiç bir şey yok olmaz bende yaşadıkça Ben
Tatlı üzüntülerimde yaşar benden gidenler
Bana gelenler yaşar tedirgin sevinçlerimde
Ömür dediğimiz şuradan şuraya dek bir yolculuk.
Bir yanda mendil sallayanlar henüz görünürken
Öte yanda bakarsın belirir sana el edenler.
Düşünürüm de
Kimi kederden kimi sevinçten nemlenir gözlerim
Değil mi ki yaşamı içten duyup yaşayan insanım
Ben geleceğe bel bağladığım gibi
Ardımda kalanı da özlerim ...
BAHARA DOĞRU YÜRÜYEN ADAM
Yürüyorum
Sızlıyor tabanlarım yürümekten
Yürüyorum ...
Başı karlı yüce dağlar
Ardında mevsimin bahar
Olduğuna inanarak yürekten
Yürüyorum ...
Bir adım, iki adım, üç adım derken
Düşüyorum bir çukura. .
Daha fazla artıyor özlemim
Başı karlı yüce dağlar.
Ardınca açan bahara
-- Çok iyi olmuş, diyor
Beni çukurda görenlerin kimi
Kimilerde telaşlar içinde:
Yazık oldu, diyorlar.
Ben de diyorum ki:
Hayıflanmaya ne hacet var?
-Yüce dağlardan önce
Tanımalı beni şu çukurlar ...
Bir hamle, iki hamle, üç hamle ...
Çukurlardan çıkmak öğretiyor insana ,
Dağlara tırmanmayı, tosunum!
İşte düştüğüm çukurdan çıkarak
Yine yürüyorum ...
Bir adım, iki adım, üç adım ...
Bilmeyenler bilsin
Yürüyüştür benim adım ...
Düştüğüm zaman «İyi olmuş» diyenler
Geldiler beni selamlamaya ilkin
Yüreklerindeki ifade ne sevgi, ne de kin.
Geçiyorum yanlarından kollarımı sallıyarak
Başım gökte alnım pak.
Ayaklarım yerde, fakat
Yaya yürümekten yılmayan ayaklarım.
Yürüyün ayaklarım ...
Başı karlı yüce dağlar
Ardında açan bahar
Benim baharım ...
GÜNEYE GÖÇEDEN KUŞLAR
Güneye göçeden kuşlar,
N' olur, söyleyin bana.
Nerde kaldı o güneş,
O ılık akşamlar,
O ferah? ..
Neden böyle vakitsiz geldi güz?
Biliyorum, burda bir sır var:
Siz yazı kanatlarınızda götürdünüz
Güneye göçeden kuşlar ...
Ama değil mi, değil mi kuşlar
Gencelmeye gitti yaz?
Değil mi bahar olarak dönecek
Yine buralara?
Ve dökülecek yerlere
Sizin kanatlarınızdan,
Gagalarınızdan,
Ilık ılık
Çiçek çiçek
Yeşil yeşil
Ferah ferah ..
N'olur, n'olur sanki
Gözünü sevdiğim kuşlar
Beni de her güz alsanız
götürseniz güneye? ..
Ve açınca bahar
Yine buralara getirseniz
Hep böyle genç genç
Ümit ümit, aydın aydın
Sevda sevda ...
BURGAZDA BAHAR
Yine bahar tacını giyiyor şehir
Yine bahar çağında ortalık
Cömertliği tutuyor güneşin
Bu aralık. ..
Hesabına bakmadan üçün-beşin
Sırsıklam ışık serpiyor boyuna
Doğanın ağacına, çimenine,
Havasına, suyuna ...
Şu lacivert şehri öpmek geliyor içimden
Kalbime nadide bir his sinince ...
Deniz bahçesinde ılık, rayihalı hava
Okşuyor yüzümü ince ince .
Yalı çiçekleniyor renk renk .
Yalıda bahar ...
Denizde bahar,
Besteliyor tatlı bir ahenk
Sahili öpen dalgalar ...
Havada da ılIk ılık bahar.
Baharı bütün neşesiyle
Kanatlarında taşıyor martılar.
Nereye baksan bahar ...
Bahar dallarda sarmaş dolaş yeşille
Kuşların dilinde bahar
Yüzlerinde baharın tazeliği
Gönüllerde bahar ferahı var
Bakışlarda ılıklığı, güzelliği
Bu esrarengizlik içinde
İçten coşuyorum da dostlar
Şahlanan hayallerime
Dar geliyor ufuklar
KALBİMDE ·İNANÇLA
Yıllar var ki yalın günde
Nice yollar arşınladım
adım adım, adım adım.
Kaldım toz-toprak içinde
Yürümekten usanmadım
Sarıldım hayata kalpten
Ümidi kesmedim 'asla
Aydın aydın gelecekten ...
Yandım bazan susuzluktan
Cayır cayır yandım durdum ,
Söz açmadım öz derdimden
Ellerin halini sordum ...
Ve istemedim kimseden
İçmek için bir damla su,
İçimde aslan kesildi
Boyun eğmemek duygusu ...
Yürüdüm ben bağrı yanık
Yokuşlu uzun yollardan
İlham aldım insanlardan
Olduk hayallerine tanık ...
Şimdi ateş var karnımda
Benim alevim bundandır
Duyun insan kardeşlerim
Yaratan insan insandır ...
Ter kokusunu da sevdim
Menekşe kokusu kadar ...
Bütün hünerli ellere
Kalbimde engin sevgim var.
Bu sevgidedir ümidim
Korkmam gayrı kurttan-kuştan
Dünyaya gelmiş gibiyim
Yeni baştan
Yeni baştan ...
BAHAR DA OLSA
Tomurcuk çatladı güneşten
İğdeler çiçek açtı yumak yumak
Halı gibi yeşerdi çayır-çimen
Kuru dereler bile çağladı
Bütün kuşlar dile geldi bak
Cıvıl cıvıl bir hayat başladı.
Ne kolay bunu söylemek,
Hazıra sevinmek ne kolay,
Amma bu kadar mı
Kolay geliyor bahar?
Hiç mi yok bunda
Ağrılar, sızılar? ..
Git sor açılan tomurcuğa
Yeşeren çimene
Ve dalda öten kuşa sor
Göreceksin ki
Tomurcuk sanıldığı kadar
Kolay çatlamıyor
Kolay delemiyor
Toprağı çimen ...
Ve rastgele ötmüyor kuşlar.
Tomurcukta da
Çimende de
Kuşta da
Gizli bir savaşın
Zafer gururu var ...
Ümitle beklenilmişe ...
YILLAR ÜSTÜNE
Yıllar kışla başlıyor
Kışla bitiyor yıllar
Tıpkı aşk serüvenleri gibi
Ortada kalıyor yalnız
yeşil bir yaz
yeşil anılar ...
Kışla bitiyor
Kışla başlayan yıllar ...
İKİ ASLAN OĞLUM
Karım ve iki aslan oğlum
Sizi mutlu edemediğim için üzgünüm böyle
Yoksa mutlu olmadığım için değil
Ben ki,
Nasıl olsa yaşar ve yaratabilirim
İster kelepçeli olsun ellerim
İster darağacın ipi boynumda,
Hatta çingeneye bile kalmaz
Ayaklarımın altından sandığı çekmek
Basarım tekmeyi sandığa ben kendim
Ölen ben olsam da,
Yenilen ben değilim.
(Şiir, ses sanatkarımız merhum Ahmet Yusuf tarafından sağlanmıştır)
ÖMER OSMAN ( ERENDORUK)
( 1934-2007 )
Şiirde ve hikayede aynı ölçüde başarılı olan Ömer Osman 1934'te Koşukavak'a bağlı (Krumovgrat) Zvanarka (Yunuzköy) doğumludur. İlk ve ortaokul,öğreniminden sonra Kırcali'de Türk Pedagoji Okulu'nu bitirmiş. Krumovgrat'ta ve köylerinde öğretmenlik yapmıştır. Kırcali vilayet gazetesinde de birkaç yıl çalışmış, parti aleyhinde bir roman yazdığı ihbar edilince görevden alınmış, 5 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Son zamanlarda da adının değiştirilmesi ve hıristiyanlığı kabul etmemesi sebebiyle tekrar tekrar polis dairesinde ve evinde işkencelere maruz kalmıştır.
Ömer Osman'ın yaratıcılığı şiirle başlamış ve daha ilk ürünleriyle özgün ve uzun ömürlü şiirin örneklerini vermiştir. 1960'larda hikayeciliğe atılmış, bu kolda, daha üstün başarılar kaydetmiş, Çehovvari hikâyeleriyle Bulgaristan gerçeklerini yansıtmıştır. Sistemin çelişkileri, gerçekler ve sahtelikler, umut ve umutsuzluk istidatlı yazarın kaleme aldığı hikayelere renk vermiştir. Hikayelerinin bir kısmı iki kitap halinde yayınlanmıştır. Türklere karşı işlenen çağdışı işkenceleri yansıtan romana tamamlanmadan el konmuş ·ve yazar 5 yıl hüküm giymiştir. Ömer Osman, Bulgaristan Türkleri edebiyatında sevilen bir şair ve hikâyeci olarak ad yapmış, edebiyat ve sanat çevrelerinin .takdirini kazanmıştır.
Yaratıcılık özgürlüğünden·yoksun bırakılan yazar, adların Bulgarlaştırılması sırasında tekrar «sınıf düşmanı» bilinmiş ve tekrar tutukevine sürülmüş, aile perperişanlığa terkedilmiştir. Böylesine Türkçü ve gerçekçi bir sanatkarın tutukevinde Bulgarlaştırılması evindeki tüm Türkçe eser, gazete ve dergilerin toplanarak yakılmaları, Bulgaristan sosyalizmini anlatmaya yeterlidir. Şair 2007 yılında İstanbulda vefat etmiştir.
GENÇLİK
Bir rüzgar esti...
Sararmış yapraklar· döküldü dalından.
Bir mevsim geçti...
Gene gelecek ...
Gençliğim! ...
İncim benim ...
Elim, kolum, varlığım
Sevincim benim ...
Sen nereye?
Ben ne geldiğini duydum senin
Ne misafir kaldığını bir kaç zaman
Ne de yıllardır coştuğıınu kanımda.
Ama gidişini görüyorum gözlerimle.
- Beni terk eden dostlar örneği-
Koptuğunu duyuyorum içimden çatır çatır
Sen gidince neyim kalacak tenimde
-Zaten neyim kaldı ki kötülüklerden gayrı-.
Bir vücudum var kasırgaların yıprattığı
Bir de kalbim kaldı kemirilmiş kıtır kıtır
İnsanlara ufak-tefek bir yardımın varsa eğer·
Onu sana borçluymuşum meğer ...
Bugün, yarın ak düşecek saçlarıma
Gözlerimi saracak bir gök duman ...
Gitme gençlik gitme gitme dur aman!
Sensiz beçeremiyecek işlerim var nice
Tutunduğum bir tek dalımsın işte
Beni terketme zamanından önce ...
ÖZLEMEK
Özlemek karanlıkların sıyrılışını
ilk ışını özlemek insanı okşayacak,
Özlemek kötülüğün, şerliğin ayrılışını
Kalışını özlemek sevginin kucak kucak.
Özlemek tomurcukların patlayışını
ilk çiçeği özlemek sıla· özlercesine,
Özlemek hasetliklerin çatlayışını
iyiliği özlemek bir yar gözlercesine.
Özlemek bencilliğin yok oluşunu ...
Sonra dost özlemek dertleri paylaşacak
Özlemek kaybolan anka kuşunu ...
Mutluluğu özlemek çiçek çiçek açacak.
Özlemek masalımsı bir güzelin sarışını
Tatlı sözler özlemek ballanmış dudaklardan
Suda balıklar gibi bir belin kıvrılışını
Sonra buse özlemek allanmış yanaklardan.
Özlemek iyiliği, kardeşliği, buseyi. ..
Güzelliği özlemek bir ana özler gibi!
Özlemek, kötülüklerden gayrı her şeyi .
Her şeyi özlemek yâr yolunu gözler gibi.
BULUT VEYA UMUT ÜSTÜNE
Çatlak çatlak çatlamıştı topraklar
Yapraklar solmuştu dallarda
Rüzgarın raksı vardı yanık yanık
Diz boyu tozların demir attığı yollarda.
Ve işte göründü ufukta bir bulut
Ah ·umut ... ah umut ... ah umut ...
Bulut yavaş yavaş geldi
Ve tüm bakışlar yöneldi ona.
Ah bir yağmur boşanıverse bu gece
Ve temizleyiverse yeri kana kana!
Sonra şimşek ... kılıç gibi şimşekler!
Bekler gönül, ha babam bekler ...
Bekledi...
Bir kaç damla serpti bulut ve gidişiyle
Dertlere dert ekledi. ...
xxx
Üç müydü, beş miydi yaşım bilmem
Her akşam oyundan dönüyordum
Neden korkuyorsun diyordu dedem
«Köpekten» diyordum ...
Beş miydi, on muydu yaşım bilmem.
Her akşam çobanlıktan dönüyordum,
«Neden korkuyorsun?» diyordu dedem
«Yılandan» diyordum ...
On muydu,. On beş miydi yaşım bilmem
Her akşam okuldan dönüyordum ...
«Neden korkuyorsun?» diyordu dedem
«Şimşekten» diyordum ...
Şimdi yaşım otuz iki.
Elli de olabilir
Neden korktuğumu sorsa biri
«İnsandan» derim ...
Halbuki dünyada en çpk
İ n s an ı severim ...
LÂTİF ALİ
( 1935-1999 )
Bulgaristan Türkleri şiirinin diğer otoritelerinden biri de, 1935 Silistre'ye bağlı Kemal köy (Diçevo) doğumludur. İlk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra Razgrat Türk Pedagoji Okulu'nu bitirmiş ve öğretmenliğe atanmıştır. Öğretmenliği yıllarında ilgi çekici yazılarıyla ilgi çeken müstakbel şair «Halk Gençliği» gazetesinin vilayet muharrirliğine getirilmiş, devamla Sofya Radyosu'nun «Türkiye'ye mahsus yayınlar» servisinde çalışmaya başlamıştır. 1977 sonlarında görevden alınan şair sokağa terkedilmiş, Türkiye'ye göç etmesine müsaade edilmeyince kara işçi olarak çalışmak zorunda kalmıştır.
Yaratıcılığına çeşitli gazete ve dergilerde oçerk, röportaj ve hatıra yazılarıyla başlayan Latif Ali, kısa bir zamanda şiirde de başarılı olmuş ve okurların ilgisini kazanmıştır. 1961 sonlarında şiirlerinin bir bölümünü «Bir Bahçeden Bir Bahçeye» şiir güldestesinde toplamıştır. Diyaloglarla röportajı düşündüren şiirlerinde geçmiş ve gelecek, savaş ve huzur, insan ve hayat, yurt ve mutluluk sorunlarının yorumu yapılmaktadır. İlk zamanlarda aşırı angajeliği yeğ tutan şair, zamanla gerçek sanat yolunu bulmuş, boş gürültülerin ve basmakalıp yorumların ağır bastığı şiirlere çekici bir anlatış tarzı ve· orijinal bir biçim kazandırmıştır.
1985 ad değiştirme olaylarında tekrar tekrar dayaktan geçirilmiş, sonra adının değiştirildiği polis dairesinden alınarak tutukevine sürülmüştür. Şairin peşinden koşan eşine karşı da aynı sosyalist yöntemler uygulanmış olup, ne Türkiye'ye göçlerine müsaade ,edilmiş, ne de işkencelerden kurtulabilmişlerdir.
MEMLEKET SAAT AYARI
Noel ağacının yanına kurulsun
Yılın en cömert sofrası bu akşam
Keklik ayağı kadehlerde şarabımız
Rila göllerinin sulan gibi durulsun.
Ve gerdeğe girecek gelin misali
Süzülsün tepeden tırnağa Noel ağacımız
Sırmalar pullar içinde
Süzüm süzüm ...
Sen unutma ki iki gözüm
Memleket saati 12'yi çalarken'
Ve sırça bardağa dökülürken
Gümüş gülüşlerin
Tren düdükleri ötecek uzaklarda uzun uzun
Bilmem kaçıncı paralelde
Gündüz müdür oralarda, gece midir bilmem
Dumanlarını savuracak gemilerimiz.
Ve çam dalları
En beyaz rüyasını görürken gecelerin
Nöbet verip nöbet alacak erlerimiz
Numaralı sınır taşlarını başında
Kalsiyum verecek bir hastaya doktor
Bir yıldız
Kayma niyetinden vazgeçecek göklerden
Uzak bir köyceğizde
Boncuk gözlü bir bebek gelecek dünyaya
Ebe kızın vefalı ellerinde ...
Bir bayrak savrulacak yırtılırcasına sabaha kadar
Çam kokan bir iskelenin ucunda
Mutluluk tebrikleri alacak antenler
Gelincik rengi köy çatılarının üstünde
Ve anarken giden dilberin en güzel anısını
Ak duvaklarda oynayacak gölgelerimiz
Bilinmeyen bir masal dansını ...
MEMLEKETLE HASBİHAL
(Âşık Hasan diliyle)
Dedim ismin nedir: dedi Vatandır
Dedim başın karlı, dedi Balkan'dır,
Dedim tarihin ne, dedi al kandır
Dedim ya esaret, dedi ki yok, yok.
Dedim Karadeniz, dedi' sevdalım
Dedim Trakya, dedi ipekten halım,
Dedim· meyve bağlı, dedi her dalım
Dedim sarı beniz, dedi ki yok, yok.
Dedim Rodop dağın, dedi altın kaz
Dedim çok mu yoksa, dedi kelâm az,
Dedim insanları, dedi destan yaz
Dedim var mı mutlu, dedi ki yok; yok.
Dedim şu Dobruca, dedi ambarım ...
Dedim tarlaları, dedi bir varım,
Dedim güllerinde, dedi bal arım
Dedim huzur var mı, dedi ki yok, yok.
.
AKŞAMLARI SEVMİYORUM ARTIK
Hep öyle iniyor
Mahalleye akşamlar
Hep öyle çöküyor
Gönlüm gibi buruk koruya sis
Kaldırım taşlarına sor
Ne kadar zor
Acı bir yük altında karşılamak
Mahallemde akşamları sensiz ...
Bütün saatleri çekmek geçiyor içimden geri
Ve emretmek güneşe
Terletmesin diye bu akşam beni
Bak
Kaldırım taşları çatladı kederimden
Taşıyamaz oldu yollar ağır yükümü
En sevdiğim geceleri aldı kader elimden
Şiirlerimi kimlere okuyayım şimdi
Şimdi kimlere anlatayım
Bir kavgadan
Yenilmiş çıkan
Öykümü?
MUSTAFA MUTKOV
Şiirde, çok kısa bir dönemde' rejimin meşrulaştırmak istediği ve sosyalist mesajların oluşturduğu angajeliğe son vererek, kendine mahsus üslup yaratan ,Mustafa Mutkov 1935'te Lofça'ya (Loveç) bağlı Gorsko Slivovo köyünde doğmuştur, ilk ve ortaokul öğrenimini köyünde, Sofya'da başladığı Pedagoji öğrenimini de Rzgrat'ta tamamlamıştır. Bir kaç yıl köy öğretmenliğinden sonra Üniversitenin Türkoloji koluna devam etmişse de «kapalı kutu» dediği üniversitede aradığını bulamamış, hayatın maceralı tarafına ağırlık vererek kah öğretmenlik yapmış,kâh maden ocaklarında, kâh «Halk Gençliği ve «Yeni Işık» gazetelerinde çalışmıştır. Başarılı olduğu bir dönemde 1963'te «Halk Gençliği»nin şiir yarışmasında «Bir Kalbin Hikayesi» şiiriyle altın yüzük ödülünü kazanmıştır. Gerçek sanata ve sanatkara tepkili davranışlar, bürokratik tutumlar karşısında gazeteciliğe son vermiş, işçi olarak 4-5 yıl Sovyetler Birliği'nde çalışmış, dönünce de en. verimli yıllarını vatman ve şoför olarak sürdürmüştür. Kişiliğinde ve şiirlerindeki samimiyet ve iyimserliklerle sevilmiştir.
Mustafa Mutkov şiir tekniğini ve dil zenginliğini ikinci plana bırakmış olmasına rağmen şiire muhabbet havası getirmiştir. 1965'te yayınlanan «Sabah Yolcusu» güldestesi bunun apaçık örneğidir. Bulgarcaya Rusçaya vakıf olmasına rağmen, Türkçe yazma yasağından sonra susmayı tercih etmiştir.
Ad değiştirme olaylarında, tekrar ikinci evi bilinen ,Sofya tutukevine sürülmüştür. Yakınlarından sızan haberlere göre bir kaç ay kaldığı Sofya polis dairesinde sorgulamalardan sonra sokağa atılmıştır. Kütüklerde, soyu Bulgar yazılan şair sosyalizmin acımasız kurbanı olmuştur.
HAYKIRIŞ
Mehtaplar sevimli olur
Çirkinleri bile güzelleştirir Ay ışıkları
Aşıkları çıldırtır
Bahar rengi verir yüzlerine
Sözlerine tatlılık verir onların
Tazelik verir ...
Mehtaplar
Işık saçar insanların yollarına
Onun içindir ki ben
Ay ışıklarından bir urgan ördüm
gündüzleri bağlamaya
Lakin sabah olunca
Güneş ışıkları onu kesti
Ve içimde bir isyan rüzgarı esti
Haykırdım alabildiğine
Duyduğunuz bu ses
Çaresiz bir sesti...
Sonra güneş ışıklarından bir kilim dokudum
Dünyayı kuşatmaya
Lakin karanlık geceler
Paramparça etti sevdiğim kilimi. ..
Ve kaybettim 0nu da karanlıklarda
Haykıramadım
Sanki bir şey kesti dilimi
Medet insanlar, medet... ,
Sevgi ışıklarından bir sicim örelim
Yürekleri bağlamaya
Emellerle çağlamaya ...
Bir türlü alışamadım şu sonbahara
Her yıl niçin gelir bilmem ki.' ..
Rüzgar yerde son yapraklan savurur
Ve titrer içim bir yaprak örneği
Kalbin yalnızlık ateşinde kavrulur ...
Bir türlü alışamadım şu sonbahara
Kuşlar terk ederler saçakları, dalları
Islak toprak kokusu dolar genizlere
«Kartaltepe» artık uykuya dalar
Çıplak ağaçların sızlar içi...
Bir türlü a1ışamadımşu sonbahara
Maviliklerde yıkanmaz olurum o gelince
Gökyüzünün temizliğini örter bulutlar
Güneş uzaklaşır dargın âşıklar örneği
Kışı müjdeler soğuk bakışlarıyla ufuklar.
Bir türlü alışamadım şu sonbahara
Yeşillikler arasında tazelik arayan gözlerim
Yalnızlığı bulur çıplak kalan dallarda
Ürperen gönlüm kollarını açar sabahlara
Çiçekli bahar görmek için yollarda.
SAMİMİYET
Şimdi yarasaların dostuyum ben
İstemiyorum sabahların gelişini
Dünyamıza açılan sabahlar
Niye alıp alıp giderler
Geceleri arkalarına:
Islak geceleri
Çıplak geceleri ...
Ben onlarda yitirdim gençliğimi
Onlarda söyledim en güzel şarkılarımı
Sevgi ışıklarımı onlarda gördüm
Onlarda ördüm aşkın baharını ...
Ama bu anda
İstemiyorum sabahların gelişini velev ki
İlk oğlumun Sabah koydum adını
Kalbimde son kıvılcım yine sabah
Ama bu anda
İstemiyorum sabahların gelişini
Çünkü sabahları
İnsanlar erken erken
İşlerine giderken
Kendimi arıyorum ben
Gecelerin yalnızlığında!
EKMEK
Kaptırdım kendimi çılgın bir sevince
Senin dününü, bu gününü düşünüyorum,
Belleğimde ne varsa senin etrafında dolaşır
(Yağan bir yağmur örneği ince ince)
Seninle başlıyor düşüncelerimin ötesi
SÜLEYMAN YUSUF ( ADALI )
Bulgaristan Türkleri şairler korosunun diğer orijinal ve çekici seslerinden biri de, 1936 Koşukavak'a (Krumovgrat) bağlı Adaköy (PotoçnitsaJ doğumlu Süleyman Yusuf'tur .. İlk ve orta okul öğreniminden sonra Kırcali Türk Pedagoji Okulu'nu ve Hasköy Öğğretmen Enstitüsü'nü bitirmiş ve öğretmenliğe atanmıştır. Devamla Kırcali «Nov Jivot» (Yeni Hayat) vilayet gazetesinin parti şubesi şefliğini yapmış, Pomakların Bulgarlaştırıldığı yıllarda' ırkçı Bulgar şövenliğinin ve komünist diktenin hakiki destekçisi olmuştur. Komünist ideallerine böylesine bağlığı yetersiz görülmüş ve 1978'de göç sona erince, ihtiyaç duyulmadığı için sokağa terkedilmiştir. Bir kaç yıl işsizlikten ve ardıcıl tehditlerden sonra şimdi de Bulgarlaştırma ile yüz yüze bırakılan şair putlaştırdığı partinin ve rejimin en ağır saldırılarına uğramaktadır. Büyük şiire yolculuğunda gerçekten de özgünlüğü ve sanat gücüyle takdir edilen şairin en büyük sürprizi Rodoplar'daki soykırımını yansıtması olacaktır. Eğer bu kanlı günlerin «ritmi kurşun destanını» yazabilirse, 1965''te yayınlanan «Bir Uçtan Bir Uca Memleket» şiir kitabına bambaşka bir yorum getirmiş olacaktır. Rodop Türkleri akıtılan kanların gövdeyi götürdüğü bu günlerde haklı olarak Süleyman Yusuf'a da ihtiyaç duymaktadırlar.
İsmi silah gücüyle Bulgarlaştırılan şair, ücra bir Rodop köyüne sürgün edilmiştir. Uzun zaman hizmet ettiği komünist sistemin oyuncağı haline getirilen. şair, Türklüğünü 'Ve şiirini savunma savaşında başarısız kalmış sonunda rejim düşmanı bilinmiştir.1989 yılında anavatana göç etmiştir.
VATAN İÇİN SÖYLENMİŞTİR
Kapımın önünde bir asma var ya
Bütün Ağustoslarda suladığım hani
Ağır anlarımı yakalayarak
Yapraklar beni yelpazeliyor ...
Renklere övgü suç sayılır ya bana, sayılsın
Ama bütün renkler
Benim olmakta devam ediyor.
Şu nehri görüyor musun
Mısralarımın çoğuna yerleşen nehir
Maviye-yeşile çalmış da akıyor
Çoğu benim diyor ona
Bizim diyenler de var ya, desinler
O, benim olmakta devam ediyor ...
Sen varsın ya hani
Sevmelere doyamadığım sen
Herkes sana delice vuruluyor
Bunu· da biliyorsun
çoğu benim diyor sana
Bizim diyenler de var ya
Ama sen
Benim olmakta devam ediyorsun ...
Sana yazdığım bu türküyü
Hor görenler oluyor, olsun.
Senden uzakta kalınca hani
Beni bir bekleyen var ya
Sen oraya varan. en kısa yolsun ...
RENKLERE TUTKUNLUK
(YA DA ECDAT TOPRAĞINA SEVGİLERİMİZ)
Rodop dağlarında tan ağarmasını görmediniz mi hiç?
Görenler ala benzetiyor
Kızıla benzetiyor
Ama doğru değil
Ben on dörtlük kızların
Yanaklarındaki renge çalıyor diyorum
İçimden
Ama söyleyemiyorum
Toprak dalgalanırken görmemişsinizdir elbet
Bir duruyorum da Rusçuk kıyılarına
Çıkageliyor Timok tarafından
Dalgalar memleket memleket
Kimi yeşile yüz tutmuş
Kimi altın rengine
Kimi sarıya
Görenler buna doğanın oyunudur diyorlar
Ben toprağımızın bereketi
İnsanlarımızın mutluluğudur diyorum
İçimden
Ama söyleyemiyorum.
Sevgililer Vitoş'a çıkarlar geceleri
Vitoş'un üstü gökyüzü ile bitişik
Bakarsın ötelere bir ışık, bir ışık
Ve aydan, yıldızlardan bahsedilecekse o. gece
Şaşırır insan
Sofya ovasındaki yıldızları görünce ...
.......
Meriç kıvram-dolam güney topraklarımızda
Şeftalilerin. bir yanı kızıla çalar
Yabancılar gelir geçer burdan
Kalplerini kaptır,
Gök mavisi mi, yaylalar mı birleşmiş uzaklarda
Renkler bir sarhoş eder insanı bir aydırır
Kimi elma der,
Kimi ayva der
Kimi nar ...
Kimi Trakya düzü, der
Kimi yurdun yemiş bahçesi
Ama öyle değil bu ...
Ben,
Ellerimizle yarattığımız cennet köşesi
Ecdadımızın en mukaddes toprağı)
Diyorum içimden
Ama söyleyemiyorum ...
Denizin güzeli sabahta belli olur
Döner durur baş uçunda bir martı
Rüzgar kokusu duyar duymaz
Kıyılara çıkagelir bir hışırtı
Kimi deniz dalgası der buna
Kimi deniz çalkantısı
Ama doğru değil
Ben, Karadeniz delişmenliğe yönelmiş
Diyorum içimden
Ama söyleyemiyorum ...
Rodoplar'da kalmanın zevki yıllarca
(Ve türkülerini haram etmek soyunla beraber)
Reçine kokusuna tutkunluk küçükten
Çamların selviliği rüyalarıma giren varlıklarca
Koparıp alınamayacak derecede yaylalar yürekten
Kimi çimen yeşili diyor onlara
Kimi çoban -yeşili
Kimi koyu. yeşil
Ama doğru değil
Ben sevdiğim gözlerin rengine çalıyor diyorum
İçimden .
Ama söyleyemiyorum ...
Güneş batmaya yönelir de uzaklarda
Memleketimin dağlarında bir renk kalır
Soydaşlarımın akıtılan kanlarıyla beraber)
Kimi buna ılık akşamönü der
Kimi güneşten kalan kırmızılık
Ama doğru değil
Ben, düşen ağabeylerimizin kanına çalıyor
Diyorum bu renk içimden
Ama söyleyemiyorum ...
İ1iğim kemiğim etim
Eyyyy, bağrında dev çocuklar emzirmiş
Benim küçük memleketim
Sevdaların söylenilmeyeni tatlıdır
Kimi güzel diyor sana
Kimi dilber, kimi şirin
Ben sana vurgunum demek istiyorum içimden
..GİBİ
Geldim.
Yardıma ihtiyaçtan değil
Yalnız beni bir seven olsun isterdim
Dünya yolculuğumda yalnızlığı yitirip
Açıp kalbimi önüne serdim
Sularda parçalanan
Sal gibi...
Bir kıvılcım aradım gönlümü ısıtacak
Külümü eşelercesine sönmüş ocakların
Kalpsiz varlıklarca susuyorsun .
Yalnız bir şey gizleme çabasında dudakların
Bir şey geziniyor oralarda
Al gibi. ..
Gideceğim,
Sensiz geçilecek yollar da uzun uzun
Ama sen susuyorsun
Yalnız gözlerinde bir kıpırdayış var
«Biraz daha kal» gibi...
FAİK İSMAİLOĞLU ( ARDA )
( 1936-1995 )
Bulgaristan Türklerinin su özgün şairi 1946da Kırcali'nin Eğridere (Ardino) kazasına bağlı Elmalı Kebir (Yabılkovets) köyunde doğmuştur. Tarihte Türk 'kolonisi bilinen ve zengin Türk folkloruna sahip olan bu bölge günümüz şairini daha beşiğinde iken etkilemiştir. İlk ve orta öğrenimini köyünde, lise öğrenimini Eğridere'de tamamladıktan sonra Sofya Üniversitesi'nin Türkoloji Bölümünü bitirmiştir. Bundan sonra öğretmenliğe atanmış, Türklüğü sebebiyle Eğridere'nin çeşitli köylerine sürülmüştür.
Lisede öğrenciliği sırasında şiir yazmaya başlamış, Rodop Türklerinin ıstırap dolu hayatını şiirlerine konu etmiştir. Şairin tüm olumlu çabalarına rağmen, şiirinde nesrin fazla etkisi vardır. Rejimin istekleri doğrultusunda basmakalıp şiirlere de sıcaklık getirmiştir. Rodop Türklerine karşı uygulanan baskıları Ezop diliyle anlatmak istediği şiirler, sıkı sansur yüzünden 1965'te yayınladığı «Ağarınca Tan» kitabından çıkarılmış, genellikle rejimi öven şiirlere öncelik verilmiştir. Şiirlerinde de kişiliğine has bir sessizlik, gizli keder vardır.
Şair, 1984 yılı Aralık ayında Bulgarlaştırmayı kabul etmeyince ve şuurlu olarak Türklüğünü savununca haftalarca işkence görmüş görmüştür. Bulgaristan Türkleri edebiyatının beşiği bilinen Rodoplar'da diğer kalemdaşları gibi rejimin düşmanı bilinmiştir.
BAŞIM DAĞ BAŞIDEĞİL
İşte geçirdik yine kışı
Kar yağdı dağlarıma kar yağdı
Dün yeşilken yemyeşilken
Bakın bembeyaz oldu dağların başı. ..
Siz iyisiniz dağlarım, siz iyisiniz
Kışın ihtiyarlar
Yazın gençleşirsiniz ...
Ama gelin
Bir de benim halimi sorun
Sadece kışın yağarsa
Sizin başınıza kar,
Benim başıma, dağlarım,
Her mevsim yağar
BUYURUN ODAMA
Buyurun insanlar,
Buyurun, girin adama ...
Çıkarmayın ayakkaplarınızı
Varsın çamurlu olsunlar
Varsın çamurlansın kilimlerim
-Su ki her şeyi temizler-
Ama içinizde
Kalbi de ayakkapları gibi
Çamurlu biri varsa,
Bir çift sözüm var o adama:
O ki,
Ayakkaplarını çıkaracağına
Kalbini çıkarsın kapı dışına da
Öyle girsin odama ...
1966/ Eğridere
HER ŞEYDEN ÖNCE
Neye benzetsem dilini
Bala mı, şekere mi?
Neye benzerse benzesin,
Ama her şeyden önce
Dile benzesin ...
Neye benzetsem elini,
Pamuk gibi mi desem,
Toprak gibi mi?
Neye benzerse benzesin
Ama her şeyden önce
Mübarek ele benzesin!
Neye benzetsem ki belini
İncecik ne gibi desem?
Neye benzerse benzesin
İlle de ille de
Bele benzesin ...
Yüzün güle benzermiş
Gözün kömüre
Saçın ipeğe benzermiş
Boyun selviye,
Aman neye sayayım ötesini
Neye benzersen ona benze,
Ama her şeyden önce
İNSANA benze !
DURHAN HASAN
Bulgaristan Türkleri şiirinin büyük ye,teneklerinden biri de, 1937 Harmanlı-Hocaköy (Rabovo) doğumlu Durhan Hasan'dır. Daha öğrenciliği yıllarında. şiir yazmaya başlayan şair, Sofya Türk Pedagoji Okulu'nu bitirince bir kaç,yıl öğretmenlik yapmış, devamla üniversitenin Türkoloji bölümünde yüksek öğrenimini sürdürmüştür. Bundan sonra da Kırcali'de öğretmenlik yapmış, Vatan Cephesi'nin ateizm bölümünde ve Devlet Tiyatrosu'nun Türk Estrat kolunda çalışmıştır. Sık sık saldırılara uğramış, huzur yitirici davranışlarla yüz yüze gelmiştir. Son zamanlarda Rodop Türklerine yapılan hakaretler, şairi büsbütün hüsrana uğratmıştır.
Durhan Hasan'ın ilk şiirleri basmakalıpçılığın, şematizmin, bürokratik anlayışların izlerini taşır. Şair, ısrarlı çalışmalarla başarıya götüren sanat yolunu bulmuş ve büyük şiirin en belirgin örneklerini vermiştir. Gerçekleri özgün sembollerle anlatmak, sevdiği olay ve manzaralara kendinden yepyeni renkler vermek şiirinin en belirgin özellikleridir. 1965 yılında yayınlanan«İnsan Kardeşlerim» şiir kitabıyla gönül okşayıcı çağrışımlara sebep .olmuştur. Kuşkular dışında kalınca her zaman büyük şiirler yazmış, büyük sözler söylemiştir. Partinin «Gerçekler yansıtılmalı» şuuruyla soykırımı dile getirdiği takdirde beklenen depremlerin şairi olduğunu da ispatlayacak güce sahiptir.
İnce ruhlu şair, adının Bulgarlaştırılmasından sonra da savaşını sürdürmüş ve görevinden alınarak, merhametsizce sokağa atılmıştır. Şiirini .savunmasını becerebilmişse de, Türklüğünü savunamamış sosyalizmin acımasız kurbanı olmuştur.
SEVGİDEN ÜSTÜN, DUYUDAN SICAK
Sevgi dediğin,
Bir duygu, bir tutkudur kanda
Ben sevginin şiirini yazamadım
Kırcali
Sevgi dediğin
Düğümlü bir sır kutusu insanda
Ben bu sırrı yıllar yılı çözemedim
Kırcali
Mahzende şarap gibi deli
Mahzende şarap gibi yıllanmış
Sevgin içimde
Burda, her lahza nefes tatlı
Her yaşantı bir başka biçimde,
Özlem ve huzur
Sinmiş günbegün benliğime ayrı
Sensiz hiç bir mekanda asla duramam
Duramam gayrı
Bir gurbet türküsü gibi içli
Bir gurbet türküsü kadar yakınsın bana
Bir name döksem yine azdır
gurubuna, mehtabına ...
Mahzende şarap gibi
Yıllanmış, yıllanmış sevgin içimde
Burda her sevgi üstün, her duygu sıcak
her anı bir başka biçimde.
SILAYA DÖNÜŞ
Sılam burcu burcu papatyalar içinde
Bir bahar uyarış gamzesinde kızların
Yeşil dağlar yastık olmuş bulutların başına
Şirin ırmak kırışıp oynaştığı yer yıldızların.
Göveren dal, süren filiz, gencelen zaman
Her yıl bir karış olsun uzayan çamlar ...
Ne efsaneler fısıldıyor nesillere illere
İkindi gölgeleri gibi uzayıp giden akşamlar.
Günaydın köyüm, doğma sılam, öz yurdum,
Bahşedemediğim en ince hüner, en yüce paha.
Kevser sularında yüzüm yudum, kürek çektim
Çocuksu hayallerim buradan yükseldi şaha ...
Bir zamanlar fakir köylülerin hakir evleri
Viraniller, tozlu yollar devasız derde
Çocukluğumu yitirdiğim köşe başı ahşap ev
Dağdüzünün çakır devedikenleri nerde?
Ben yılların avuttuğu o bilge, şımarık çocuk
Evlatlık edemediğim annemin tutunacak tek dalı
Ben suyuna gidemediğim, oturamadığım başucuna.
O garip, o dertli zavallı. ..
Canım anam, cici anam, beni özürlü say ...
Ana kalbinin o ince sırrına varamadım pek
Zamanla unutulup yabancısı olmuşuz
İçeri sokmadı beni hatta avluda köpek
Günaydın köyüm, doğma sılam, öz yurdum
Senin tel tel kızaran bakır ufuklarından.
Gönlüme ebedi bir anıt oyacağım
Ve içine küçük köyümdeki insanların
Büyük kalbini koyacağım ...
ARDA TÜRKÜSÜ
Küçükken oturup Yarbaşı'na
Delice ve köpüre köpüre akan
Sularına bakıp bakıp da ağlayan
O masum o yavru çocuk
İşte benim, Arda
Tanıyabildin mi?
Ama sen anadan etmiştin beni
Babadan etmiştin Arda,
Ne anama çamaşır yıkattın
Ne babama balık avlattın sularda.
Müthiş ve merhametsiz estin bir gün
Ve öksüz koydun beni
Ama .Arda
En kötü lânet
Sana okunurdu Rodoplar'da
Seller altında bırakırdın Koca Bük'ü
Rızkımızı sen götürürdün enginlere
Zaten ne rızktı ki o bizimkisi
Alabildiğimiz beş şinik kuru ekin
Onun da yarısı bizim değildi. ..
Sonra sonra Arda
Çılgınca sevmişti Zeynep Recebi
- Ana ben gitmem diyordu Kara Turan'a
Turan'dan yar olmaz anacığım bana
Ali Dayı satamadı Zeynebi.
Sen mi aldın allı Zeynebi Arda?
Uykusuz geceler yaşıyordu Recep
Gamlı gamlı ofluyordu bu oğlan
Türkülerinde bile hep
Arda boylarında
Bir sürü kuzu,
Ardalar aldı ya
Kınalıca kızı. ..
İşte Arda böyleydin sen bir zamanlar
Fakat bir gün biz bakarak Asar dağına
İlk gürzümüzü sapladık senin bağrına
- Dur, dedik Arda, taştığın yeter!
Yeter artık ağlattığın bizi
Ve biz senden böyle aldık
Gücümüzü, kinimizi
Bir baraj kurduk Dar araya, sular masmavi
Recepler,Zeynepler türküler yandırdı
Sandalla yapma denizde
Sonra bir türkü tutturdular:
Ay doğdu bulut geçti
Ayın önüne
Baraj'ı kurduka biz
Suyun önüne ...
Bu türkü oylum oylum dalgalandı
Karış karış dolaşarak
Şu bizim Rodoplar'da
Doğaya hakim oldu insanoğlu
İşit Arda
Dinle Arda,
Ardaaaa!
OSMAN AZİZ
( 1937-2007 )
Sanat ağacının en çiçekli dallarından oluşan bir demeti simgeleyen Osman Aziz, Kırcali vilayetine bağlı Koşukavak'ın (Alfatlı) - Neofit Bozveli - 1937} köyü doğumludur. Koşukavak'ta lise öğrenimini tamamladıktan sonra yüksek öğrenimini Sofya Üniversitesi'nin Türkoloji Bölümü'nde sürdürmüştür. Yalnız kalemiyle değil, bülbülleri de kıskandıracak tatlı sesiyle ve insanlara karşı aşırı sıcak davranışlarıyla sanat dünyasının sürprizi olmuştur. 1960'lardan 1985' e kadar Sofya Radyosu'nda sözcü ve çevirmen olarak çalışmıştır. Sansürün emriyle sözleri büsbütün değiştirilen ve «komünist içerik» kazanan Rumeli türkülerinin ömrünü yitiren bir ses sanatkarı ve söz ustasıdır.
Osman Aziz her zaman güzele, çekici ve insanların yararına olanlara, tarihte değer sayılanlara önem vermiştir. Hatalara meydan vermemek için yandan gelen dikteleri değil de gönlünün sesini dinlemiştir. Buna rağmen sanatı ve kişiliğiyle incitilen Osman Aziz bir kaç yıl Sofya dedikodularından uzaklaşmayı amaçlayarak Razgrat' a gitmek mecburiyetinde kalmıştır. Daha ilk şiirlerinde gerçeklerin yankısı olduğunu «Büyük Ateş» güldestesiyle sergilemiştir. Rodoplu soydaşlarının perperişan hayatı bu özgün şairin de katkısıyla, evrensel tepkiler doğuracaktır.
Ad değiştirme olaylarında, yıllardır Sofya Başmüftülüğü'nde imamlık yapan babasıyla beraber işkencelere maruz kalmıştır. Şiiri kadar çekici türküleri de yasak kapsamına alınmış olmasına karşın, rejimin uydusu haline getirilmiş olup, Sofya Radyosu'nda spikerliğini sürdürmüştür ikinci şiir kitabı Güllerin Korkusudur. 2007 yılında kalp krizinden hayatını kaybetmiştir
SÖYLEME BU KADAR
Bu senin en büyük zenginliğin
Kaybedeceksin sesini dediler
Türkü söyleme dediler
Sabahtan akşama kadar.
Nasıl sabredilir karşınızda
Deliorman'da nasıl susulur?
Nasıl durulur çıldırmadan?
Öpülmedik yanak önünde inat kırmızı?
Dayan dayanabilirsen
Yarasız gözler yaralarken insanı
İnat yeşil ..
Sus göreyim karşısında
Yolumu kesen Fikriye kızın
Söyleme bu kadar dediler
Kaybedeceksin sesini. ..
Sessiz kalmak zor, zor olmasına
Ama, kızların ses istedi benden
Deliorman ...
Saçları gibi dalgalı, dişleri gibi beyaz.
Onları sevdim de söyledim bunca,
Ne yapayım? ..
Bunun için korkmuyorum bu gün
Sesim kalmadı diye.
Sevgiden mi korkayım?
xxx
Dün Rodoplar'da buldum bu sesi
Bugün kaybettim Deliorman'da
Yarın yine burada bulursun, dediler
Cömerttir benim toprağım, bulurum. ...
Deliorman esirgemez bunu benden
Nasıl yapsak da beraber olsak seninle
Hem de ömrün sonuna kadar beraber?
Ama bu defa sesim olmayacak
Sessiz çıkacağım kırlarına
Sessiz döneceğim.· ..
Yoluma yine çıkarsa
Sessiz seveceğim Fikriye kızı. ..
Ama, sen beni sessiz de seversin, bilirim.
Bir ananın dilsiz evladını sevdiği gibi.
Aldın sesimi Deliorman ...
Al, helâlim olsun ...
Ne kıskanılır zaten senden?
Ecdatlar can kıskanmamış
Ben bir parça mı kıskanayım bu candan?
Aç kollarını Deliorman, geliyorum .
İster düzün olsun, yokuşun olsu:n .
Bunca öter kuşunla birlikte
Bir de ötmez kuşun olsun ...
LOM NEHRİ
Aylardır üzerinden gelip geçiyorum
İki dize yazmadım diye gücenme bana
İnan ki vaktim yetmiyor Lom nehri.
Sen duyamazsın ki benim gibi
Nasıl geçtiğini günlerin
Suyun gibi akıp gitmiyor bu hayat ...
Seni çağıran deniz ...
Ve son menzilin de o ...
Beni çağıran ne ya Lom nehri?
Amaçsız mı aşıyorum dağları, tepeleri?
Amaçsız mı ekip. biçiyorum?
Aylardır üzerinden gelip geçiyorum
İki dize yakamadım üstüne ..
Vaktim yetmiyor, inan bana, vakit dar ...
Yer altına girmek var
Bir kere olsun nöbet başına!
Dağları delip geçmek var
Evlât uyutup evlât büyütmek var sonra,
Sonra gamını-kederini çekmek var bunların.
Sevmek var,sevilmek var
Siz nehirler kadar olmasa da
Biraz olsun dostluk kurmak var aramızda.
Velhasıl, ağrısıvar bütün bunların
Sızısı var ...
İki dize yazamadım diye gücenme bana
Vakit dar ...
İLK GÜNÜM
Ben seni beklerken
Yeşil gözlü çocuklar geldi yanıma
Çocukluğumu getirdiler tozlu sokaklardan
Geçtikçe dolayından çocuk bahçelerinin
Ben seni beklerken
Kaç gece beni benden alıp gitti
Çalıp götürdü hırsız günler ...
Kaç gece aldattı beni
Koyup koyup gitti meyhanelerde ...
Taktı da peşine bir sürü vefasız dostu.
Ben seni beklerken dolu yağdı
Değiştirdi toprağını diktiğim fidanın
Verimsiz toprak getirdi dibine
Çamur etti bütün yollarımı
Köprülerimi yıktı
Ve ben çıkamadım seni aramaya
Afişlerde resmim ıslandı. ..
Ben seni beklerken
Trenler geçti çığlık çığlığa
Ve ben duraktan durağa koştum .
... Ve işte geldin gayrı
Gayrı benimlesin
Bırakıp gidemezsin beni ... hayır .
Ben martıyım gayrı... kartalım .
Kanatlarım var;
Yok diyemezsin ... hayır ...
Düşersin, yorulursun de hele
Düşmem, yorulmam ...
Yeter oturduğum aynı yerde
Aynı deniz kıyısında aldanışım
Bensiz gidemezsin ... oturamam ...
İşte sen geldin gayrı
Bir Türk çalgısı gibi hem de
Geldin, bütün tellerini inleterek
Süzüldün önümde dansöz kız gibi
Süzüldün Ateş Esmerim gibi benim ...
Vakit varken geldin işte
Vakit varken güldüm ...
Hoş geldin otuz yıldır beklediğim sevgili
Otuz yıldır beklediğim İLK GÜNÜM ...
KIRIK PLÂK
Sende plak kaldı. Hani kırık vermeliydim ...
Gayrı kıramam ... O senin ...
Bende durak kaldı. Hani ayrıldık ...
Ve hatırası o tek busenin ...
Sana yaramaz o hatıra
Verdiğim plağı kır ...
Dinleme o şarkıları
Tümü beni hatırlatır ...
Dinleme Anna, kır o plağı
Ben ağlıyorum plakta, bilir misin?
Gel diyorum sana, seni çağırıyorum
Gelir misin?
Gördüm işte, gördüm seni, n'ideyim?!
Bir görmek mi âşıkların ülküsü?
N'olur, kır da kırık dinle plağı
Kırık olsun kırık aşkın türküsü ...
xxx
Hazer sesine dalga atmış
Uzanıvermiş Kür nehri ...
Endamında Şah dağı yükselmiş
Yanağına güller takmış Bakü şehri.
Senin sesinde Araz, benimkinde Tuna
Yan yana akalım denizlere n'olur?
Seninkinde Şah dağı, benimkinde Rodoplar
Yan yana bakalım yıldızlara n'olur?
Nerde hani, nerde şimdi Nizami?
«Yedi güzel»i sekizde gayrı bir görsün.
Leyla'sını görsün Fuzuli Bakü'de
Mecnun'un yurdu bizde gayrı, bir görsün.
NAZMİ NURİ (RODOPLU , ADALI )
Bulgaristan Türkleri şiirinin kolay söylenen ve kolayca anlaşılan seslerinden biri de Nazmi Nuri'dir. 1937 yılında Kırcali'ye bağlı Potoçnitsa (Ada) köyünde doğmuştur. İlk ve orta okul öğrenimini köyünde tamamladıktan sonra 4 yıllık Hasköy Tarım Meslek Lisesi'ni bitirmiş, bir sıra köyündeki tarım kooperatifinde memurlukta bulunmuş, lakin bununla yetinmeyerek Kozluca (Oreşari, Geren (Moryantsi), Denizler (Krasino), Çalıköy (Stariçal), Soğukpınar (Studen Kladenets), Muratlı (Svirets) köylerinde sadece birer yıl öğretmenlik yapmıştır. Adaletçi oluşu şairi köyden köye yolcu etmiştir. Bu da yetersiz bilinmiş ve uzun zaman işsiz kalmıştır. Tek kurtuluş çaresini anayurda göç etmekte bulmuş olup, Gebze'de oturmaktadır.
Nazmi Nuri'nin şiir dili öğrencilik yıllarında sökülmüştür. İlk şiirlerinde şematizm, olumsuz etkilenmeler ağır basmışsa da, devamla yaratıcılar korosunun bilinen ve sevilen bir sesi olmuştur. Kaderince, bu gün Bulgarlaştırılmasına gidilen Rodop Türklerinin buruk yaşayışını konu seçmiştir. Şiirleri, gazete ve dergi sayfalarında, toplatılıp yakılan okuma kitaplarında ölüme mahkum edilmişlerdir. Halen şiirleri İstanbul'' da çıkan çeşitli gazete ve dergilerde basılmaktadır.
Türkiye'ye göç etmeyip Bulgaristan'da kalmış olsaydı ya tutukevinde ya da temerküz kampında Bulgar adıyla Türklüğünü savunan adsız kahramanları simgeleyecekti.
SOĞUK PINAR
(Güney Rodop'ların Soğuk Pınar köyünde meşhur şialı soğuk sulu Pınar'a ithaf
edilmiştir)
Ölsem de bir gün unutamam
Damağımda kalan tadını
Dilim yok, anlatamam
Derde deva adını ...
Kız gibi sırların vardır
Vurgun sana her yürek,
Buz gibi suların vardır
Kevser misin be mübarek?
«Ürpek Dağı» eteğinde
Bin yıllık tarihin var
Rumeli' de yad ellerde
Gönlü gülmez talihin var!
Damarlarda bengi suyu
Dertlilerin dermanısın,
Gönüllerde tarihleşen
Türklüğün bir fermanısın!
Soğukpınar / 1970
RENKLERİN DİLİYLE
Maviyi severim
Mavi dostluktur.
Yeşili severim
Yeşil açık uğurdur.
Kırmızıyı severim
Kırmızı aşktır.
Pembeyi severim.
Pembe mutluluktur.
Beyazı severim
Beyaz bahtiyarlıktır.
Laciverti sevmem
Lacivert ihtiyarlıktır.
Sarıyı sevmem
Sarı ayrılıktır.
Siyahı sevmem
Simgesidir ölümün.
Sevsek de sevmesek de gülüm
Sevmediğimizin eline düşeceğiz
Bir GÜN
Geren köyü/1971
ŞAHİN MUSTAFA
Bulgaristan Türkleri şiirinde daha başlangıçta belli boyutlar kaydeden ve sonuna kadar aynı boyutlar doğrultusunda ürünler veren şairlerden Şahin Mustafa 1938'de, Kırcali vilayetinde, Eğridere'ye bağlı (Ardino) Ahransko (Ercek) köyünde doğmuştur. Kırcali'de Türk Pedagoji Okulu'nu bitirince uzun zaman köy öğretmenliği yapmıştır. 1970'lerden sonra Rodoplar'da soykırımdan etkilenen şair, insanlık dışı davranışlara tepki olarak 1968 Göç Andlaşması'ndan yararlanmış ve anayurda göç etmiştir.
Şahin Mustafa ecdat toprağı Bulgaristan'ın dününü ve bu gününü, insanların sevincini ve kederini, ilişkilerdeki sahtelikleri ve içtenlikleri 1965'te yayınlanan «Vatan Toprağı» şiir kitabını oluşturan şiirleriyle terennüm etmiştir. Yer yer bediiyeti yitiren şiirlerinde sosyalist mesajlardan uzaklaşmalarıyla düşünce ve gönül temizliğine ağırlık vermiştir. Bu gün. Rodoplar'da hüküm süren kanlı olaylardan uzak kalması Bulgaristan Türkleri şiirinin büyük kaybı sayılsa gerek ...
Şair, Türkiye'ye göç etmekle ırkçı Bulgar rejiminin soykırımından kurtulmuştur. Öğretmenliğini İstanbul'da sürdürmüştür..
ŞU MAVİNİN ALTINDA ŞU YEŞİLİN ÜSTÜNDE
Yeni yeni gerçekler
Ara gelen her günde,
Şu mavinin altında
Şu yeşilin üstünde.
Üzülmemek elde mi?
Lakin unut, ne olur
Etse bile hıyanet
Bir gün yakın dostun da.
Gönlü olur hasetin
Dakikacık' susarsan,
Kim kazandı sanırsın
Bir aralık sustun da.
Çalış, yarat, kimsecik
Sana yarın sormasın:
Nerelerde kayboldun
Yeller gibi estin de.
Yaşa: haset, hilekâr ...
Mevcut değilmiş gibi
Şu mavinin altında
Şu yeşilin üstünde.
Unutma ki, yolcusun
Günün mahşer altında,
Şu yeşilin üstünde
Şu mavinin altında.
Her şey anlamlı olsun .
Hem de derin anlamlı
Her dakkanda, gününde
Karanlık hayatında.
Yolu unutturmasın
Kalbi uyutturmasın,
En büyük zahmetinde
En büyük rahatında
Hayat yaşarken güzel
Hayat savaşta canlı,
Şu yeşilin üstünde
Şu mavinin altında.
HAKİKİ HAYAT
Hayatı denize ben benzetmedim
Benzeten benzetmiş yıllarca evvel,
Bunun için de denizdir, dedim
Olsa, da denizden çok daha güzel.
Deniz, dalgalanma, yeter,desen de
Seni dinlemez ki, coştukça coşar,
Bunu, istesen de, istemesen de
Hayatın denize benzerliği var.
Korkaklar denizde söyle ne arar?
İleri yüzmeli, dalga kudursun ...
Yalnız bataklıkta sakindir sular
Dalga istemeyen orada dursun.
ŞABAN MAHMUT KALKAN
Şiire sadece sevgiler, iyimserlikler, içtenlikler, rahatlık ve esenlikler getiren Şaban Mahmut 1938 Razgrata bağlı Veselets (Şeremet köy) doğumludur. İlk ve orta öğrenimini köyünde tamamladıktan sonra Kubrat' ta (Balabanlar) Türk lisesini bitirmiş, bir kaç yıl öğretmenlikten sonra yarı yüksek öğrenimini Şumnu Türk Enstitüsü'nde sürdürmüştür. Lakin bu yıllarda gönlünü tıbba kaptıran müstakbel şair daha 3 yıl Hasköy Tıp Meslek Okulu'na devam etmiş ve köyüne öğretmen olarak değil de sağlık memuru olarak dönmüştür. Uzun yıllardır görevini başarıyla sürdürmektedir.
Şaban Mahmut daha lisede öğrenciliği yıllarında şiirler yazmaya başlamıştır. Genellikle, heceli şiirlerde daha başarılı ve daha sarıcı olmuştur. Şairin vatan olarak övdüğü ecdat toprağı Deliorman'dan başlar, Deliorman'da tamamlanır. 1965 yılında yayınlanan «Gerginlik» şiir kitabı, Deliormanlıları simgeleyen lirik kahramanın bu toprağa bağlılığını terennüm eden şiirlerle doludur. Bundan sonra yazdığı şiirlerde de gerçekçi davranan şairin biricik görevi, tüm cesaretiyle, soydaşlarına karşı uygulanan eşsiz zulmü kendi renkleriyle anlatmak olsa gerek! ..
Şaban Mahmut da rejimin gadrine uğramış, adının Bulgarlaştırılmasından, Türkçenin yasak kapsamına alınmasından sonra, daha niceler gibi varlığı yağma edilmiş, methiyeler yazdığı sistemin düşmanı bilinmiştir. 1989 yılında göçle İzmire gelip yerleşmiştir.
SÖZÜ BANA VERİN
Barış denen anasıyım hayatın
Dünya benim koynumda büyür
Toprak, dağlar ve insanlar
Hepsi benim evlâdım ...
Ninniler söylerim tümünüze
Tümünüzü ben yaşatırım ...
Yaşımı sormayın, anasıyım her şeyin
Ak tellerini sorun başımın
Ağaçlar ağaçlığını,
Toprak topraklığını bilir de
Siz yavrularım
İnsan olduğunuzu unutursunuz çoğu kez
Anasıyım her şeyin, bilinmez yaşım ...
Siz ezerken otumu
Toprağımı yaralarken
Ve öldürürken birbirinizi
ağırdı başım ...
Yavrularım siz
Her şeye muktedirsiniz:
Bensiz kötülüklerin en yücesine
Benimle en .güzeline iyiliklerin ...
Banış denen .anasıyım hayatın
Sözü bana verin:
Gönlünüzce yaşayın tekrarsız verilen yaşamı
Ama bilin ki ortasında bu çağın
İki insan, iki ülke, iki sistem arasında
Ben olmalıyım, muhakkak ben ...
Ben götüreceğim hayatı yıldızlara
Veya bensiz unutulacak ceddi insanların ,
Benimle son verilecek soykırımlarına
Siz beni korumak için
En modern silâhların tetiğinde eliniz
Onları atın, atın onları. ..
Ben onlarsız daha rahatım!..
Vietnam'da susturuyorsunuz beni
Kongo'da susturuyorsunuz
Afganistan'da, Kamboçya'da öyle ...
Barış denen anasıyım hayatın
Sözü bana verin ...
Çocuklar benimle büyür ayuçlarında
en tatlı uykunuzun,
Kadınlar benimle güleç, benimle sütlüdür
Ömürler benimle uzun
Benimle mutlu ...
Yavrularım sınırlar çekerim size
İstediğiniz yerden
Sevgiler veririm
Topraklar dağıtırım
Özgürlük veririm ...
Yeter ki insanca paylaşmasını bilin!..
Benim çıktığım kapıdan gelir başınıza felâket
Düzeniniz bozulur bensiz
Dünya öksüz kalır ağlar
Özgürlüğünüz benim koynumda çiçeklenir
Bahçemde meyve bağlar mutluluğunuz
Ben çocuklarınızın gülüşünde
Sevdalıların sıcaklığında
Hünerindeyim ellerinizin
Barış denen anasıyım hayatın
Sözü bana verin
Ebedi olarak ...
ÇİÇEKLENİŞ
Renkler uyandı gül yapraklarında
Siyah saçlarıma dolandı rüzgar,
Bahar güldü nar tomurcuklarında
Anladım: Toprakta çiçekleniş var.
Doğan güne karşı gerindi artık
Buğulanan toprak, ılık odalar ...
İlk sevda da kapımı çaldı: Tık tık.
Anladım: Gönlümde çiçekleniş var.
Şarkılarım isyan etti içimde
Sevgimi yollara emanet etti bahar
Büsbütün değiştim baharın gelişiyle
Anladım: ömrümde çiçekleniş var
VATAN VE KISKANÇLIK
Vatan ...
Yağmurların: sevgilimin dudaklarında nem
Islanıp ıslanıp doyamadığım
Karların: anamın zülfüne yıllarca yağan
Sıvazlarken soğukluğunu duyamadığım.
Vatan ...
Yürümeyi öğrenirken ilk bastığım toprak
Babamın son nefesinde bir yudum su ... İlk buseyi çalarken başucumdaki yaprak
Yıllarca içimde büyüyen evlâtlık duygusu.
Vatan ...
Yabancı gözden, sevgilim kadar kıskanırım seni
Seni düşünürüm her nefeste, her adımda ...
Yıllarca uyku girmez gözlerime
Namertler bir kerrecik adını ansa yanımda.
KENDİNDE BENİ ARA
Bir gün sen de kendinde beni ara
Bir gün sen de sevmeyi ciddiye al
Sorma beni, dağa, taşa, rüzgâra
Bir gece kalbinle baş başa kal
Göreceksin gözlerinde ışıyan
Yedi renkteyim ben, ateşindeyim ben
Anlıyacaksın: geceleri her an
Uyku önceleri de peşindeyim ben.
FEVZİ KADİR (SEVEN)
Şiir cephesinde ölçülü, hatta sessiz hareketleriyle ağırlığını, özgünlüğünü sergileyen Fevzi Kadir 1938 Tolbuhin (Hacıoğlu Pazarcığı) doğumludur. Türk Pedagoji Okulu'ndan mezun olunca bir kaç yıl öğretmenlik yapmış, bundan sonra Sofya'da «Krıstü Sarafov» Yüksek Tiyatrolar Sanatı Enstitüsü'nün aktörlük bölümünü bitirmiş ve Şumnu Türk Tiyatrosu'nda (1969''dan sonra «Türk Tiyatrosu» yerine «Estrat kolu» kabul edilmiştir) artist olarak çalışmıştır. Gayretli 'çalışmaları sonucu kendine mahsus bir üslup ve sima canlandırma sistemi yaratabilen şair epik ve pastoral konulara da lirizm sıcaklığı verir.
Gecikmelerle yayınevine bir şiir kitabı ve bir nuvella sunmuş olmasına rağmen, Türkçe yayın yasağının konması yüzünden kitap halinde basılmaları sağlanamamıştır. Gazete ve dergi sayfalarında bir kaç kitap oluşturacak şiiri kalmıştır. Soykırımın ağır bastığı ve Bulgaristan Türklerinin kültür ve sanat eylemlerine karşı Bulgar şovenizminin taarruza geçtiği bir dönemde, 1968 Göç Andlaşması'ndan faydalanarak anayurda sığınmıştır. Çalıştığı bir turizm şirketinin tercümanı olarak ziyaret ettiği Bulgaristan'da hiç sebepsiz tutuklanmış ve bir yıldan fazla hapis cezasına çarptırılmıştır. Bunun tek sebebi silâh
gücüyle Bulgarlaştırılan akrabalarını ve can-ciğer yakınlarını savunmasıdır. Anayurdu, Türklüğünün ve gerçekçi şiirin alınmaz kal'ası bilmenin mutluluğu içindedir.
İstanbul'da, Avcılar'da oturmaktadır.
DENİZ-1
Kalbimin coşkunluğunu almışsın deniz
Tuhaf dalgalanıyorsun
Sevdalısın galiba
Çılgınca talazlanıyorsun ...
Bak
Aşkının alevidir bağrında tüten bahar
Yalıya çarpan dalgalar
Vuruşudur nabzının
Bakıyorum gözlerinde bir hüzün
Ve hasret var ...
Bir de görmek arzusu
Yıllar yılı yüzünü göremediğin bir kızın..
Madem ki
Kalbimin coşkunluğunu almışsın deniz
Durmadan dalgalanacaksın
Bu sevda öyle sevda
Sevdiğin
Yalan söylese bile
Yine inanacaksın...
Arama, çaresi yok!
Bu sevda kara sevda
Ölünce yanacaksın!
DUYUYOR MUSUN
Bu sabah şafaktan önce davranıp geldim
Sevgimle çalıyorum pencereni
Bahar getirdim uzaklardan yeşil yeşil
Rahatlık getirdim, esenlik getirdim
Uyuyor musun? ..
Beni göremezsin, perdeyi aralama sakın
Ellerini de uzatına, elimi tutamazsın
Ben senin bir yerinde olmalıyım artık
Yüreğini dinle ...
Duyuyor musun
YAŞADIKÇA
Yalan nedir bilmezdim
Öğrendim aldana aldana
Kimseyi öğretmedim ama
Alıştırmadım yalana.
Nice sevdalar gelip geçti başımdan
Yeni bir şeyler söyledi sevdiğim her kız
Yanak öptüm, dudak öptüm, göz öptüm
El-ayak öpmedim yalnız ...
AHMET CEBECİ
Hayatını bilime adayan şair 1940'ta Hacıoğlu Paazarcığı İlinin (Tolbuhin)' Kurtpınar (Tervel) ilçesine bağlı Pirli Yenimahalle (Gradnitsa) köyünde doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini köyünde, pedagoji öğrenimini de Razgrat'ta bitirmiş, askerlik görevini tamamladıktan sonra bir kaç yıl öğretmenlik yapmış, milli mücadele faaliyetlerinden dolayı öğretmenlikten atılıp polis takibatına uğramıştır. 1966'da Türkiye'ye iltica eden şair 1970'te Gazi Eğitim Enstitüsü'nden, 1974'te de Hacettepe Üniversitesi'nden mezun olmuş, Malatya ve Erzurum'da 2 yıl öğretmenlikten sonra. çalışmalarını Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü'nde ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın Talim ve Terbiye Bölümü'nde sürdürmüştür. 1980'den bu yana Gazi Üniversitesi'nde tarih öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.
İlk şiirleri ve hikayeleri Bulgaristan'da çıkan Türkçe «Yeni' Işık», «Halk Gençliği», «Halk Davası» gazetelerinde yayınlanmıştır. Basın hürriyetine ancak Türkiye'de kavuşan şairin, Bulgaristan Türklerine yapılan çağdışı baskı ve işkenceleri dile getiren yazıları «Türk Kültürü», «Töre», «Milli, Işık», «Ata Yolu», «Devlet» v.b. dergi ve gazetelerde neşredilmiştir. «Bulgaristan Türkleri» adıyla bir kitabı tefrika edilmiş, Deliorman Türküleri, Pomak Türkleri ve Deliorman pehlivanlarıyla ilgili araştırmalarını sürdürmektedir. Halen, tarihçi olarak, Silistre Vakfı Defteri'ni (]597) basıma hazırlamaktadır. Şiire bilim, bilime şiir havası kazandırmıştır.
Sanatkâr ve bilim adamı Ahmet Cebeci'nin tükenmeyen konusu Bulgaristan Türklerinin dünü ve bu günüdür. Günümüzde, tüm akrabalarıyla beraber 2 milyon özbeöz Türk'ün silah gücüyle Bulgarlaştırılması, haklarının gasp edilmesi, kol gezen Bulgar barbarlığı konu diyapazonunu genişlettiği için Ahmet Cebeci''den yakası açılmadık eserler beklemek hakkımızdır.
DOĞDUĞUM YER
Bu topraklar benim ecdat vatanım
Kim koparıp atabilir buradan
Şahidimdir yerde şehit yatanım
Bu toprağı Türk'e vermiş Yaradan.
Topraktır bu geçebilir yad ele
Allah büyük, ümit kesme, dur hele
Derman verir harman ola, gün ola
Neler doğar fırtınadan, boradan.
İki bin yıl at oynatan atalar
Bu toprakta nur içinde yatalar
Sarı Saltuk, Akyazılı babalar
Yurt edinmiş destur alıp Hira'dan.
Hunlar, Avar, Uz, Peçenek, Kumanlar
Bu toprağı yoğuranlar hep onlar
Yıldırımlar, Süleymanlar, Osmanlar
Geçip sudan yürümüşler karadan.
Kosova'da, Plevne'de al kanlar
Silistre'de şahlanıp da kalkanlar
Deliorman, Dobruca ve Balkanlar
Türk'ün olur yıllar geçsin aradan.
CEBECİ der: Tamdır benim imanım
Yoktur asla düşmanıma amanım
Gün gelince yazılsa da fermanım
Dönmem hâşâ ölsem de bu yaradan.
BİZİM İLLER
O güzelim şirin iller yâd elde
Şehitlere matem tutup ağlar mı
Zalimlere köle olmuş yetimler
Dul analar karaları bağlar mı?
Koçyiğitler asker olmuş dönmemiş
Anaların gözyaşları dinmemiş
Hasret odu gönüllerde sönmemiş
Genç kızların yüreğini dağlar mı?
Yaşlı gözler bekler olmuş yollarda
Bekleyişten derman yoktur kollarda
Zalim düşman din koymamış kullarda
Damarlarda Türklük aşkı çağlar mı?
Gözler dalmış sularına Tuna'nın
Yüzmek ister denizinde sılanın
Yırtıp siyah perdesini semanın
Yüce Tanrı'm bir aydın gün sağlar mı?'
CEBECİ dkr: Doğar ümit kardeşi
Mukadderdir kızıl zulmün sönüşü
Akıbetin yoktur asla dönüşü
Felek idam iplerini yağlar mı?
DENİZ ŞAİRİNE
(26 Nisan 1976'da Varna'da Bulgar polisi tarafından hunharca öldürülen «Deniz Şairi» Recep Küpçü'nün aziz hatırasına)
Daha dün kükreyen o coşkun deniz
Bu gün yerde durgun durgun yatıyor,
Vadiye sığmayan gür sulu ırmak
Göçen yıldız gibi solgun batıyor.
Deniz sessizce bak mateme dalmış
Pervasız dalgalar sahilde kalmış,
Bahçemdeki gülü kızıl yel almış
Bülbülün feryadı arşı tutuyor ...
Çökmüş üzerime kara bulutlar
Boğulmuş kanlara bütün umutlar,
Yasaklara dolu kahpe komutlar
Çaresiz derdime bin dert katıyor.
Irmaklar kurumuş, çavlanlar durmuş
Güneşsiz dünyamı karanlık sarmış,
Toplanmış da kurt-kuş secdeye varmış
Bülbüller ağıtlı, yaslı ötüyor ...
Deniz yaşlı gözle bakıyor ona
Matem şarkısıyla akıyor Tuna,
Akma Tuna, derdim yetiyor bana
Sönmüş ocağım bak duman tütüyor.
Kahpe düşman aldı senin canını
Caniler vampirce içti kanını,
Gün gelince alırız intikamım
Uyu dostum, uyu, sabrım yitiyor.
Recep'in kanını emen bu toprak
Uyanıyor şimdi bak· yaprak yaprak, .
Mezarını örten o allı bayrak
Yepyeni bir vatan kökü atıyor.
Cebeci'yim yılmam düşman selinden
Dönmem asla ÜLKÜ denen gelinden
Bayrağı bir Mehmet kaptı elinden
Uyu şair yeni erler yetiyor.
BALKAN MÜCAHİTLERİ MARŞI
Türklük bizim şerefimiz, şanımız
Din uğruna akar temiz kanımız
Vatan için feda olsun canımız
Türk-İslâmız, Ay-yıldızız, sönmeyiz
Dünya yansa adımızdan dönmeyiz!
Toprağımız atamızdan emanet ...
Kamımızdan gelir bize metanet,
Zalim düşman yağdırsa da melanet
Türk-İslâmız, Ay-yıldızız, sönmeyiz
Dünya yansa adımızdan dönmeyiz!
Bin yıldır biz bu toprakta yaşarız
Yurt uğruna serhatlere koşanz,
At koşturur, güreş tutar coşarız
Türk-İslamız, Ay-yıldızız, sönmeyiz
Dünya yansa adımızdan dönmeyiz!
..
NACİ FERHADOV
Bulgaristan Türkleri şiirinin ikinci dönemin parti mevzilerini daha atak bir sanat anlayışıyla sahneye getiren şair 1940 yılında Kırcali'nin Dedeler (Dadovtsi ) köyünde doğmuştur. Eğridere'de (Ardino) lise öğğrenimini tamamladıktan sonra Üniversitenin Türkoloji bölümünü bitirmiş ve "Yeni Hayat» dergisinde çalışmaya başlamıştır. Lâkin 1970'lerde genel parti siyasetine ters düşmekliği sebebiyle bir kaç yıl Rodoplar' a dönmek zorunda kalmıştır.
Naci Ferhadov daha öğrenciliği yıllarında şiir yazmaya başlamış, 1960'lardan sonra gerçekten de başarılı olmuştur. İnsanların hayatı, kaderi ve mutluluğu meselelerini parti anlayışıyla şiirleştirmeye çalışmış ve bu hususta Hasan Karahüseyinov'la beraber başarılı olmuştur. 1965'te basılan "Dağlı ve Deniz» şiir kitabını oluşturan şiirlerin ekseriyetini insanların günlük yaşayışlarını içeren şiirler oluşturur. 1969'da Türkçe yazma yasağından sonra angaje şiirin olgun örneklerini vermeyi amaçlayarak, Bulgarcası çok zayıf olmasına rağmen, Bulgarca yazmaya başlamış, lâkin edebiyat ve sanat çevrelerinde eleştiri konusu olmuştur. Doğup büyüdüğü Eğridere yöresindeki soydaşlarının silah gücüyle Bulgarlaştırılmaları, tutukevlerine' sürülmeleri partili şair için yepyeni konulardır.
Şiiri büyük olduğu kadar oyunları ve virajları da. büyüktür. Bulgarlaştırılma olayını önce tepkiyle karşılamış, neden sonra ırkçı sosyalist rejimin Hasan Karahüseyinov'la beraber savunucusu olmuş, sanatı ve insanlığı ayakaltı ederek bencilliğin sihirli kabuğuna sığınmıştır.
ŞİİRLERİMİZİN ÖBÜR YANI
Şiirlerimizin öbür yarısı ,
Sigara kutularında kaldı
Yıldızından yaldızından paklanmış
Tertemiz tunç şiirler
Basılmayan şiirler
Korkunç şiirler ...
Ben zaten dağınık insanım
Akıl edip toplasanız bu kutuları
Elbet bir yeri bulunurdu.
Hazır tuğla nihayet, ,..
Evsiz bir arkadaşa ev kurulurdu
Hem de ev gözünüz görsün
Duvarı şiir
Tavanı şiir
Döşemesi şiir
Çatısı şiir
Penceresi şiir
Kapısı şiir ...
Eh, gene olmazdı belki
Şiir sevenler yurdu
Ama içindekiler
İster istemez
Şiir olurdu ...
DENİZ BİLE
Bilmem,
Balıklar mı denizden öğrenmiş susmasını
Deniz mi balıklardan sır tutmasını? Mürekkebi bol işte
Yazsa roman olurdu denize dediklerim
Belki yazmıştır saklar
Sır oldu denize bütün söylediklerim.
Denizin kimseyle alıp vereceği yok
Kimseye muhtaç değil büyük olduğu için
Bir hasret var içinde, deli bir hasret
Dalgalar dolusu
Sahiller boyunca uzanır gider
Ve yıkarsa bazan
Ve bazan can yakarsa
Darılmayın denize sevdalıdır sahile
Böyle yapar hasret dediğin
- Kavgacı, isyancı eder-
Koca denizi bile ...
BEN GİDERKEN
Korkma, sana bırakacağım evin
Bahçesini çiçeğini süsünü
Ben giderken
Sevdiğim şairlerin kitaplarım
Alacağım yanıma
Ve yıllardır odama sindirdiğim
O sıla türküsünü.
Ne yorgan döşek isterim
Ne sandalye kavgası olacak aramızda
Bir dileğim var yalnız
Duacı ol çıkmasın raylardan tekerlekler
Yapacak işlerim var
Gittiğim yerlerde beni bir ömür bekler
Bir de ceketimi paltomu düğmeleme
Benim gibi özgür olsun elbiselerim
Cilâsı bozukmuş, bozuk olsun,
Satma o gardrobu
Ben yarın bağrı yanık gezerken Rodoplarda
Elbiselerimiz sevişsin
Cilâsı bozulmuş gardroblarda
BAŞIMA BELÂ OLMA
Başıma belâ olma, zaten belâlı başım
Çekmediğim kalmadı sana giden yollarda
Alnımda kırışıklar, tel tel ağırdı saçım
Beklemek yıpratırmış, merhamet yok yıllarda.
Giderken susuyordun mermerden putlar gibi
Hoş geldin. Niye geldin? Benden isteğin ne?
Yine mi geçeceksin siyâh bulutlar gibi
Yıllardan sonra doğan güneşimin önünden?
Ağlama hiç. Bilirim, gözyaşların bir anlık
Ne olursun, sus yine, tatlı tatlı dil dökme
İçini kemirse de bir kurt gibi pişmanlık
Kadın mağrur olmalı, ne olursun, diz çökme!
Hiç umurumda değil gelip geçen seneler
Beni unutamazdı, unutmaz sanıyorsun
İyiyi kötüyü bir bir seçen seneler
Beni de değiştirdi, kötü aldanıyorsun!..
Sensin demek-sen misin «affet, n'olursun» diyen
Hayır, bu sen değilsin, sesin yabancı şimdi,
Pencereler dolusu gülüşünü bekleyen
Bu bekar odasının sahibi hancı şimdi.
Handa kaç gün kalınır? Bir kaç gün kal istersen
Veya gölge gibi çık, yolunu zahmet sayma,
Seni unutmadıysa, onu da al istersen
İşte, masa üstünde sevdiğin kırık ayna ...
İnanır göründüysem. inandığımı sanma
Yıllar oldu, bilirim beni sevmediğini,
Gücenirim doğrusu, artık o sözü anma
İşitmesin kulağım «Sevgilim» dediğini.
Ne çıkar, sen sevmedin, aldanır bir başkası
İçimde söylenmemiş binlerce sözler vardır,
Kendi halline acı, yılların tunç halkası
Sevilmeyene değil, çekemeyene dardır ...
İSMAİL ÇAVUŞ
Gerçekçi Bulgaristan Türkleri şiirinde kuşkusuz ve cesaretli atılımlar yapan İsmail Çavuş, Razgrat'a bağlı Hebipköy'de doğmuş, ilk ve orta okulu köyde, liseyi de şehirde tamamlayınca, Sofya Üniversitesi'nin. Türkoloji Kolu'nda öğrenim görmüştür. Yüksek öğrenimini tamamlayınca, gazeteciliği döneminde, üniversitede okutmanlığına da devam etmiştir. «Halk Gençliği»nin kapatılmasından sonra «Yeni Işık» gazetesinde çalışmaya başlamıştır.
1966 yılında yayınlanan şiir kitabındaki şiirlerinin ekseriyetinde insan, hayat, savaş, mutluluk konusunda sanat dozunu ustalıkla ölçümleyen olumlu ve çekici taraflar görmekteyiz. Şair, yer yer sosyalist isteklere uyum göstermişse de, genelde olguları ardıcıl gözlemler sonucu edindiği intibaları sanat süzgecinden. geçirerek, şiirleştirmiştir. 1970'lerden sonraki Bulgaristan gerçeklerini, özellikle Türklere karşı işlenen insanlık dışı cinayetleri aynı ölçüde yansıtma eğilimi gösterdiği takdirde büyük sanatın en olgun ürünlerini vermiş olacaktır.
Diğer kalemdaşları gibi Bulgaristan Türklerinin. yasal hak!arını ve tarihi Türklüklerini savunurken yasa tanımayan rejimin acımasız kurbanı olmuş, nice işkencelerden sonra sokağa atılan şair dostlarıyla beraber kaderine terkedilmiştir.
ARZU
Bütün takvimleri atmak
Unutmak adım günlerin,
Ne doğum tarihlerini akılda tutmak
Ölümü unutmak için ...
Günboyu delice çalışmak
Eğrileri doğrultmaya alışmak
Kavgayı omuzlarımıza almışsak
Ölümü unutmak için ...
Hayat pahasına deme hiç
Dünyayı bırakmak için,
Ancak gerekince öleceksin
Ölümü unutmak için! ...
XXX
Bir tek gülüşünüzü severim çocuklar
Katıla katıla güzel ve temiz
Nedense o gülüşleri kaybettik artık biz
Siz gülün çocuklar, sizinle gülsün içim.
Bir tek sizin ağlayışınız güzel
Biz de böyle ağlardık bir şeker için ..
Şimdi ne o gülüşler kaldı
Ne o gözyaşları için için ...
XXX
Geceyi infilaklarla ağartmak ne mümkün?
İnfilâklar bir anlık yırtılışıdır zulmetin
Şafak vakti dünyamızı seyredin
Gerçek gibi aydın ve gelişinden emindir güneş;
Yıkanır dünyamız en kutsal ışınlarla ...
Bundan,
Yumruklayarak yaratılamaz bir inan
Ve biz güneş kadar temiz İlkelerimizi
(Hani ayakaltı çiğnenseler de bu gün)
Bir çılgın yumruk fiyatına değişmeyiz!
Ne böyle bir yumruğun masaya inişiyle titrer
Ne de «Gerçek senden yanadır!» derim,
Çünkü nice karanlık gecelerden sonra yeri
Rahat ve vakur bir güneş gibi aydınlatır
Büyük ve kutsal i d e l e r i m ...
XXX
Bilinen dağlar böyle midir rüyalarında?
Böylesine aşık mıdırlar bulutlara bilmem?
Bulutlar ki mavi, kara, beyaz ...
Kimi yavaş yavaş revam olur yoluna
Kimi silkinerek biraz
Geçip giderler üstünden büyük dağların.
Dağlar yeşil-mavi gözleriyle
Bakar ardından bulutların ...
Bulutlar bol bol gözyaşı döker
Dağlar büyüktür ağlayamaz
Titrerken kasırgalar altında koskoca beller
Akar bağrında gürül gürül seller
Bilmem dağlar böyle midir gerçekten?
Böylesine âşık mıdırlar bulutlara bilmem?
ULVİYE ÖZPAR
Kırcaali
Bulgaristan Türkleri şiirinin nüvesini oluşturan şairler korosunda, falsoya meydan vermeden, gönül, açıcı sesini duyuran kadınlar da var. Kırcali doğumlu Ulviye Özpar, dediklerimizi, içtenliğin ve kadına özgü çağrışımların şiirleriyle kanıtlamıştır. Sık sık yinelediği gibi, Ulviye Özpar, «Dünya tarihinde ve uluslararasında onurlu bir yer tutan Türklerin, 14. yüzyılda Balkanları fetheden kumandanlarından birinin torunu»dur. Onurlu bir aydın ailesinin kızıdır. Bulgarlar tarafından haksızlıklara uğrayan bu aile, daha niceler gibi, malını-mülkünü ve o topraklarda tarihleşen, canlı hatıralarını bırakarak Türkiye'ye göç ' etmek durumunda kalmıştır.
Ulviye Özpar, Bursada Meslek Lisesi ve moda eğitimi yapmış, enstitü eğitimine paralel olarak modern konfeksiyon ve resim kursları bitirmiş, sanatın her dalında gizlenen serüvenler evrenine girmiş ve bu evrenden şiir dünyasına yolcu olmuştur.Şiirlerinin ana temi, Mevlana'ları, Yunus'ları, Karacaoğlan'ları ölümsüzlüğe götüren, insanlar arasındaki ilişkileri can-ciğer eden «SEVGİ» ve «SAMİMİYET» duraklarında baharlaşan insan duygularının güngüneşli bir evrenden seslenişidir. Çeşitli gazete ve dergilerde basılan bu ilk şiirlerde iyimserliğe, mutluluğa, erişilmezliğe götüren, duyguları şiirleştiren tutku ve özlemler bina edilmiştir. Şiirlerinin bir kısmi, 2. baskısı. yapılan «SEV, SEV, SEV» kitabında toplanmıştır. Üçüncü kitabı da baskıya hazırdır.
Okurlarımızın takdirine sunduğumuz bu şiirler SEV, SEV, SEV şiir güldestesinden alınmıştır.
SEV, SEV, SEV
Sev ulusum en çok sen sev
Örnek olursun
Sen «Yüz tövbeden dönsen gel»
«On kez hacdan daha güzel
Bir gönüle girmesi»
«İçte barış, dışta barış»·· diyen
Mevlânalar, Yunuslar, Atatürkler torunusun.
Sende sesleniyorum
Evrenim dünyasına
Devletine ordusuna
Sev diyorum tek tek
Ak, kara, sarı deme ...
Renklerimiz başkaysa
Can suyumuz al değil mi
Yüreklerimiz başkaysa
Ses tonu bir değil mi
Ülkelerimiz başkaysa
Dünya bir nokta değil mi
Dil dinimiz başkaysa'
Tek buyruk SEV değil mi?
Savaş ilkel bir tutku
Uzay-üssü barış için değil mi?
Evrendeki tatlı uyum
Kaosdaki ilk seviden değilmi?
Sev, Sev, Sev
Yüreğin ışıldasın
Kararacak sevmezsen
Çiçek çiçek açılsın
Sararacak örtersen
Güzel koku saçılsm
Kapanacak vermezsen.
Sev, Sev, Sev
Evren de savaşacak
Yıldızlar çarpışacak
Sevmesini bilmezsen.
MUTLULUK
İçinin şiirine şavkına
Uymazsa çevren
Acıyı karanlığı bil
Bilmeyen can sıkılır.
Şiirin de acısı olur ah eden
Çiçeğin de çirkini böcek yiyen
İyi ol sev sevsinler
Bir olur için ve çevren
Göreceksin gülecek evren ..
SEVİ BANA GÖRE DEĞİL
Seversem seni çıldırasıya severim inan
Oysa us gerekli sevmişken
Şiirini yazmak için
Seversem seni ya sen beni sevmezsen
Ölürüm inan
Oysa yaşamam gerek
Ta öteden gelmişken
Gizini çözmek için ...
MUSTAFA ALADAĞ
Şiirlerinin her satırında Bulgaristan Türklerinin ıstırabını duyuran şair 1942 Kırcali'ye bağlı Gırbişte (Sırtköy, Ramiköy) doğumludur. Soyağacının kökleri Konya Karamanoğulları'na kadar uzar. Büyük dedesinin kabri Çanakkale Şehitliği'nde tarih olmuştur.
Mustafa küçük yaşlarda babasını kaybetti. Çocukluğu yokluk ve sefalet içinde geçti. İlk ve orta okulu köyünde, Türk Pedagoji Okulu'nu da Kırcali'de bitirdi. Daha öğrenciliği, devamla öğretmenliği sırasında yazdığı şiirler ve yazılan Türkçe gazete ve dergilerde yayınlandı. Milli ruhu yaşaması ve yaşatması nedeniyle tekrar tekrar cezalandırılan Mustafa, görevden alınınca, soydaşlarıyla beraber yol-köprü inşaatlarında çalışmak zorunda kaldı. Bulgaristan'ın boğucu havasına daha fazla tahammül edemeyen Mustafa, 1968''de imzalanan göç anlaşmasından yararlanarak Türkiye'ye göç etti. Bir zamanlar Bulgaristan'da köy öğretmenliği çok görülen şair, halen İstanbul'da öğretmenliğini sürdürmektedir.
Şiirlerinde ecdat yurdu Bulgaristan'a, doğup büyüdüğü yöreye, silah gücüyle Bulgarlaştırılan soydaşlarına candan bağlıdır. Bu bağlılığın ilk belirtisi olarak, bir . zamanlar gezip tozduğu, çocuk anılarını zenginleştirdiği Aladağ, Mustafa'nın soyadı olmuştur. Şair, şiirlerinde biçimden önce duyguya ağırlık verir. Bu şiirlerin ana· temi, çocukluğundan günümüze kadar Bulgaristan topraklarında kol gezen çağdışı terör ve soydaşlarının varolma. Savaşıdır. çağrı anlamındaki şiirlerinde teröre karşı isyan, varolma savaşına destek, soydaşlarını bağrına basma duygusu hakimdir. Tek dileğimiz, bu konuyu terk etmemesi soykırımı, daha özgün renklerle anlatması ve bundan böyle de yakası açılmadık şiirler yazarak, haklı isyanını dünyaya duyurmasıdır.
TÜRKLER BULGAR OLMAZ
(Bulgaristan Türklerine ağıt )
Sızlıyor içim, kapanmaz bu yara
Soracağım bir gün zalim barbara
Nasıl çevrilirmiş Türkler Bulgara
Türk evladı Türklüğünü unutmaz!..
Haddin bilse zeytin dalı teper mi?
Soydaşlarım bu cefaya değer mi?
Çok çıldırdın, bu kadarı yeter mi?
MehmetMitko, Kenan Kınço olamaz! ..
Aynı soydan olur mu kurt ile. koyun?
Melez değil, tertemiz benim soyum,
Sökmedi, ters tepti yaptığın oyun
Türk evlâdı Türklüğünü unutmaz! ..
Tunca gibi, Arda gibi taşarım
Destek olur, yardımına koşarım.
Şu Bulgarın ilkelliğine şaşarım
Ahmet Angel, Şaban Şaro olamaz!..
Mevlit kalktı, bayram yok, ezan yasak
Çocuklar artık sünnet olmayacak ...
Kim demiş ki «Bunlar bizi boğacak»
Türk evladı Türklüğünü unutmaz!..
Terörcü ülke bu, insanı gaddar ...
Aldırmaz sözden, gözünde perde var,
Sürmez elbet, böyle sürdüğü kadar
Ayşe Anka,Zehra Zorka olamaz! ...
'.
Yapar mı hiç insan bunu insana?
Kan ağlıyor baba, ,oğul ve ana ...
Tarihine dönüp bir göz atsana
Meryem Mara, Tevfik Todor olamaz!
İçlerde bir korku var, karabasan ...
Boris, Haralan olmuş Basri-Hasan
Senaryo tamam artık, sen öyle san
Türk evlâdı Türklüğünü unutmaz!..
Çöktü kâbus obasına, köyüne .
Yasak koydu türkülere, oyuna .
Mezar kazdı canlı ecdat soyuna
Türk evladı Türklüğünü unutmaz!..
BUNLAR SANA SORULACAK
Ağacı nem çürütür, öldürür insanı gam
Kalmadı hiç yakınım, vuruldu anam, babam,
Toplu vahşet, işkence, soykırım, katliam
Zalim Bulgar, bunlar sana sorulur!..
Türklüğümle övünür, türkü söyler, coşarım
Mehmet'im ben, Hasan'ım, Ali Galip Yaşar' ım
Benim adım tarihtir, seller olup taşarım
Alçak Bulgar, bunlar sana sorulur! ..
Ne ismimi veririm, ne Bulgara dönerim
Şehidimi yere değil, kalbime gömerim,
Kolü Taşkov değil, Veysel oğlu Ömerim
Alçak Bulgar bunlar sana sorulur!...
..
Ecdat yurdum,Atatürkler doğurdun bağrından
Sancılısın bu gün,kıvranıyorsun ağrından,
Gazaba gelir ırkım, çıkabilir çığrından
Irkçı Jivkov, bunlar sana sorulur!...
AHMET EMİN
Örenciliği döneminde yazdığı ilk şiirleriyle biçim ve dil ustalığını, sanat ufkunun temizliğini müjdeleyen Ahmet Emin 1944 yılında Eskicuma'ya (Tırrgovişte) bağlı Krepça köyünde doğmuştur. Popköy Tarım Meslek Lisesi'ni bitirince bir kaç yıl köyünde,tarım kooperatifinde çalışmış, bundan sonra yüksek öğrenimine Şumnu Türkoloji Bölümü'nde devam etmiş, Sofya'da tamamlamıştır. Köyünde Bulgarca öğretmenliği yapmak zorunda kalmıştır..
Yaratıcılığında hece veznine sadık kalmış ve olgun şiirleriyle sevilmiştir. Hayatta güzeli, temizi, insan ruhunun sağduyusuna dayanan çağrışımları dile getiren bir şairdir. 1967 yılında yayınlanan şiir kitabındaki şiirlerinin tümü ve. bundan sonra yazdıkları halk şiirinin başarılı ürünleri sayılırlar. Çağdaş Bulgar şiirinden başarılı çeviriler yapmış ve bunları bir kitap halinde yayınevine sunmuşsa da, Türkçe yazmanın yasak kapsamına alınması yüzünden yayınlayamamıştır. Münazaalı konuları işleme, gerçekleri savunma cesaretiyle takdir edilen şair için Bulgaristan Türklerinin bu günkü perperişan yaşayışı gerçekten de bitmez-tükenmez konu ve düşünce kaynağıdır.
İnce ruhlu şair, silah gücüyle Bulgarlaştırılmayı bir türlü hazmedemeyince intihar. teşebbüsünde bulunmuş, neden sonra alınarak bilinmeyen bir temerküz kampına sürülmüştür. Hayatı cehennem edilmiş olup sosyalizmin tezgâhladığı uçurumların eşiğine terkedilmiştir. Milli benliğini canı pahasına savunmasını bilen şairdir. 1989 göçüyle Bursaya gelip yerleşmiştir.Yaratıcılığını orada sürdürmektedir.
Basılan eseri:' "Sensizliğinle Beraber», şiirler,. 1968, Sofya.
KIŞ YAŞANTILARI
Kış. Meydanda ne yol, ne de bir iz var
Gizlemiş her şeyi bir pamuk örtü ...
Etrafta duyulan yalnız boralar
Bir de vahşilerin yaktığı türkü ..
Bürünmüş de bembeyaz kefenine
Yer ana uzanmış bir ölü sanki,
Çıplak dallarını eğmiş önüne
Ağaçlar mateme gömülü sanki. ..
2.
Gündüzü geceden farklandırmak zor
Hava öyle hırçın, öyle pusarık. ..
Gözler ki on adım öte görmüyor
Dört yanı sarmış sis, duman, karanlık.
Ne alışkanlığa, ne saate inan
Sabah yok, öğle yok, daim yatsıdır
Rüzgar değil dışarda duyulan
Uyuyan tabiatın hırıltısıdır.
3.
Bakıyorum kar hep öyle yağıyor
Önce sokak kayboluyor gözümde.
Sonra evler bir aklığa varıyor
Ve bütün köy değişiyor önümde.
Dışarıda kesilince ses-sada
Bir his gelir sanki beni boğacak,
Harp sonunu hatırlatan bu anda
Yalnızlıktan kalbim derhal duracak.
Derken hemen duyulur bir it sesi
Sanki bana gönderilen merhamet,
Yalnızlığı kovan bu ses «Git» sesi
Devam et ey köpek sesi devam et!
BİR GÜN ANSIZIN
Ölümüm olursa bir gün ansızın
Biliyorum üzülecek iş masam,
Masamın üstünde başlanmış yazım
Bir de altında dinlendiğim o çam.
Yarı camsız o biricik pencere
Yollara bakacak hep uzun uzun,
Yollara bakacak beyhude yere
Ölümüm olursa bir gün ansızın .
Ölümüm olursa bir gün ansızın .
Mahalle çocukları yine öylece,
Çocukça kederli, çocukça mahzun
Duracaklar kapımda saatlerce ...
Tekirim habersiz hep bekliyecek .
Mâvlayıp altında gür asmamızın,
Yatağım bilmeden kederlenecek
Ölümüm olursa bir gün ansızın. '
Ölümüm olursa bir gün ansızın ,
Kadehim .elemden parçalanacak,
Oturup bir bensiz masaya bazan
Yokluğuma en çok dostlar yanacak.
İyi kötü herkes bir şey diyecek
Bilirim biricik sevdiğim kızın
İçi ürpermiyecek, irkilmiyecek
Ölümüm olursa bir gün ansızın.
RÜYA TASARILARI
Bu akşam bir rüya niteliyorum:
«Çiçek Pazarı»nda buluşacağız
Sağınca yürüyüp kestirme yolun
Sırayla söz alıp konuşacağız ...
Ben, sensizliğin ·ne olduğundan
Sen, ev sahibinden bahsedeceksin,
Ben, «Sensizliğin zor bir imtihan ... »
Sen, «O, insan değil, it» diyeceksin.
Sonra aya bakıp dakikalarca
Benzetme bahsine tutuşacağız
O, sana göre bir onbeşlik gonca
Benim gönlümdeyse veremli bir kız.
Ve sonra gülüşerek sarmaşacağız
Tam önünde yine o kapıcığın,
Ötesi malûm: N e var ki yalnız
Bu rüyayı sen de gör, ablacığım.
ZAMAN
Ne kuş kanadı
Hayal götürür
Ne kadeh rakı
Kader yitirir
Huzur güneşi
Söndüğü zaman ...
Ne gün, ne ufuk
Ne yaz, ne bahar
Her şey bir bozuk
Her şey tarumar
Yürekte umut
Öldüğü zaman ...
Her bakış soğuk
Her söz yabancı
Her nağme boğuk
Her buse acı. ..
Sevda nefrete
Döndüğü zaman ...
ÇOCUKSUZ KADIN
Belinleyip uyanıyor her seher
Hiç doğmadık bir bebeğin sesine,
Kapıp götürüyor onu emeller
Bir hayal dünyasına itercesine!
Hep o sesin ardı sıra koşuyor
Taşlaşmış memeleri avuçlarında
Çocuk balonları aksederek uçuyor
Sessizce döktüğü gözyaşlarında.
Mavileri göz belliyor, sarıları saç
Beyaz bulutlardan giysi deriyor,
Bir yüze, minik bir gülüşe muhtaç
Hep o sesin ardı sıra eriyor ...
Yıldızlara beşik kuruyor ak-pak
Döşeğini yıldızlarla beziyor,
Gecelerce dalgın, mırıldanarak
Doğmadık bebeğe ninni düzüyor ...
YILLAR GEÇTİKÇE
Bir bina yıktılar dün şehrin tam ortasında
Eskiliğiyle yakışmazmış oraya, filan ...
Bir şey koptu içimden ... toz duman arasından
Düşünüp bakakaldım yıkılana bir zaman.
Bir nesil bir bina değil midir kendince?
Zevkiyle, sanatiyle, diliyle, kültürüyle!
Biri gidip arkasından bir başkası gelince
Nasıl atar selefini eski ve zevksiz diye?
Düşündüm torunları, bizden sonraki günü
Alnımıza vurulacak «eskilik» mühürünü ...
RAHİM RECEP
1944, Kırcali vilayetinin Mancarlar köyü doğumludur. İlk ve orta öğrenimini köyünde, liseyi Zlatograt'ta (Darıdere) bitirmiştir. Uzun zaman madenci olarak en ağır sektörlerde çalışmak zorunda kalmıştır.
1984 sonlarında Bulgar zulmünden kurtularak Türkiye'ye sığınmıştır
1960lardan sonra şiirleri Türkçe gazete ve dergilerde yayınlanmış, sosyalist mesajlarla beraber , Ezop diliyle de olsa, Türklerin ıstıraplarım, en ağır sektörlerde çalışanların acı kaderini dile getirmiştir. Bulgaristan'da kalan eşi, kızı Altınay, kardeşleri, babası ve akrabaları silah gücüyle Bulgarlaştırılmış olup ilkel çağ engizisyonlarına tabi tutulmaktadırlar. Yazmakta olduğu yeni şiirlerinde ve düzyazılarında bu insanlık dışı zulümler, şair için tükenmez birer konudur. Tek temennimiz şiir tekniğine ve şiir diline vakıf olmasıdır.
UZATIN ELLERİNİZİ
Bu, kanayan yeni bir yara değil insanlar
Yıllardır kanımızı emer yılanlar ...
Ağrımıza, sızımıza perde oldu yasalar
Ben ağlarım, köyüm ağlar, Rodop ağlar !
Zulmün pençesinde insafsızlığın azılı dişleri:
Gözyaşları ırmak ırmak akar Rodoplar' da
Gecelerce meydan okur Bulgar komünistleri
- Omuzlarında silah, ellerinde hançer - .
Türkleri ölüme sürükleyen yollarda ...
Rodoplar geceleri kanla boyanan bir balkan
Unuttu kuşlar şarkısını, çiçekler rengini,
Acı haberler götürür sular, derelerden akan
Bulgar özgürlüğü
Doğmadan soldurdu baharın yeşilini!
Kızları toplarken bölük bölük köylerden, kentlerden
Geceleri kör bilen deli, unuttu yıldızları
Kızlarımın feryadiyle söktü kanlı şafaklar
Yıldızlar perde perde yankılarken haksızlıkları.
Rodoplar namuslu insanlar diyarı ...
Kalpleri bayram sofralarınca zengin,
Elleri sabana, pulluğa, makinelere yatkın
Gözlerinden yaş yerine kan akan insanların.
Derelerin sularında annelerin ağlayışını dinle
İşkenceleri görünce garip olur kurtların uluyuşu
Kuşlar şarkılariyle
İnsanları uyandırma mutluluğundan yoksun
İnsanların acı feryadiyle bozulur doğanın uykusu ..
Bu yara yeni değil, insanlar
Eski çok eski bir yara yıllardır tuz ekilmiş
Anayı vurdular
Kızı ağlar, oğlu ağlar, eşi ağlar ...
Vurdular babayı
Ev ağlar, komşu ağlar, köy ağlar ...
Rodoplar,
O güzeilim Rodoplar şimdi kan denizi
İçinizde insanlık varsa insanlar
Uzatın insancıl ellerinizi!...
Darıdere/1984
EZAN SESİ
Burası İstanbul, baba.
Nereye baksan
Nöbet tutan askerlerin süngüsü gibi
Minareler görünür
Gökleri delen.
Günde beş kez
Günde beş kez Türklüğümü okşayan eza sesi
Günde beş kez seni getirir bana, babacığım.
Sen çekicinin ucuyle bize nafaka
İmanından akşamları bize iman veren
Bize yol,gösteren babacığım,
Sen altmışbeşlik
Allah'ını seven
Günde beş vaktine damga dövdüren müslüman
Çehren mısır tarlalarınca karık karık
Asırlık onurumuzun yiten izleri ...
Belin bir o kadar daha bükük
Hâlsiz ve bitkin
Ve yıldırım vurmuş ağaçlarca garipsin
Biliyorum babacığım
Günde beş kez ağlıyor,
Beş kez dua ediyorsun Allah'ına:
«Allah'ım, kurtar bizi,
Kurtar elinden kafirin!»
Evet, kan çanağına döndü
Günde beş kez yaşlarını yitiren gözlerin.
Evet, acıların benim de acılarım
Ben de ağlarım,
Getirdikçe ezan sesleri seni bana.
Ve yanardağlarca şahlanır
Yakarım uzanan o. pis eli sana.
Babacığım,
Bilirsin bizim dağda
Ha yıkıldım, ha yıkılayazdım FİTİLKAY A'yı
Oturmasına rağmen
Tek ayağının üstünde yıllardır
Yıkamadı onu ne yağmur,
Ne rüzgar, ne de bora ...
Şimdi Türklük FİTİLKA YA örneğidir orda
Siz Fitilkaya'ca güçlüsünüz baba
Kasırgalar da kopsa
Yıkamaz, alamaz TÜRKLÜĞÜNÜZÜ!
Geç otur karşıma
Yine geldi ezan vakti.
Ben eğilip elini öpeyim
Yaşını sileyim ihtiyar gözlerinin ...
Üzülme sen babacığım,
Ateşler içinde kalmış bir ağaçsan
Ben kökünüm senin
Nem alacak, güç alacak ANAVATAN'DAN.
ŞÜKRÜ MOLLAOĞLU ( ESEN )
Bulgaristan Türkleri şiirinin genç kuşak temsilcilerinden Şükrü Mollaoğlu (Esen), Kırcali'ye bağlı Susuzköy (1948) doğumludur. İlkokul Öğrenimini köyünde, ortaokul öğrenimini de, taşındıkları Burgaz'ın Çımalı (Mıglen )köyünde tamamladı. Burgaz'da sanat lisesinden mezun olunca bir kaç yıl kütüphaneci, matbaa işçisi olarak çalıştı. Türk olduğu için sokağa atıldı ve inşaatlarda çalışmak zorunda kaldı. 1971'de Eskicuma vilayetine değişti ve, tekrar matbaa işçisi olarak çalışmalarını sürdürdü. 1975'te Türkiye'ye sığınan şair halen Bursa'da oturmaktadır.
Şükrü Esen 15-16 yaşlarında şiir yazmaya başladı. Şiirleri, Bulgaristan'da çıkan Türkçe gazete ve dergilerde yayınlandılar. Şair, şiirde teknikten önce muhtevaya ağırlık verdi. Kısa ve özlü deyişleriyle ilgi çekti. Konularını, Bulgaristan Türklerinin acı yaşayışından aldı. Soydaşlarının burukluğunu, rejimin baskılarını anlattı.
Ağabeyi Ali ve diğer akrabalarıyla beraber merhum babasının ve annesinin adları da 1985 yılı Ocak ayında Bulgarlaştırıldı. Bu barbarlığı tepkiyle karşılayan ağabeyi de tüyler ürpertici işkencelerden sonra kanlı rejimin kurbanı oldu. Şairin en büyük hizmeti, bu kanlı günlerin trajedisini yazmak olacaktır.
Eserleri: «Sizin Olsun», Şiirler, 1988, Bursa Başeğmezlikti Kaderim
KIRIK GÖNÜL
Tutuldum rüzgâra
Bu sonbahar mevsiminde
Terkediyor beni ümitlerim
Yaprak yaprak
Ayakta ölen
Ağaçlar gibiyim
Öyle vefasız
Öyle çırılçıplak.
İstesem de
Yaşama uzanmak istemiyor elerim.
Masmavi gökyüzüne
Ve yemyeşil ağaçlara
Tutku yok içimde
Her yerim salkım saçak
Bir aç kurt gibi
Üzerine bastığım toprak
Beni yuttu yutacak ...
BÜYÜK ULUS
Biz büyük bir ulusuz, büyük
Orta Asya bozkırları
Ve Kosova ovası
Ve Akdeniz sulan
Ve üç kıta toprakları
Söylesin öykümüzü.
Yıldırım hızıyla yarmışız dağlan
Ve taşa ve demire ve çeliğe
Geçirmişiz sözümüzü!
Biz büyük bir ulusuz büyük
Malazgirt'te büyük
Niğbolu'da büyük
Plevne'de büyük
Çanakkale' de büyük
Sakarya'da büyük
Kore'de, Kıbrıs'ta büyük ...
Bayrağımız dalga dalga göklerde
Kanımız dalga dalga yüreklerde! .
1974/Eskicuma
SİZİN OLSUN
Seçtiğim bir yol yeter bana
Bütün yollar sizin olsun ...
Baharın bir çiçeği· yeter bana
Çiçekli baharlar sizin olsun ...
Peteklerin emeği yeter bana
Bütün ballar sizin olsun ...
1967/Burgaz
ARZU
Toprak güneş isterse
Isınabilsin diye;
Kalbim inanç ister
Yaşıyabilsin diye ...
Doğa çiçek isterse
Bahar açabilsin diye,
Kalbim sevi ister
Işık saçabilsin diye!
1966/Burgaz
KÖYÜM RODOPLARDA
Düşümde yine köydeyim. bu gece
Bizim o eski evdeyim .
Ve yaşım henüz sekiz .
Gözümün önünde
Attığım ilk adım
Bıraktığım ilk iz ... .
Anam gencecik bir ana,
Çiçek toplamağa çıkmış
Dağa kardeşlerim ...
Ara sıra dolu doluverdi gözlerim
Ama sevinçten, ama üzgüden
Çocukluk bu sana kardeşim ...
Bekliyorum, Gurbetten dönecek babam,
Gülmeyi unutan gözlerim
Gülümseyecek,
Ismarladığım balonu
Babam getirecek,
Derken, ,
Bakacaksın bir gün
Çocukluğum balon gibi
Elden uçup gidecek ...
1969/Aydos
SİZİN OLSUN, Şiirler, 1988, Bursa
Yazar Administrator
En güncel yazıları buraya koyacağım. Mesela [ ... ] |






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için